The Ground Beneath Her Feet, Salman Rushdie

Rushdie’nin bu kitapta denedigi degisik seyler ise mitoloji referanslari, depremler, Londra ve New York. Kitabin konusu Orfeus’un hikayesinden alinmis. Yunan Mitolojisinin en iyi muzisyeni Orfeus, karisi Yuridis bir yilan tarafindan oldurulunce, onu kurtarmak uzerine oluler diyarina gider. Orada bir sarki ile herkesin (Hades basta olmak uzere) gonlunu kazanip karisini kurtarir, fakat bir sartla: yukari cikana kadar arkasina donup karisina bakmamasi lazimdir. Beceriksiz Orfeus donup bakar ve karisi oluler diyarina geri doner. Bundan sonra Orfeus korkunc bir sekilde olene dek inzivaya cekilip muzik calarak yasar…

Salman Rushdie’nin son kitabinin baslangic tarihi kendisine Humeyni ve adamlari tarafindan verilen olum fetvasi ile ayni gune denk geliyor: Sevgililer Gunu, 1989. Sevgililer gununu kutlamayan mollalar ile sevgililer gununu kutlamayan seksi sarkici Vina Apsara kaderlerini bir sekilde birlestiriyorlar: Vina Meksika’da dev bir deprem sonrasinda topragin icine girerken, Rushdie de yeri yarip icine kaciyor ki olum fetvasi yerine getirilmesin. Vina, ayaklarinin altindaki toprak olmakla yetinecek iki adama izin vermedigi icin ayaklarinin altindaki toprak tarafindan yutuluyor. Rusdhie ise cenesini tutamadigi icinden geleni yaptigi kafasindan geceni yazdigi icin, topragin catlaginin icine kacan bir hamambocegi gibi yok olmak zorunda kaliyor.

The Ground Beneath Her Feet, deprem aninda Vina’nin kaybolusu ile basladiktan sonra, gecmise donup yavas yavas gunumuze geliyor. Sarkici Vina ile uzatmali sevgilisi ve kocasi Ormus Cama’nin Bombay’deki cocukluklari kitabin (cografi olarak ayricak olursak) ilk bolumu. Hikayeyi anlatan kisi unlu fotografci Rai, Vina’nin bir nevi uvey kardesi Rai, sonradan Ormus’un esi de olan Vina’nin oteki adami Rai. Arkakapi sevgilisi, ikinci adam Rai. Kitabin ikinci bolumunde Rai Londra’da, ucuncusunde ise dogum yeri Bombay ile koprulerini yakmis, New York’ta koklerini salmis artik.

Kitapta daha onceki diger Salman Rushdie kitaplarinda kullanilan bazi tanidik teknikler var. Bol kelime oyunlari, gercek hayatta az kullanilan sozluksuz anlasilmayan kelimeler, tarih ile hayalgucunun karistirilmasi, buyulu gercekcilik akimi ve sayesinde yok olan veya aniden beliren insanlar, gelecekteki hit sarkilari 1001 gun once duyan karakterler, aralara sikistirilan minik alt-hikayeler, sert felsefi/politik fikirler, hikayeyi degisik kisileri izleyerek anlatma teknigi gibi. Daha onceden Rushdie okuyup da sevenler bu tur rushdieizmler bakimindan hic hayal kirikligina ugramayacaklar.

Kitaptaki rushdieizmlerden enteresan bir tanesi, genellikle hayvanlar alemi ile ilgili espriler yapan (Selcuk Erdem’in ilham kaynagi) Amerikali karikaturist Gary Larson’in bir karikaturunun bahsi. Su anda gercek karikatur gozumun onune geliyor: Salman Rushdie ve Elvis, pis ve bakimsiz bir motel odasinda jaluzilerin arasindan caktirmadan disari bakiyorlar. Kitapta Rai bu karikaturden bahsediyor, ama saklanan kahramanlar Rushdie yerine yeni olen Vina ve Elvis yerine kendi icad ettigi Elvis: Jesse Garon Parker. Baska gercek/hayalgucu ornekleri: olmeyen Kennedy biraderler, cok satan cinsinden bir kitabin konusu olmayi gecmeyen Watergate skandali, Indira Gandhi ile birlikte oldurulen kitabin tipik obur, yalanci, sisman, sahtekar ama muthis kuvvetli/etkili Hintli politikacisi Piloo Doodhwalla. (Sonradan bu Doodhwalla karakterinin de aslinda gercekten yasayan bir politikacidan ilham alindigini ogrendim, halbuki bana da Turkiye’den de cok tanidik gelmisti!)

Rushdie’nin bu kitapta denedigi degisik seyler ise mitoloji referanslari, depremler, Londra ve New York. Kitabin konusu Orfeus’un hikayesinden alinmis. Yunan Mitolojisinin en iyi muzisyeni Orfeus, karisi Yuridis bir yilan tarafindan oldurulunce, onu kurtarmak uzerine oluler diyarina gider. Orada bir sarki ile herkesin (Hades basta olmak uzere) gonlunu kazanip karisini kurtarir, fakat bir sartla: yukari cikana kadar arkasina donup karisina bakmamasi lazimdir. Beceriksiz Orfeus donup bakar ve karisi oluler diyarina geri doner. Bundan sonra Orfeus korkunc bir sekilde olene dek inzivaya cekilip muzik calarak yasar…

Kitapta insanlarin tanrisizliktan unluleri tanrilastirdiklarindan bahsediliyor. Bu tanrilar ne kadar cok hata yaparlarsa, aslinda bizden olduklarini gosterirlerse de okurlar onlari o kadar cok sevdigi icin Yunan tanrilari gibi insani kusurlari olan unluler yaratmis Salman Rushdie. Rushdie’ye gore biz hayranlari oldugumuz unlulerin hatalarini gorup onlari affedince, aslinda kendi hatalarimizi affetmis oluyoruz ve mutlu oluyoruz. Dinin gorevi de bu degil mi? Sonuc olarak bizim hatalarimizin cefasini ceken bu insanlar tanriligi da haketmis oluyorlar boylece, bir nevi Isa’nin bizim gunahlarimiz icin olmesi gibi yani.

Vina doyumsuz, Ormus obsessif. Vina kararsiz, Ormus inatci. Iki yunan tanrisi, birbirlerini yiyorlar, ama birbirleri ile beslenmeleri de lazim. Vina ayaginin altindaki toprak tarafindan yutulunca Ormus onu geri getirmek icin muzisyenligini kullaniyor. Geri gelen Vina hikayeyi anlatan Rai’e mi gelecek yoksa Ormus’a mi? Ask, olum ve sanat. Hangisi kazanacak? Ask olumden guclu mudur? Olumsuz ask var midir? Olumsuz bir askin iki parcasindan birisi olunce sanat oluyu geri getirebilir mi? Olum aska deger mi? Kitap bu sorularin cevaplari ile ilgili.

Hintli Rushdie bu hikayenin Hint Mitolojisi versiyonunu da, buna benzer diger hikayeleri de aralarda anlatiyor. Ana karakterlerden Ormus Cama’nin babasi (Sir) Darius Xerxes Cama hayatini karsilastirmali mitoloji’ye adamis zaten: Hint, Zerdust ve Yunan Mitolojilerinin ayni (Aryan) kaynaktan ciktigini kanitlayarak Hintli komplekslerini asmaya calisiyor. Bizim Osmanlinin Akdeniz’i Turk golu yapmasiyla ogunmemiz, binlerce yil onceki atalarimizin Cinlileri nasil yendigini cocuklarimiza ogretmemiz, Piri Reis’in haritasini paralarimiza basmamiz gibi. Gecmisle ogunmek kompleksleri yenmekten baska neye yarar ki? Darius Cama’nin ugrastigi seylerde dogruluk payi var belki, ama kendisinin asagilik duygusunu yenmek disinda kimseye yarari da yok. Evi ve klubu disinda sokaga cikmadan kendisini kapadigi dunyasinda batili yazarlarin 100 sene once yazdiklari kitaplardan yararlanarak calisiyor ve bulgularini Londra’da basarisiz bir sekilde dunyaya sunuyor ustelik. Darius Cama bu Londra’ya gidise kadar buyuk bir Ingiliz hayrani. En yakin arkadasi, Rushdie’nin ilk buyuk kitabi (daha once tanittigim) Midnight’s Children‘daki yerli kadinlarin tacizcisi Ingiliz Metwold ile uckagitci filmci Homi Catrack zaten (kitabin icine eski kahramanlarini serpistirerek – sagolsun – Salman Rusdie benim gibi sadik okurlarini odullendiriyor).

Birlikte halkin iceri giremedigi Ingiliz tipi centilmen kluplerinde Ingilizler giderse Hindistan’in ne kadar da kotu olacagini konusuyorlar. Isin acikli kismi Ingilizler gercekten gidince Hindistan populist ve kultursuz hintli politikacilarinin eline dusuyor, bunlar Bombay’de rusvet ve tehdit ile mantar gibi gokdelenler dikiyorlar, Bombay’in Bombay’ligi kakmayinca hikaye kahramanlari da sehirlerini terkediyorlar zaten: Vina kendi hayallerinin pesinden, Ormus kendisine yeni bir hayat kurmak isteyen dul annesinin hayallerinin pesinden, Rai ise annesinin karnindaymis gibi hissettigi Hindistan’dan uzaklasip dogduktan sonra, Vina’ya kavusma hayallerinin pesinden.

Kitabin onemli bir kismi “buradan daha iyi yerler olmali” diye insanlarin dogduklari yerleri terketmeleri ve gidip baska diyarlarda kok salmalari ile ugrasiyor, tipki Salman Rushdie’nin kendisi gibi. Hindistan’dan ilk cikisinda Ormus bir zari delip gectigini dusunuyor. (Dogu ile bati’nin sinirinda olan bu zar tam Istanbul’un uzerinde hissediliyor ustelik!) Ilk duragi Ingiltere de olsa, sonunda Amerika’ya gitmeye kararli. Cunku Amerika’da herkes kendisi gibi baska biryerlerden cikma, koklerinden kopartilip yeniden kok salmaya gelmis durumda. Amerika’da herkes ve hickimse olmak mumkun. Ormus’un yaptigi muzik de Amerika’nin herseyi icine alan ruhuna uygun bir sekilde Bombay’den Pekin’e butun dunyanin dinledigi rock muzigi. Ormus konserlerinde gecirdigi kaza sonrasinda zedelenen kulaklari yuzunden gitarini cam bir fanusun icinden caliyor. Amerika’nin yarattigi gercek bir tanri…

Rai’in Hindistan ile vedalasmasi Salman Rushdie’nin kendi agzindan cikiyormus gibi:

…India, my too muchness, my everything at once, my Hug-me, my fable, my mother, my father and my first truth. It may be that I am no longer worthy of you, for I have been imperfect, I confess. I may not comprehend what you are becoming, or perhaps what you already are, but I am old enough to say that this new self of yours is an entity I no longer want, or need, to understand. India, fount of my imagination, source of my savagery, breaker of my heart. Goodbye.”

Acikli ama gercek, kitaptaki insanlar bulunduklari yer degistikce degisime uymazlarsa/uyamazlarsa evlerinde bir yabanci olmak yerine yabanci bir kitada evlerini kurmayi seciyorlar. Bizim de bircoklarimizin bildigi gibi yabanci yerdeki yabancilik azaldikca evdeki yabanciligimiz artiyor, ta ki eve her gidisimizde yabanci olana kadar. O zaman ise donmek ve yeniden baslamak cok zor artik. Amerika’da dunyayi fetheden Vina ve Ormus birbirlerini fethedemeden ayriliyorlar sonunda. Asil onemli olan nereyi aradigimiz degil, kimleri aradigimiz.

Kitabin hem Bombay, hem Londra hem de New York’ta gecmesi ilginc, ama bu yeterince kullanilmamis. Bombay kisimlari harika ve oldukca detayli, Londra kisimlari vasat cunku sadece Ormus Cama var (diger karakterler yol ustunde ugruyorlar) ve Ormus bu zamanin buyuk kismini komada geciriyor zaten. New York ise sanki St.Mark’s Place ve Upper East Side demese Frankfurt da olabilirmis. Vina ordaki kluplere Londra da da gidebilir, Ormus inzivaya cekilmek icin Bombay’deki evini de secebilirmis.

New York demek tanri da olsan sokaklarda serbestce dolasabilirsin demek. New York demek pislik icinde steril bir hayat, yemyesil parkin icinde pislik demek. New York kucuk bir dunya demek. Salman Rushdie New York’u New York yapan seyleri elinin tersiyle itip ha New York ha Monte Karlo demis. Gercek bir rock’n roll kitabinin tanrilari icin dunyanin baskenti ev olarak secilmis, ama tanrilar bunu bilmiyorlar. Onlar icin ha Olimpus, ha Kaf Dagi, ikisi de ayni sey: bir dagin tepesi.

Tahminim Salman Rushdie’yi bu kitapla ilgili en sevindiren sey artik alisik oldugu satis rakamlarindan cok en (yakin arkadasi da olsa) Bono’nun kitaptaki en onemli siiri besteleyip son albumu All That You Can Leave Behind ile hayranlarina sunmasi. Bir yazar icin bundan daha guzel ne olabilir? Yarattigi hayali muzik grubunun en onemli hayali sarkisi dunyanin en unlu rock gruplarindan birisi tarafindan gercekte besteleniyor! Ormus Cama yerine Bono! Iste buyulu gercekcilik. Iste gercek ile hayalin birlesmesi.

Bu sarki bence U2’nun albumundeki en iyi sarki, ve bu kitabi hatirlattigi icin benim icin daha da guzel. Kitapta Ormus daha onceden yazmis oldugu bu sarkisini Vina’nin olumu sonrasinda yeniden – biraz degistirirek – soyluyor. Ormus’un taptigi Vina’nin ayaklarinin altindaki toprak Vina’yi Ormus’tan alip goturunce…

Ground Beneath Her Feet

All my life, I worshipped her.
Her golden voice, her beauty’s beat.
How she made us feel, how she made me real, and the ground beneath her feet.

And now I can’t be sure of anything, black is white, and cold is heat;
For what I worshipped stole my love away, it was the ground beneath her feet.

(She was my ground, my favourite sound, my country road
my city street, my sky above, my only love, and the ground beneath her feet.) – (burasi sarkida atlanmis, sarapci)

Go lightly down your darkened way, go lightly underground,
I’ll be down there in another day,
I won’t rest until you’re found.

Let me love you true, let me rescue you let me lead you to where two roads meet
Oh come back above where there is only love
and the ground’s beneath your feet

Londra

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *