Bedelli Askerin Rehberi 1 (Yalın)

Bir taraftan Suleyman Cavus bagiriyor, bir taraftan Murat Astegmen. Derken kollari bir yana bacaklari bir yana gobegi baska yana kosarak gelirken kepini duzgun takmaya calisan bir delikanli cikti ortaya. Sicaktan uyuyakalmis. Siraya girerken “Gomtanim gawruldum ya!” diye bagirarak dusuncelerini dile getirdi ve de o gunden sonra adi Gawruk Nejmi oldu.

Turkiye Cumhuriyeti Burdur Ili Ucuncu Piyade Er Egitim Tugay Komutan Yardimciligi Roketatar Taburu Ikinci Boluk Ucuncu Takim Dorduncu Mangaya ait kirk kisilik Dokuzuncu Kogus’ta benim sagimda, solumda, ve ustumde kalmis olan asagidaki insan manzaralarinin hepsi gercektir.

Gawruk Nejmi
Ilk haftanin enseyi kavurucu sicak Temmuz sabahlarindan birinde kahvalti oncesi, mintika temizligi sonrasi bizim mangayi siraya sokmaya calisan mangabasi Erhan Abi’ye yardim ediyordum. Askere gelmeden once en uzun boylulardan oldugum icin mangabasi olacagimi dusundugumden, cok daha fazla is yaparim diye endise etmistim, o yuzden ara ara Erhan Abi’ye yardim etmek hic koymuyordu. O sabah mangada yirmiyedi kisi olmasi gerekirken yirmialti kisi cikti. Tabii askerlikte sik sik rastlanan bir fenomen bu, ama o sabah “usual suspects” dedigim Yozgatli kardesler de Komsu da Tilki Selim de hep siradaydi. Bir de ilk gunlerde olmanin verdigi acemilik tabii, mangabasiyla bir turlu bulamadik kimin eksik oldugunu. Bir taraftan Suleyman Cavus bagiriyor, bir taraftan Murat Astegmen. Derken kollari bir yana bacaklari bir yana gobegi baska yana kosarak gelirken kepini duzgun takmaya calisan bir delikanli cikti ortaya. Sicaktan uyuyakalmis. Siraya girerken “Gomtanim gawruldum ya!” diye bagirarak dusuncelerini dile getirdi ve de o gunden sonra adi Gawruk Nejmi oldu.

Belcika’da elektrikci Gawruk Nejmi, konusurken dudaklari ile surati ayni ifadeyi tasimayan bir insan. Yani mutlu bir sey soylerken yuzu guluyor ama agzi hafif asagi dogru yamuluyor, veya kizgin bir sey soylerken kaslari catilmasina ragmen dudaklari sanki turku soyleyen bir sarkici gibi nese doluyor. Sanki baskasinin agzi kendi yuzune yapistirilmis gibi.

Boynundaki asker cuzdaninda para ve kimlik kagitlarindan baska bir de iki yasindaki kizi Rabia’nin resimleri var. Rabia simsiyah sacli tatli mi tatli bir bebek. Babasinin dudaklari onda da var! Bir gun caylarimizi icerken Nejmi’yle muhabbet ediyoruz, ozel hayatini soruyorum biraz. Nejmi’nin hayatinda bu konulari epk kimseyle konusmamis bir insan oldugunu farkediyorum. Babasiyla iliskilerini anlatiyor, agzi sekilden sekile giriyor, suratindaki tiyatral ifadeler Londra’nin havasi kadar cabuk degisiyor. Babasinin yaninda saygidan bebegi Rabia’yi kucagina almadigini anlatiyor bana. Saygidan.

Gawruk, Rabia’yi kucagina alip sevsen de sevmesen de babana saygindan bir sey kaybetmezsin gibi geliyor bana” gibi bir cevap veriyorum. Bu arada, Gawruk birisini dinlerken de dudaklari sanki senin dediklerini tekrar ediyormuscasina senin dudaklarini takip etmeye calisiyor, kelimeleri agzindan cikar cikmaz yakalamak istiyor sanki. Cevap olarak once hik-mik birseyler diyor, sonra, ama iste babamin yaninda saygi yani kizim bir bebek ne biliyim yani falan filan diye kafasinda da dediklerini tartarken…birdenbire agzindan kelimeler dokuluyor… “Ama nasil ozledim Rabia’min o kucuk ellerini.”

Nejmi’ye bir cay daha ismarliyorum.

Tilki Selim
Genelde standart filmlerde bir iyi basrol oyuncusu vardir (kahraman/esas oglan), bir kotu basrol oyuncus vardir (kotu adam), bir kadin basrol oyuncusu vardir (kiz), bir de hic bir zaman eksik olmayan bir karakter vardir ki, hep olaylarin icindedir ama komik yorumlar yapar ve stresli sahnelerde bile seyirciyi guldurmeyi basarir (comic relief derler bu karaktere). Iste bizim kogusun comic relief’i Tilki Selim. Ismini sanirim birdenbire ortadan kaybolmak ve gerektigi yerlerde birdenbire ortaliga belirmek gibi her askerde var olmayan tilki yetenekleri sayesinde ilk hafta falan haketti. Erzurumlu. 22 yasinda. Munih’te donerci. Deli dana hastaligina kil olmus, islerini altust ettigini soyluyor. O kadar kotu gitmis ki isler, tavuk ve hindi doner karisimi yeni bir menuyle musterilerinin karsisina cikmis son zamanlarda. En sonunda morali bozulmus ve de askerlik yapayim bari diye dusunup Burdur’a gelmis.

Ilk muhabbetimizde bana “Deniz Gezmis’e benziyorsun, kh kh kh” diye espri yapmasindan nasil bir ailenin cocugu oldugunu biraz olsun kestirdim. Ama ailesinden pek de devrimci huylari tasimamis — sanki cocukken bir Che tisortu giymis diye Che hayrani olmus, ama Che’nin hayatta ne yaptigindan habersiz bir arkadas. Genelde, Ingilizce’de clueless denilen bir kelime var, Tilki’yi oyle betimlemek mumkun olabilir. Esprileri cok standartti, mesela cavuslarin biri “bakin arkadaslar buna kalasnikof denir” diye konusma yaparken arkalardan Tilki Selim “benim de pantalonumda bir kalasnikof var, kh kh kh!” diye espriyi patlatir. Veya, “tertip, kepin yere dustu” diye uyarilirsa derhal cevabi gelir: “senin de cukun yere dustu, kh kh kh!” Tam kh kh kh derken de sagdaki soldaki arkadaslarina bakip kimlerin gulup kimlerin gulmedigini gormeye calisir. Gur saclari, sivri burnu, sivilce dolu alni ve tavsan gibi uzun on disleriyle karikatur gibi bir tipti Tilki Selim.

Askerler Tilki Selim’in bu komik karakterini kesfedince uzerine uzerine gitmeye basladilar. Cavuslar dahil herkes Selim’le once hafiften sonra da agirdan dalga gecmeyi surdurdu. Ayrica en genc arkadasimiz oldugu icin ne zaman agir is yapacak genc bir insan gerekirse kendisini seciyordu cavuslar. Mesela cuval mi tasinacak, siva mi yapilacak, insaatta mi calisilacak, derhal “Tilki Selim, buraya gel!” Sonunda bir yerde koptu cocuk ve aglamaya basladi: “insan kucugune sevgi ve saygi gosterir, siz de kirk yasinda gelmeseydiniz askere!” diye burnundan sumukler aka aka hungur hungur agladi da zor susturduk.

Bu arada tabii askerde yasinin buyuk olmasinin da avantajlari yok degil. Ben de en genclerden biri olmama ragmen kepimi cikarinca o kadar da genc gostermedigim icin bir cok pis isten yirttim. Bu arada, her turlu isten yirtmak icin binbir turlu katakulliyi yapan bir-iki herif vardi ki, onlardan da igrendim. Uzun boylular icin epey tehlikeli bir yer askerlik. Mangabasi olmak dahil her turlu is basina kalabilir. Bir gun genc kadrolu askerler Bulvar gastesi okuyorlar, yanlarina geliyorum, “verin lan biz de bakalim” diye gasteyi istiyorum. Genclerden cevap cok agir: “Abi senin yasin buyuk, biz genciz, biz bakalim, ayiboluyor!” Icimden fesuphanallah diyip yanda duran Hurriyet’e bakiyorum. Iki gunluk Hurriyet: buyuk luks! Hem de spor sayfasi yerli yerinde: en degerli sayfa! Cimbom’un yeni transferleri Perez ve Berkant’in deneme maclarinda nasil ciktiklarini detaylariyla analiz eden bir futbol yazisini okumak gunumun en guzel anini olusturuyor. Hele bir de cebimde henuz cok isinmamis su sisem varsa, gel keyfim gel!

Bir gun Tilki Selim’le saatlerce insaatta calismis, bolugun egitim alanina geri donerken biraz arazi olmusuz, agacin birinin altinda muhabbet ediyoruz. “Yahu Yalin ne bicim isimdir yahu, tam aydin ismi gibi, kh kh kh!” diye muhabbeti baslatan Tilki sonra benim egitim durumumu merak ediyor. Universite bitirdigimi soyluyorum. Isimi merak ediyor. Finans isinde oldugumu soyluyorum. Ailemi merak ediyor. Anlatiyorum. Sonra kendi ailesini ve gecmisini dinliyorum. Sonra ilk once “Vay bee, sen universite mezunusun, ben ilkokul. Ama burada ikimiz de esitiz, er olduk bak, kh kh kh!” diye esprisini patlatiyor. Gulmesi bittikten sonra biraz ciddilesiyor ve Burdur’un meshur bembeyaz ciplak daglarina bakarak soyle diyor: “Burada beraber guluyoz, egleniyoz, ama buradan cikista sen bizim suratimiza bile bakmazsin.”

Ne cevap verebilecegimi bilemiyorum, bir gun elbet Munih’e gelip de donerini yiyecegimi soyluyorum ama zaten Tilki de benden cevap beklemeyip daglara bakmaya devam ediyor.

Kutahyali
Bildiginiz gibi insanlarin askerde hep bir takma adi oluyor. Bu isimlerin yaratici olanlari buyuk ihtimalle cok spontane bir olay sonunda takiliyor (Gawruk Nejmi gibi). Ya da cok bariz isimler var, mesela Amerika’dan gelen herkese Amerikali deniyor, veya Yozgatli herkese Yozgatli deniyor. Bizim kogusta uc tane kardes vardi Ahmet, Mehmet, Muzaffer, ucu de Yozgatliydi ve ucunun de takma adi Yozgatli’ydi! Mangabasi Erhan Abi’ye sorarlardi mesela kim eksik diye. O da “Yozgatli” diye cevap verirdi. Kimse de hangibiri oldugunu bilemedigi icin kurcalamazdi. Kisa boylu askerlere Sibop, uzun boylulara Sirik ya da Basketci dendigi gorulmustur. Ara ara meslekler de takma isim olabilir, ve de herkes herkese baska bir takma isim de takabilir. Mesela benim takma adim ilk once kogustakiler tarafindan takilan Istanbullu (kogustaki tek Istanbul dogumlu asker bendim), sonra bir ara Bankaci, bir ara nasil olduysa yan kogustakilerin karistirmasi sonucu Amerikali, bir ara bazi cavuslar tarafindan takilan Basketci, ve en sonunda da Londrali oldu.

Kogustaki tek sarisinimiz Kutahyali Huseyin’in ise tek ismi vardi: Kutahyali. Sari saclarinin altinda bir de Ataturk mavisi gozler ve pespembe bir ten ile kogustaki diger insanlara pek benzemiyordu Kutahyali. 37 yasinda olmasina ragmen Rrrap Rrrap yururken herkesden cok bagirmaya, ayaklarini herkesten cok yere vurmaya ozen gosterir, yemekhaneye herkesden once girer herkesden once cikardi. Adeta askerde tum kurallara uyup da “work hard play hard” felsefesini yansitan tek insandi belki de. Butun egitim disi aktivitelere giderdi. Ac-Ac olacagini sandigimiz bir Mehmetcik Icin Elele Moral Konseri sirasinda yesil tisortunun uzerinde kafasina bir bandana sarip butun konser boyunca gobek atmis ilginc bir arkadasti. Veya dinlenme alaninda radyodan Nurcanim caldiginda cikip diger Karadenizli arkadaslarla birlikte sikir sikir oynamaya kalkardi ayaga, hic beklemeden.

Yirmi sene once Kutahya Ortaokulundayken biraz Fransizca ogrenmis ve de yillar sonra Bielefeld yakinlarinda kaynak iscisi olarak calistigi fabrikada kendi kendine Ingilizce ogrenmeye calismis. Bazen sabahlari “Bonjur Mosyo!” diye beni uyandirirdi. Ingilizcesini gostermek istedigi sabahlarin birinde hatrimi sormak icin “Are you very nice?” diye karsilamisti beni. Iki dilde de birseyler soyleyebildigi zaman gulumser, kendiyle gurur duyardi. Fakat Burdur’da ikinci dil bilmek cok normal bir fenomen. Herkes yurtdisindan geldigi icin haliyle herkesin yabanci dili var. Ama Turkce’yi cok agir bir aksanla konusan bazi insanlarin sular seller gibi Fransizca konusuyor olmasini gormek, Fransizcayi Fransiz filmlerindeki guzel dudakli kadinlardan duymaya alismis bir cok insana ters gelebilir. Ben azicik bildigim Fransizcanin antremanini yapmak icin bir cok kisiyle konustum, ama Kutahyaliyla konusmanin zevkini de baska kimseden almadim.

Kutahyaliyla yemekhanede cok muhabbet ettik. Benim gibi son gunun son yemegine kadar her ogununde karnini yemekhanede askere verilen yemeklerle doyuran enden bir kac kisidendi. Asker yemeklerinin tadi biraz farkli. Yani mesela kofte cikiyorsa bildigimiz kofte gibi degil. Veya makarna cikiyorsa bildigimiz makarna gibi degil. Biraz farkli. Nasil tasvir edilir bilemiyorum ama sanki her yemek disarda yediklerinden ayni sekilde farklilikla farkli (affet beni Turkce). Belki sap koyduklari dedikodusu dogrudur, belki lezzet sap yuzunden farklidir, bilemiyorum (bu arada, tabii sap olayinin altini cizmek lazim — var mi yok mu bilmiyorum, ama varsa da yoksa da, ya fizyolojik ya psikolojik olarak islevini goruyor). Neyse, lezzet olarak disarda alabileceklerinle ayni lezzeti tasiyan bir tek tur yemek var: meyveler. Pisirilmedigi icin manavdan aldigim meyveyle yemekhanede cikan meyve arasinda lezzet farki yok. Mesela ilk seftali cikisi muhtesemdi. Sanki dis dunyadan, sivil hayattan bir lezzet vardi masamizda ve ben bu lezzeti suyunu cikartincaya kadar alacaktim (kelimenin tam anlamiyla — dirsegime kadar sivamis oldugum kollarimdan bile iceri seftalinin sulari akiyor, nerdeyse tisortumle birlestigi yerleri hissedebiliyordum, ama onemli degildi cunku kapi gibi kolonyali mendillerim cebimdeydi). Bir ogunde alti seftali yedigimi hatirliyorum. Kutahyali beni gorup “Sir, you are…eeeee…you are…very….eee…” diye tereddut edip izdirap cekerken anladim ki megersem “ne kadar acikmissin” demek istiyormus. Hungry kelimesini hatirlatmama bozuldu yine de.

Askerde yemekhaneye girerken her ogun oncesi dua ediliyor. Cok hosuma giden bir olaydi bu. Kep cikaaaarrrrrr! Simdi soylediklerimi tekrar edin! Tanrimiza hamdolsun! Milletimiz varolsun! Afiyet olsun! Askerden sonra restoranlarda falan yemek yerken ara ara aklima geliyor ve sakayla karisik bu laflari tekrarliyorum.

Ama askerde, sivil hayatta oldugu gibi, bazilarina bariz gibi gelen bir takim seylere inanmayan insan dolu. Mesela bir gun icimizden birisi firladi: “Komtanim, neden Tanrimiza hamdolsun diyoruz da Allahimiza hamdolsun demiyoruz?!? Ben Tanri kelimesini kabul etmiyorum! Benim icin bir tek Allah vardir!” Cevapsiz kaldi. Bir kac gun sonra sabah kahvalti oncesi Erzurumlu sinsi cavuslardan biri “Simdi soylediklerimi tekrar edin: Allahimiza hamdolsun…” diye duaya basladi. Askerler de aynen tekrar etti. Benden baska cavusun bir kelimeyi degistirdigini kac kisi farketti bilemiyorum.

Diger Manzaralar
Yemin toreninde soyle bir an var, Binbasi tum alaya soruyor: “Ataturk kimdir?” diye. Her boluk bagira bagira ayri ayri bir cevap veriyor. Mesela bizim cevabimiz “Ataturk Turkiye Cumhuriyetini kurup bugunku hur ve demokratik ortamda yasamamizi saglayan en buyuk insandir” idi. Yan boluktekiler askerligiyle ilgili bir cevap verdi, obur boluk devrimleriyle ilgili bir cevap verdi. Ve ben biz cevabimizin provasini yaparken irticayla gozgoze geldim. Yuzlerce kisi, yorgunluktan yere oturmamiza izin vermisler, yerde comelmis bir sekilde Ataturk kimdir’e cevap veriyoruz. Yamuk yumuk comelmis oldugumuz icin insanlarin cogunun yuzlerini gormek mumkun. Ve ben girtlagimi yirtarak bagirip etrafimdakileri de bagirmaya tesvik etmeye calisirken (Kutahyali benden de cok bagiriyordu tabii), iki sira arkamda bir cocukla gozgoze geldim. Benim giydigim kepin aynisini, kamuflajin aynisini, palaskanin aynisini giyiyor. Yasi benden cok farkli gorunmuyor. Ama ben bagirirken cocugun agzi kapali. Hem de dumduz bir cizgi. Simsiki kapali. Cit cikmiyor. Bir anda gozgoze geldik ve kahverengi gozlerinden soylediklerimizin bir kelimesine bile gercekten inanmadigini anladim. Birbirimize bir-iki saniyelik bakismadan sonra yavasca kafasini indirdi, taa ki kafasindaki kep gozlerinin hizasinin altina gelene kadar. Gozlerini goremiyordum ama simsiki kapali agzini goruyordum — agzi dumduzdu ama bana kahkaha atiyor gibi geldi.

Bir keresinde de Emekli bir Albay konusma yapiyordu. Epey bir atesli noktada “Erbakaaann….25 defa Hacca gitmis arkadaslar! Yir-mi-bes defa!!” diye seslenerek onemli bir noktaya parmak basiyordu. Tam “Arkadaslar, yirmibes defaaa….” diye devamini getirirken arkalardan tiz bir ses yukseldi: “Kiskanmaaa!”

Fransa’da imamlik yapan kolormatik gozluklu bir Abiyle muhabbet ediyorum. Imam ama, cool bir imam gibi takiliyor. Yani abaza muhabbetlerine katilan, futbol seven, ve herkesle yakin arkadas olmaya calisan bir imam. Herkes ona Hoca diyor, ve Hoca’ligindan gurur duyuyor. Her sabah tras olmasina ragmen ben ona hep sakalliymis gibi bakiyordum (eminim askerden terhis olduktan yaklasik on gun sonra sakali geri gelmisti). Cebimden tasan siyah-beyaz gazeteyi gordu. Bakmak istedi, verdim. Ilk sayfaya yaklasik bir dakika baktiktan sonra diger sayfalari hizli hizli cevirdi ve sonra gazeteyi itinayla katlayip geri verirken, dudaklarini kivirarak, modern bir ses tonuyla “Ben artik Cumhuriyet gazetesini begenmiyorum. Cizgisini cok degistirdi” gibi bir sey soyledi. Cevap verdim: “Hoca, butun yazarlari bombalayarak oldurduler, belki o yuzdendir.” Zoraki gulumseyip “Antalya’da da hava cok sicakmis” diyerek derhal konuyu degistirdi.

Hoca’yi bir baska gun kogustaki bazi daha sessiz ve genc arkadaslarimiza konusma yaparken yakaladim. Basini kacirdim ama genc kizlarin ozgurce sokaklarda gezmesini elestiren bir konusmaydi sanki. O gunlerde New York Times’in yazdigi Laila yazisi tum gastelerde bas mansette. Laila’nin Turkiye’de gozler onune serdigi ekonomik dengesizligi tartisiyor herkes. Ama Hoca’nin derdi baska. Koltugunun altinda gasteler, genc askerlere “Istanbul’da Laila adli bir yer var. Adeta bir fuhus yuvasi. Kimin eli kimin cebinde belli degil. Herkes karanlikta istedigini yapiyor.” diye birseyler anlatiyor. Oysa ki ben Laila’da hic opusen insan bile gordugumu hatirlamiyorum. Hic muhabbete karismadan Bulvar gastesini alip disari ciktim.

Fuhus deyince akla Komsu gelir. Komsu, bir-iki defa yatak degistirdigi icin bir cok kisinin Komsu’lugunu yaptiktan sonra Komsu ismine sahip oldu. Komsu son haftalarda benim uzerimdeki yatakta yatti, ama ikinci hafta birdenbire egitimlere ve ictimalara gelmez oldu. Komsu neyin var, komsu iyi misin, nooldu sana Komsu, derken, once bobrek tasi ciktigini iddia etti. Gunlerce revirde kaldiktan sonra ikinci haftanin sonunda Ankara’ya hastaneye kaldirildigini duyduk. 39 yasindaydi komsu ve de alti tane irili ufakli cocugu vardi Fransa’da. Insallah iyilesir falan derken Komsu bir gun sivil elbiselerle cikiverdi kogusta karsimiza. Hepimizi bir koseye topladi, hepimize birer cay ismarladi, ve de olani biteni anlatti.

Megersem Komsu Fransa’dan Antalya’ya ucup, Burdur’a gelmeden once iki gece alem yapmis. Bu alemlerin en heyecanli noktasi ikinci gece 60 dolar karsiligi butun geceyi beraber gecirdigi Rus hayat kadiniymis. Korunmasiz seksin cefasini bilmemnere cekermis: bel soguklugu denilen hastalik yuzunden haftalarca izdirap cekti ust katimda yatan Komsu. Sonra da bizlere ogut verdi: “Siz siz olun, sapkasiz cikmayin gencler!”

Askerlik boyunca her gece gozlugumu Komsu’nun yataginin yanindaki pencere pervazina koydum: dis fircalama, kuru temizlik, tras olma (bazen geceden oluyordum) falan gibi isler bittikten sonra gozlukle odaya gelip sonra gozlugu cikartip pencere pervazina birakip yatiyordum her gece. Son gunlerin birinde birisi o pervaza bir sey koymus, benden istedi. Ben de gozumde gozlukle uzandim ve de ilk defa gozluklerimle pervaza baktim. Orumcek aglari, sinek oluleri, toz, pislik — megersem her gece gozlugumu nereye koyuyormusum da tam gozlugumu koyarken gozlugum gozumde olmadigi icin detayi goremiyormusum. Iyi ki daha once bakmamisim pencerenin civarlarina, yoksa gozluklerim yuzumde uyumaya calisirdim heralde. Ben lisede yatakhanedeki tecrubelerim saniyordum, ama belki de kogus ve tuvalet gibi yerlerde gozluksuz dolasmam pislikleri kafaya takmamami ve de rahat bir askerlik gecirmemi sagladi.

Bu arada ben o Allahimiza hamdolsun diye dua ettiren Erzurumlu sinsi cavusu ilk gunumden hatirladim. Cantalarimizi kontrol amacli karistirirlarken yanimda goturdugum kitaplarimi buldu. Ilk once eline Harry Potter’in ikinci bolumu geldi. “Bu ne?” diye sordu. Ben gitmeden Ingilizce kitaplara birsey yapmiyorlar diye tembihlenmistim, “Ingilizce komtanim. Cocuk kitabi komtanim.” derken ikinci kitabim Catcher in the Rye eline geldi. Sayfalari cevirirken “Bu?” diye sordu. “Ingilizce macera romani komtanim.” “E peki bu ne?” derken elinde Nick Hornby’nin editorlugunu yaptigi bir kisa hikayeler kitabi tutuyordu. Artik espriye vurmanin vakti gelmisti: “E Komtanim o da Ingilizce ask romani.” Erzurumlu cavus carpik sari dislerini gostererek gulmeye basladi: “Yavrum sen kisilik sorunlari mi yasiyosun?!?!”

Kitap okumak acisindan harikaydi askerlik, nerdeyse uc kitabi da bitirdim. Bir Pazar aksami diger askerlerle birlikte sivil elbiselerle taburun kapisindan iceri giriyoruz. Cantalar kontrol ediliyor tabii. Benim cantadan Pazar sabah biraz okudugum Harry Potter cikiyor. Aynen kapidaki kontrol eden cavus “Bu ne?” diye soruyor. Ben aciklamaya basliyorum, iste komtanim Ingilizce cocuk kitabi falan diye. Supheli bakislarla sayfalari karistiriyor sakincali birseyler bulabilmek icin. Derken *ufak capta bir mucize* ve arkadaki cavuslardan biri atliyor: “Gomtanim ben biliyom bunu. Buyucu cocugun maceralarini anlatiyo, di mi?…” Kitabi elinden birakmadan diger cavus geri donup soruyor: “Sakincali mi?” Cevap veren cavus hafif gulerek: “Sakincasiz gomtanim” diyor ve ben de aynen hafif gulumseyerek kitabimi cantama atip kogusuma dogru ilerliyorum.

Harry Potter’i iki gun sonra gece 1-3 arasi kogus nobeti sirasinda mermerin uzerinde oturup kicimi adeta dumduz etmis izdirap dolu bir pozisyonda bitirdim. Benden baska bos vakitlerde kitap okuyan iki kisi gordum. Birisi Mario Puzo’nun son romani Omerta’nin Turkce tercumesini okuyordu. Bir digeri ise nedense Sosyoloji Terimleri Sozlugu ezberliyordu. Ikisini de tanimiyorum. O kadar az kitap okuyan veya universite mezunu vardi ki, Turkiye’nin okumus insanlara ne kadar cok ihtiyaci oldugunu bir kez daha anladim. Bu arada, bir gece de satranc oynayan birine rastladim. Hem de o bizim Erzurumlu sinsi cavus! Omer Cavus’mus adi. Satranc “macindan” sonra cay ve sigara muhabbeti yaparken biraz muhabbet ettik. Omer Cavus’un safak 23 gundu ve heyecanla bekledigi sivil hayatta neler yapmak istediginin planlarini yapiyordu. Zamaninda Istanbul’da pazarlamacilik yaptigi gunlerden kalma bir arkadasi varmis ve cikista direk ona gitmeyi planliyormus. En son arkadasiyla ne zaman konustugunu sordum, “9-10 ay once falan” dedi. Sonra da Istanbul’a gercekten neden gitmek istedigi baklasini agzindan cikardi: “bi de Istanbul’lu bi kiz bulsam…”

Binbasimiz birgun aniden Roketatar Taburu’nu egitim alaninda ziyaret etmeye karar verdi. Acilen komutanlar panik halinde bizlere keplerimizi giydirme ve palaskalarimizi omuzlarimizdan indirip bellerimize taktirmaya calistilar. Murat Astegmen, Omer Cavus, ve digerleri avazlari ciktigi kadar “Ensede kaybooooll!” diye bagirip bizi siraya sokmaya calisirken Ray-Ban gunes gozlukleriyle Binbasi belirdi. Hizli hizli adimlarla getirildigi jipten indi ve bize yaklasti. “Oturun cocuklar, cokun!” diye seslendi, hemen oturduk, coktuk. “Gencler, dun gece kirkiki milyon para odedik sifonunuzu tamir etmek icin!” diye haykirdi. Sessizlik. Anlatti, megersem birisi kogustaki alaturka tuvaletlerin birine tisortunu atmis. Heralde alaturka tuvalet tecrubesiz askerlerden biri pozisyonu beceremedigi icin kazayla pisletip atmis diye dusunurken Binbasi belki de bunu birinin bilerek yapmis olabilecegini ve orduya karsi bir hareket olabilecegini soyledi. Aklima irticayla gozgoze geldigim an geldi. Derken enfes bir konusmaci olan Binbasimiz isi sakaya vurmaya basladi: “Bakin arkadaslar!! Icinizde kirmizi Turk kani dolasiyorsa, Turk ordusunun malina sahip cikacaksiniz!! Icinde mor kan dolasan var mi lan?!?!?!” Omer Cavus’a bakar gibi oldu, Omer Cavus da hic tereddut etmeden: “Yok komtanim!” diye haykirdi. Binbasi, hemen aldigi cevaptan memnun, devam etti: “Oyleyseee, etrafiniza dikkat edin arkadaslar! Bakin sifonu boyle cekeceksiniz (eliyle cicek tutar gibi nazik bir sifon tutma hareketi yapar)!! Annadiniz mi?!? Oyle yeni gelinin yaraa sarildigi gibi HASIRT diye cekerseniz kopar, annadiniz mi cocuklar, kopar!!!!” Tabi bu lafin uzerine biz koptuk.

Askerlikteki ilk sabahim her sey iki gun onceki hayatimdan o kadar farkliydi ki sanki Arnold’un Total Recall filmi gibi birdenbire beynime yeni bir senaryo yukledim ve yeni bir hayata gectim gibi hissetmistim. Dunyada esi olmayan bir tecrube heralde: dunyanin degisik yerlerinden, degisik yaslarda, ve degisik islere sahip bu kadar insani yerlestireceksin, giydireceksin, besleyeceksin, egiteceksin, silah attiracaksin (adam basina uc kursun dusuyor) falan filan. Esi yoktur dunyada. Her seye ragmen muhtesem bir organizasyon oldugunu dusunuyorum.

Londra’ya dondukten sonra mahallemdeki Bosphorus Kebab’in onunden gecerken doner kesen arkadas (kafasi bazen bandanali ve biyikli olan) “ooo, nerelerdesin ya butun yaz?” diye sordu. Askere gittigimi falan anlattim, o da “abi gel bir donerimizi ye, ozlemissindir” diye beni iceri davet etti. Canim tavuk cekti, “abi bana bir tavuk yapsana” dedim… Tilki Selim yanimda olsa esprisini patlatir sonra da kh kh kh gulerdi.

Londra

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *