Minneapolis: Bu Kadar Hipi Haksız Olamaz

New York’tan uçağa binip 3 saat batıya yol aldım. Fırtına yüzünden 4 saat rötar oldu ve Minneapolis – St. Paul havalanınaa indiğimde saat sabah bir buçuk olmustu bile. Etrafta hiç insan yoktu. Daha sonra bunun şehrin bir özelliği olduğunu anladım. Özellikle şehrin merkezi civarina olanın üç katı kadar daha insan sığar gibi görünüyordu.

Üniversite sonrası Deloitte Consulting’deki ilk işime başladığımda benim gibi analistlere eğitim için iki opsiyon verdiler: Atlanta veya Minneapolis. İkisi arasında kolaylıkla Minneapolis’i seçtim çünkü Atlanta’dan daha yeşil, entellektüel, renkli, üstelik Eylül’de havası daha güzel olan opsiyondu.

Gitmeden önce Minneapolis şehri ve Minnesota eyaleti ile ilgili çelişkili fikirlerim vardı. Bir taraftan Coen Biraderlerin Fargo filmi yüzünden iç karartıcı, sıkıcı bir beyazlıkla kaplı bir coğrafya hatırlıyordum, öte yandan (*The Artist Formerly Called*) Prince’in evinin burada oluşu ve Minneapolis’in liberal bir şehir olarak yaptığı ün sayesinde canlı bir sanat ve eğlence hayatı olduğunu biliyordum. Amerika’ya gitmeden evvelki dönemde seyrettiğim “Altın Kızlar” dizisindeki aptal Rose yüzünden Amerika’nın Midwest (Ortabatı) denilen bu bölgesinin insanının zeka sorunuyla ilgili önyargım da merakımı pekiştiriyordu. Her tarafta aptal sarışın, sağlıklı kırmızı yüzlü, tayyorlerinin altına spor ayakkabı giyip işe giden, fazlasıyla kibar ve iyi niyetli kadınları ve kısa saçları asker gibi kesili, güleryüzlü, sportmen ve iyimser kocalarını göreceğimi bekliyordum.

Minneapolis

Akşam İçki Sonrası Şehir Böyle Görünüyor (Photo: www.city-data.com)

Mineeapolis’e gidene kadar karşıma çıkan her Amerikaliya Minneapolis hakkindaki fikirlerini sordum. Güzel bir şekilde her konustuğum kişiden müspet görüş aldım. Ailesi Mineapolis’te oturan bir hanımefendi (Molly), sehir merkezine yarım saatlik yürüme mesafesindeki göller ve onların etrafindaki bisiklet/kosu/rollerblade yolundan bahsetti. Orta yaşını yeni geçmis bir mimar (Peter) Amerika’daki en sevdiği modern sanat müzesinin Minneapolis’in ortasindaki Walker Museum of Modern Art olduğunu anlattı. Tavsiyeler üzerine Prince’in helikopterden görüp “Nah şurayı alıcam,” deyip aldığı Fransız şatosu taklidi evini de “görmek gerekenler” listeme aldım. Şirkette Minneapolis ofisinde çalışan gıcık bir adam Minneapolis’in New York’tan sonra en çok tiyatrosu olan Amerikan şehri olduğunu söyledi. Her konuda net fikirleri olan Mineapolis’teki eğitime beraber gideceğim arkadaşlarımdan Dennis ise sadece bir kez – o da cok kısa olarak – gördüğü Minneapolis’i Amerika’nin New York’tan sonraki en cool şehri ilan etti.

Minneapolis ve hemen yanindaki St.Paul (Tarsus’lu hemşehrimiz Aziz Pavlus gibi) şehirleri zamanla genişleyip birleşmişler, artık tek şehir sayılıyorlar ve *Twin Cities* (İkiz Şehirler) olarak biliniyorlar. İleride Adana ve Mersin de bu şekilde birleşirlerse ikiz şehir denmeyeceğine eminim, hatta Adanaspor – Adanademirspor – Mersin İdmanyurdu nefret üçgeni daha da vahşileşir diye düşünüyorum.
Sonuçta çiçeği burnumda nişanlım Seha’yı (ki ismi erkek ismi olmasına rağmen kendisi bir kadındır) New York’ta bırakıp batıya doğru üç saatlik yolculuğuma başladım. Fırtına yüzünden dört saatlik bir rotar oldu; Minneapolis – St. Paul havaalanına indiğimde saat sabah bir buçuk olmuştu bile. Havaalanı terkedilmiş gibiydi. Daha sonra bunun şehrin bir özelliği olduğunu anladım. Özellikle şehir merkezine (*downtown*) olanın üç katı kadar daha insan sığar gibi görünüyordu.

Alışık olmadığım kadar hızlı bir şekilde, 20 dakikalik bir taksi yolculuğu sonunda, otele vardım. Hilton Oteli, Midewest Amerika stilinde bir zevksizlik abidesi olarak aşırı süslenmişti. Ama yine de 4 hafta boyunca evim olacağından güzelce yerleştim. Orijinal plana göre haftasonları New York’a gidip dönecektim ama Minneapolis’te yerleşik Northwest Havayolları’nın güzel bir zamanlamayla benim Minneapolis’te olduğum haftalara denk getirdiği grev yüzünden bir haftasonu orada mahsur kaldım. Böylece süper kapitalist Amerika’da grev denilen şeyin sadece Bon Jovi şarkılarındaki tersane işçilerinin yaptığı birşey olmadığının farkına vardım.

Lake Calhoun

Lake Calhoun (Etrafı Paten ve Koşu İçin Müsait)

Neyse ki New York tarafindan gelen uçaklarda yer vardı da Seha beni ziyarete gelip Minneapolis’i görebildi. İlk akşam özel bir atraksiyon yoktu, sakin sakin devasa bir sinemaya gittik. Cumartesi sabahı Mineapolis’in yanındaki meşhur Calhoun Gölü’ne gitmemiz tavsiye edildi. Hava beklenmeyecek kadar sıcaktı, kaslı Amerikalı erkekleri gibi fütursuzca üstümü çıkarıp kassız vücudumu sergilemeye karar verdim. Tavsiyelere uyarak göl etrafinda rollerblade yaptık. İyi paten kayanlar “On your left!” (Solundan!) diye bağırıp rüzgar gibi solumdan geçiyorlardı. Yolda rollerblade ile debelenirken Türk bir adam geldi, biraz konustuk, bize fren yapmasını öğretti ve “Hadi iyi günler!” deyip rollerblade’iyle yoluna devam etti. Millet – muhtemelen buz gibi olan – göle de girmiyor degildi. Arada yorulunca, göl kenarına oturup uzaktan oyuncak gibi duran Minneapolis gökdelenlerine bakıyorduk.

Calhoun Gölü Adana Baraj Gölü’ne benziyordu. Ayni sükûnet, ayni yüzölçümü ve etrafinda alçak, hafif ormanlık alanlar. Hatta Çukurova Üniversitesi lojmanlarina benzeyen bir site bile vardı. Tek farkı, araba ile yanimizdan 200’le geçmediler. Bir de tabii Turkiye’de asla göremeyeceğimiz bir manzara gördük: gölün bir köşesinde yaşları 50 ila 80 arasında değişen bir grup, artık bizden geçti gençler uğraşsın demeden ellerinde torbalar ve Laurel Hardy filmlerinde gördüğümüz ucu çivili sopalarla göl etrafındaki çöpleri topluyorlardı.

Quest
Cumartesi akşamı mahsur kalan diğer arkadaşlarımla sosyalleşmeye karar verdik. Önce oteldeki pahalı ama iyi yemek veren restoranda karnımızı doyurduk, sonra da Seha’yı en sık gittiğimiz yer olan Quest isimli gece kulübüne götürmeye karar verdik. Quest Minneapolis’li Prince’in açtıktan sonra sattığı ama hala kendi adı ile anılan bir mekan. O gece Hip Hop gecesiydi. Hip Hop, Rap gibi ama daha yavas bir müzik türü olup dinleyicilerinin çoğunluğunu zenci kardeşlerimiz oluşturur, ben de pek sevmem ve ziyadesiyle sıkılırım. Ama eğlence olarak etrafa bakabilirdim zira kapıda çok sıkı kıyafet kontrolü olduğu için süper şık giyinmiş frapan tipler vardı. Mesela iri yarı zenci bir adam çıplak teninin üstüne kruvaze ceketli bej bir takım elbise giymişti, gayet de uyumlu duruyordu. Saçlarını Whitney Houston gibi düzleştirmiş balıketli ablalar üstlerine pırılıtılı dar kıyafetler giymiş ve sağlıklarından endişe ettirecek kadar koyu makyaj yapmışlardı. İlerleyen saatlerde dans pistinde Talat adlı Pakistanlı arkadaşım önceki hafta bana verdiği vaazları ve Pakistan’da gittiği dini toplantıları unutup kendini alkole verdi ve üzerindeki gömleği önce yavaş yavaş, sonra da haşırt diye çıkarıp yarı çıplak dans pistine dönerek herkesin bize bakmasını sağladı. Neyse ki hoşgörülü güvenlik görevlileri karışmadılar.

Bir sonraki gün rollerblade yapmak için bir kez daha Calhoun Gölü’ne gittik. Fakat bu sefer erken bırakıp Uptown denilen bölgede de dolaştık. Etraf başlangıcında herşeyin harika olduğu ama sonra seri katilin ortalığı kan gölüne çevirdiği Amerikan korku filmlerinden çıkmış gibiydi, muhtemelen bu filmler de buralardan çıkmışlardı zaten. Bir iki katli binalar, şık ufak dükkânlar, kaldırım kafelerinde muhtemelen yeni açılmış sergiyi veya Myanmar’daki insan hakları ihlallerini konuşan sakallı, güneş gözlüklü bol pantolonlu adamlar ve sigara içen siyah uzun etekli kadınlar vardı.

Daha sonra heykel bahçesine ve modern sanat müzesine gittik. Heykelleri pek beğenemedim, müzedeki geçici sergi de benim gibi sanatla iç içe sayılmayacak bir kişi için fazlasıyla anlaşılmazdı. Bu kadar abstrakt sanatı etrafinda açıklama olmadan takdir etmekte zorlanıyorum maalesef. Tam kalıcı sergi kısmına geldik – ki ilk bakışta gözümüze çarpanlar çok hoş görünüyordu– müze kapandı ve bizi dışarı paketlediler.

Lake Minnatonka

Minnatonka Gölü

Bir hafta içi akşamı eğitimdeki herkes Minnetonka Gölü’nde yemekli tekne gezisine çıktık, İstanbul’da Boğaz gezisi gibiydi. Yemekler güzeldi, kendi müziğimizi kendimiz çaldık ve Amerika’nın her tarafından gelmiş diğer meslektaşlarımız ile kaynaştık. Etraf tamamen sessizdi, binlerce ağaçlıklı ada arasından yavaş yavaş ilerliyorduk. Bazı adaların üzerlerinde tek tük evler ve soluk ışıklar vardı. Kendi kendime beyaz adam gelmeden önce bu ülke böyle bir yerdi herhalde diye düşündüm. Motorlu tekne yerine sessiz minik bir yelkenli veya kanoyla ve daha ufak bir grupla aynı gezintiyi yapmayı isterdim. Çocukluktan kalma Teksas/Zagor hatıralarımla minik adaların üstündeki sık ağaçların arasındaki yerliler tarafindan izleniyormuş hissine kapıldım. Her an çalıların arasından an mel’un kırmızı ceketli İngilizlerden kaçmakta olan üçgen şapkalı sakallı bir adam belirmesini bekledim (ayaklarında ise kalın çorabın içine sokulmuş üstü bol bir pantolon ve koca tokalı bir ayakkabı vardı).

Mall of America
Amerika’nin (muhtemelen dünyanın) en büyük alışveriş merkezi Mall of America anlatılmazsa da olur aslında ama eksik kalmasın. Dev gibi olduğunu söylemeye gerek yok, içinde roller coaster’ı olan bir lunapark bile vardı. Lunaparkın dört köşesinde Sears, Macy’s, Nordstrom ve Bloomingdale’s gibi devasa dükkânlar, bunların aralarında da daha küçük dükkânlar vardı. Lokantalardan çıkan artıklarla Afrika doyurulabilirdi. Genel olarak temiz ve karakterli bir mall olduğu söylenebilir; diğer yandan karakterli mall nasil olur diye de sorulabilir tabii. Burada kıyafet ve ayakkabıda vergi olmaması da kayda değer bir güzellik olmakla birlikte, sonuç olarak bir alışveriş merkezi idi işte.

Mall of America

Gezi Parkı’na Bundan Sığar Mı? (Photo From: www.visitingdc.com)

Minneapolis’te bol bol uzun beyaz/gri sacli, at kuyruklu adam ve uzun saçlı kadın gördüm. Eski hipiler (ve hipi ruhlular) sıcak şehir tercihlerini San Fransisco olarak kullanırken, soğuk şehir olarak da Minneapolis’i seçmişler. Hipiler şehrin Uptown bölgesine yerleşmişken Downtown bölgesini ise takım elbiseli yuppieler istila etmiş. Her zaman her şeyi bilen bir meslek mensubu olan taksi şoförüne göre şehrin zenginliğin birkaç sebebi var: Missisippi Nehri’nin su taşımacılığı yapılabilen son yeri Minneapolis imiş, dolayısıyla Midwest bölgesinin bütün ticareti buradan geçermiş, ayrıca sanayi de oldukça gelişmiş durumdaymış. Meşhur Honeywell şirketi buralı imiş. Herbiyerden çıkan ve düşey yuzeylere yapışma sorunu olan sarı post-it’lerin ve kötü disketlerin üreticisi 3M de.

Minneapolis’te de butun Amerikan şehirleri gibi parası olana inanilmaz güzel restoranlar vardı. Bizim paramızı da şirket uzağa yolladığı elemanlarını yemekle memnun etme prensibi sayesinde ziyadesiyle verdiği için dört haftada bunların çoğunu tecrübe etme fırsatımız oldu. Yedigim en güzel Pad Thai’ı (acılı ve karidesli bir Tayland makarnası) yapan Tayland restoranı, bahsedilmeyi hak ediyor: Amerikalı genç bir çift işletiyordu. Tayland gezilerinin dönüşünde memleketlerine yedikleri güzel yemekleri yedirecek bu dükkanı açmaya karar vermişler. Egzotik ulkelere seyahate giden insanların döndükten sonra oralarda öğrendikleri şeyleri yaşadıkları şehirde uygulamaları çok güzel. Acıyı, pilavı ve hamurişini seven Adana’da ilk Thai restoranı ne zaman açılacak acaba?

Minnesota Twins
Bir akşam yine işten bir grup olarak, Minnesota Twins – Chicago White Sox beyzbol maçına gittik – sponsorumuz yine şirketimizdi. Âdet yerini bulsun diye o berbat sosisli sandviçten yiyip bira içtim, münferit olarak sahadakilere bağırdım. Tabii ki çok az tezahürat vardı. Gerçi bizim seyrettiğimiz takımların ikisinin de herhangi bir iddiasi kalmamıştı ama henüz Amerika’da seyrettiğim hiçbir spor karşılaşmasında (Cornell Üniversitesi buzhokeyi maçları hariç) adam gibi bir takım destekleme denemesine şahit olamadım. Maçın bitmesini bile bekleyemeden çıkıp gittik, ama sorun bizde değilmiş, meraklısının dediğine göre, bu maç sıkıcılıkta beyzbol standartlarını bile aşmış.

Tony and Tina’s Wedding
Bir diger akşam, şehrin tiyatro mahallesindeki “Tony and Tina’s Wedding” adlı oyuna gittik. Oyunun olayı şu: izleyiciler Tony ve Tina isimli damat ve gelinin İtalyan usulü düğünlerine sanki davetliymiş gibi gidiyorlar. En başta kilisede düğün, birkaç konuşma ve müzik var. Tabii bir adet sarhoş fotoğrafçı, bir adet gey erkek kameraman, bir adet Tina’nın evlenmesinden hoşnut olmayan eski yavuklu, bir adet içkici rahip, bir adet de esrarkeş rahibe mevcut. Damatın babası aynı zamanda mafya babası (hafifmeşrep bir kız arkadaşı da var). Gelinin annesi sonradan görme, gelinin erkek kardeşi gey (sonradan tabii kameraman ile tanışıyorlar), vesaire vesaire. Kıskanç erkek arkadaş bizim masamızda oturuyodu mesela; daha doğrusu yanımızda oturan deri ceketli izbandut gibi herif birden ayağa kalkıp, “Ben bu işe karşıyım arkadaş!” dedi ve mafya babası (oglan babası) gorillerini yollayıp dışarı attırdı.

Kilise töreninin arkasından aşağı kattaki yemek ve dans kısmına geçildi. Sonuçta güzel bir fikir ama malesef olabileceği kadar komik olmayan bir oyundu. Üstelik aynı gerçek bir düğün gibi zorla dansa kaldırma, tek tip kötü yemek ve kalitesiz şarap, binbir çeşit dayanılmaz müzik de eksik değildi. Neyse ki düğün öncesi araba ile gezip korna çalma ritüeli eksikti.

Mineapolis’in gece hayatiyla ilgili bir başka enterasan not ise, Pazartesi akşamı gibi normal şartlar altında sakin geçmesi gereken bir akşam üniversiteden yeni mezun enerjik gençler olarak çıktığımız zaman, trance türü elektronik müzik çalınan gece kulübünün dolu olmasıydı. Artık New York’ta böyle şeyler görmeye alıştım ama Minneapolis gibi sessiz ve sakin bir şehirde beklemiyordum. Sanirim bu da genel bir Amerikan hayat tarzı. Şimdiye kadar Amerika’da gittiğim şehirler genelde öyle veya böyle turistik şehirler oldukları için daha önce bu işin farkına varamamıştım.

Danışmanlık mesleğinin en önemli özelliklerinden birisi müşteri nerede ise oraya gitmek ve aynı yerden çalışmaktır. O yüzden bekar ve üniversiteden yeni mezun gençleri tercih ederler. Ben de öyle yaptığım için danışman olarak çalıştığım 3.5 senede çok seyahat edeceğimi düşünüyordum. Sonradan olaylar böyle gelişmedi ve çoğunlukla oturduğum şehirlerdeki müşterilerde çalıştım ama o zamanki şirketim Deloitte Consulting sayesinde eğitim için de olsa Minneapolis gibi normalde gitmeyeceğim güzel bir şehri görebildim, sayelerinde bana çifte eğitim oldu.

New York, 1998

1 thought on “Minneapolis: Bu Kadar Hipi Haksız Olamaz”

  1. kardesim veya degerli buyugum tavsiyen icin cok tesekkur ederim yazini sonuna kadar okudum eger bir gun amerikaya minneapolise yolum dusurse tavsiyeni dikkate alicam sey dikkatimi cekti gol kenarinda yasli insanlarin cop toplamasi maalesef bu bizim ulkeizde hayal olurr..

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *