Guatemala

Tepede, büyük bir ağacın altında dört-beş kişi karşımıza çıktı. Tek kelime etmeden bize bakıyorlardı. Biz Ruben’in etrafında bir yarım daire olup onu dinliyorduk. Normalde kıpırdayan her şeyin fotoğrafını çeken Vikram bile hareketsizdi. Biri ağacın altında, biri yanda taştan yapılma iki dev kafanın ortasında Mayalar bir ağaç kütüğünün etrafında sessizce duruyorlardı. Yerde 5-6 tane kocaman puro, yarı içilmiş içki şişeleri, kırmızı/beyaz/siyah mumlar ve bir adet yeni öldürülmüş gibi duran bir tavuk vardı.

Tatillerimi kıskanan sevgili arkadaşlarımın nazarı yüzünden seyahatleri yatakta istirahat ederek geçirir oldum. En son, kardeşimin mezuniyeti için gittiğim Amerika’da 2-3 gün ateş ve boğaz ağrısından mustariptim. Bu sefer de 39,5 dereceyi bulan ateş, boğazağrısı ve öksürük beni gurbet ellerde yataklara düşürdü. Dört günüm yatakta geçti. Bu hastalık melanetinin tek olumlu tarafı ise, yanımda götürdüğüm bütün kitap ve dergileri ilk kez bitirebilmem oldu.

Neden Guatemala? İsmi erkek ismi olmasına rağmen erkek olmayan karım Seha’nın, Amerika’dan bir iş arkadaşı olan Maria, Guatemalalıdır. Aslında bu kadar da basit değil, babası yarı Musevi, yarı Katolik, annesi ise yüzdeyüz Katoliktir. Babası yarı Musevi olduğu için Maria’nın Katolik babaannesi işi sansa bırakmayıp oğlunu papaz okuluna göndermiş. Papaz okulu sonrası evlenen baba ve anne Guatemala’da bir süre yaşadıktan sonra iyice azıtan iç savaş yüzünden Panama’ya kaçmışlar. Maria küçükken Panama’da büyümüş, daha sonra ortam biraz sakinleyince ailece Guatemala’ya dönmüşler. Babası hâlâ sık sık görüştüğü (düğünü de şereflendiren) ilkokul arkadaşlarıyla kafa kafaya verip bir parti kurmuş ve iç savaşın mahvettiği yurdunu kurtarmak için politikaya atılmışlar. İktidara da gelmişler! Ve 1996 senesinde, çok önemli bir iş başararak ateşkesi sağlamışlar.

Sonuç olarak Maria vatanperver bir babanın dört kızının en büyüğü ve ailenin anneden sonra ikinci otorite sembolü olarak düğününü tabii ki Guatemala’da yapmaya karar vermiş. İngiliz kocası Chris de ailesini dünyanın bir ucuna gelmeye ikna etmiş (buna geri döneceğiz) ve dolayısıyla biz de kız tarafı olarak bu yolculuğa baş koymaya karar vermişiz.

Bize Türküz Diye Böyle Yapıyorlar Değil Mi? 
Guatemala maalesef Japonya, Arjantin, Sri Lanka, Kosta Rika, Güney Kore, KKTC altılısının dışındaki ülkelerden. Bu altılının ortak özelliği, bu yazının yazıldığı 2001 yılı itibariyle Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarından vize istememeleriydi. Kendileri kırmızı/yeşil pasaportlu olan devlet büyüklerimizin pek umrunda olmadığı için biz alelade pasaportlular dünyanın neresine gidersek gidelim önden para verip form doldurup umutlu bir bekleyişe girmek zorunda kalıyoruz.

Aslında kısa yoldan bazı Türki Cumhuriyetlerin yaptıkları gibi bir çıkış vizesi koysalar, biz de Türkiye’den çıkmak için vize alsak ve yabancı ülkelere girmek için almasak güzel olurdu. Devletimiz, “Ben bu arkadaşa çıkış vizesi verdim, vatanında çok mutludur, yurt dışında ikame etmek gibi bir niyeti kesinlikle bulunmamaktadır” diye bir iyi hal kâğıdı yazsaydı da bizi her bir konsoloslukta uğraştırmasalardı. Neyse, konuyu fazla dağıtmayalım, biz o zamanlar ikamet etmekte olduğumuz Londra’dan Guatemala vizesi almaya kalktık. Hayatımızda aldığımız en zor vize bu oldu. Seha sağ olsun, formaliteleri halletti: formlar (tabii ki), banka kâğıtları (normal), ev kira sözleşmesi (ilginç), uçak biletleri (beklediğimiz gibi), kredi kartı fotokopileri (bu yeni çıkmış herhalde), nakit Amerikan Doları ödeme (İngiltere’de olduğumuzu hatırlatmak isterim), otel rezervasyonları (sokakta yatmak tehlikeli olabilir), düğün sahibi Maria kardeşimizden davet mektubu (“Arkadaşım ve eşinin güzel ülkemiz Guatemala’ya yerleşmek gibi bir niyetleri yoktur, kendileri mutlu Türk vatandaşlarıdırlar”) ve son olarak mülakat (eli yüzü düzgün olmayanları almamak lazım, ayrıca damsız da gelmek isteyebilirdik)…

Mülakatta (sağ olsun) konsolos “Bu kadar uğraştırdığımız için özür dileriz, malum küçük ülke psikolojisi” (büyükmüş gibi yapmak için uğraştırıyoruz demek istedi zahir) diye özür de dilemiş. Ayrıca kopya veren babacan bir öğretmen gibi, “Simdi sana soracağım şu ve şu soruları bu, bu ve bu şekilde cevaplarsan daha kolay vize alırız” buyurmuş. Vizenin 15 günlük olduğunu, ülkeye girişimizden 3 hafta önce verilmesi gerektiğini (daha önce olmuyor) ve en güzeli toplam prosedürün 6 hafta sürdüğünü eklemek isterim. Allahtan 6 hafta pasaportumuza el koymadılar, bu süre formların (nereye gidiyorlarsa) gidip gelmesi ve onaylanması içindi.

Varış
Sonuçta bütün zorluklara rağmen Houston üstünden Guatemala’ya uçtuk.  Houston – Guatemala City arası 2,5 saat sürdü. Uçakta bizden başka hemen hemen herkes misyonerdi. Hepsinin üstünde kiliselerinin tişörtleri, gruplar halinde geziyorlardı. Yaş ortalamaları ise 25 gibiydi. Rehber kitabımdan (Lonely Planet) öğrendiğime göre Protestan kiliseler Guatemala’nın Katolik olmasını içlerine sindiremedikleri için her doğal felakette (ki başta deprem, tayfun, yanardağ patlaması olmak üzere doğal felaket Guatemala’da bol) anında bitiyorlar, insanların yaralarını sarıp, ölülerini gömüp bir adet de Protestan kilisesi kurup gidiyorlarmış.
Guetemala City havaalanına gecenin geç saatlerinde indik. Pasaport kontrolünde gururla vizemizi gösterdik. Görevli zorluklarla alınan vizeden çok etkilenmemiş gibiydi, damgayı basmadan önce bize bir form daha doldurttu ve formun üstüne kendi ülkesinin ve nedense Amerika’nın vize numaralarını not etti ve bizi saldı. Yorgun argın bavullarımızı aldık ve misyonerlerin arasından sıyrılıp otelin bizi karşılamaya gönderdiği arkadaşı bulduk.

Pazar sabahı erkenden otobüsle alınacağımızdan 7 gibi kalktık. Hastalığın gelmeye başladığını hissediyor ama gerçeklerle yüzleşmekten kaçınıyordum. Kısa boylu Mayalar için yapılmış dar koltuklu otobüse doluştuk. Gelin/damat, Amerika’dan gelen iki misafir ve İskoçya’dan gelen dört misafir olarak yerlerimizi aldık. Rehberimiz Ruben’le de tanıştık. Ruben bütün hafta düğüne gelenleri gezdirecekti (Ruben konusunda da geleceğiz).

Düğünü Maria ve annesi organize etmişti, gelenlere gayet profesyonelce birkaç paket önermişlerdi. Biz pazar gelip pazar gidenler paketindeydik, otobüsümüzdekiler dışındaki yabancı misafirler salı, perşembe, cuma günleri geleceklerdi.

En kısa zamanda Guatemala City’yi terk ettik, çünkü birkaç çok da başarılı olmayan müze haricinde şehirde görecek fazla birşey yoktu. Eski başkent Antigua bir depremde yıkıldıktan sonra başkent Guatemala City’ye taşınmış, alelacele yapılan şehir yeni ve özensiz olmuş. Amerikan şehirleri gibi kareler halinde yollar ve yolların sınırladığı bölgelerden oluşuyor. Bizim otelimiz ve Maria’nın ailesinin evinin olduğu 10. Bölge yürümek için güvenli bölgeymiş, diğer bölgelerde turistlerin tek başına gezmesi önerilmiyordu.

Otobüsle dağların, bazıları hala tüten yanardağların ve tropik ormanların arasından geçen çok güzel bir yolu kullanarak Guatemala City’den uzaklaştık. Yolları Maria’nın babasının partisi yaptırmıştı ve hepsi yepyeniydi. Bu güzellikler arasında yola çıktıktan yarım saat sonra ilk şokumuzu yaşadık (vahşetten rahatsız olanlara, müteakip paragrafı atlamalarını tavsiye ederim).

Otobüsümüz saatte 40 km gibi bir hızla ilerliyordu. Dağların tepesine vardığımız için dümdüz bir yolda giderken yolun ortasında siyahlı beyazlı birşey gördüm; inek ölüsü sanıp nasıl ezilmiş diye merak ettim. Şoförümüz hızını kesmeden cesedin üstünden geçecekken yolun karşı şeridinde de birşey olduğunu fark ettim. Rehberimiz Ruben şoföre cesedin üstünden değil, iki cesedin arasından slalom yapar gibi geçmesini işaret etti. Cesede yaklaştığımızda, inek sandığım şeyin aslında küçük bir kız vücudu olduğunu ve bağırsaklarının 2-3 metre kadar dışarı çıktığını dehşetle gördüm. Daha o görüntünün şokunu atlatamadan yolun karşısındaki ikinci parçayı fark ettim. İkinci parça bir eteğin altından çıkan bir çift bacaktan ibaretti. Bacakları görünce, ilk gördüğümün küçük bir kız vücudu değil, ezilmiş bir kadın vücudunun yarısı olduğunu anladım. Benim gördüğüm şeyi otobüsteki herkes fark etmiş, dehşet içinde birbirine bakıyordu. Arkadan ciyaklamalar geldi. Biz ne olduğunu anlayana kadar şoförümüz bastı gitti. Gördüğümüz manzara korkunçtu; ama daha korkuncu, bir insan ezildikten sonra kimsenin buna aldırmaması ve başka taşıtların ölünün bir de üstünden geçip vücudunu ikiye ayırıp sürüklemeleriydi. Bu olay, vize işkencesinden sonra zaten soğuduğum Guatemala’dan beni iyice soğuttu. Yıllar süren iç savaş herhalde Guatemalalıları böyle duyarsız yaptı diye düşündük.

Chichitenango
Kısa bir süre sonra Chichitenango isimli kasabaya vardık. Burası rehberimiz Ruben’in memleketiydi. Ruben Amerikan aksanlı kusursuz İngilizcesiyle bize, delikanlılık çağında, birazdan anlatacağım pazarda ilk kez âşık olduğunu söyledi. Bu gibi hikâyelere hep biraz şüphyle bakarım. Her sene aynı dersi bir daha öğreten öğretmenlerin her sene aynı konuyla ilgili aynı esprileri yapmaları gibi, rehberler de tutan esprilerini her kafileye tekrar ederler. Ruben bu seferinde gerçekten olan bir şeyi mi anlatıyordu, yoksa müşteri memnuniyeti içinbir minik palavra hikâye mi anlatıyordu, bilemiyorum.

guatemala_Chichi Market 2

Hikâyenin en azından ilk kısmının doğru olduğunu biraz sonra anladık. Ruben muhtemelen büyük bir ailenin evinden bozulma restoranımızda öğle yemeğimizi yerken birden bire yerel kıyafetle belirdi. Ortadan kaybolduğu zamanda şehirdeki akrabalarına gitmiş ve her zaman giydiği kravat ve gömleğini çıkarmıştı. Yerel kıyafetin detaylarını kendi üstünde gösterdi. Kıyafet kötü ruhlardan koruma amacıyla kırmızı ağırlıklıydı. Biraz fazla teferruatlı olduğu için herhalde, erkekler mümkünse yerel kıyafetlerini giymiyorlardı. Fakat Maya bölgelerindeki kadınların çoğu yerel kıyafetleriyle, sırtlarında da bir yükle dolaşıyorlardı. Sırtlarındaki yük çocuk, odun, pazarda satılacak meyve/sebze, pazardan alınmış et/ot/baharat olabiliyordu. Ruben kadınların kıyafetinin deseninden hangi köyden geldiklerini anlayabildiğini söyledi.

Pazarda gezindik. Kıyafetten çatal bıçağa, mısırdan domuz ayağına, hediyelik eşyadan masa örtüsüne kadar herşeyin olduğu güzel bir pazardı. Ayrıca alışveriştekilerin çoğu Mayalardı, biz turistler aralarda uzun boylarımızla dikkat çekiyorduk. Küçük çocuklar anahtarlık, kalem, minik heykeller, kolyeler satmak için etrafımızı sarıyor, İspanyolca veya bazen İngilizce durmadan konuşuyorlardı. Bazen fotoğraflarını çekmek istediğim çocuklar para istiyorlar, minik bir pazarlık sonrası anlaşıyorduk. Etraf bir şeyler satan, sessizce oturan, koşan, küçük kardeşlerini sırtlarında taşıyan, annelerinin sırtında uyuyan, fotoğraf çektirmek için gülümseyen boy boy çocukla doluydu.

Bir ara bizim gruptan olmamasına rağmen nedense yolun bir kısmını bizim otobüsümüzde geçiren Amerikalı bir kadın, hodpesentçe bir laf etti, “Şu çocuklara bakın, hayatta mutlu olmak için hiç ümitleri yok.” Orada sıcak ve bastıran hastalığımın bezginliğiyle cevap vermedim, sonradan içimde kaldı. Çünkü buradaki çocukların hayattan bir şikâyetleri olmadığı gibi, 60 yaşında tek başına dilini bilmediği bir ülkeyi anlamadan seyahat eden bu kadının da mutluluğu bulduğunu düşünmüyordum (cesaretine saygı duydum ayrı). Herkesin mutluluk anlayışı kendine, belki de cevap vermemekle doğrusunu yaptım, bilemiyorum.

Pazarın içinden geçerek kasabanın kilisesine gittik. Kilise Maya tapınakları gibi dışarıdan merdivenlerle ulaşılan beyaz bir binaydı. Guatemala’daki birçok kilise gibi çan kulesi yoktu. Çatısı ise lifli çimentoyla (Atermit) kaplıydı. Merdivenlerde birkaç beyaz giysili adam tütsü sallayarak yavaş yavaş ilerliyorlardı. Ruben adamların kötüruhları kovduğunu söyledi. Bu nasıl Katoliklik diye merak ederken, içeride daha da şaşırtıcı bir manzarayla karşılaştım. Girişte azizlerin vitrin mankenlerini andıran heykelleri vardı. Azizlerin heykellerine kırmızı, yeşil, mavi, sarı tonlarında renkli kıyafetler giydirilmiş, kafaları bağlanmıştı. Kilise sıralarının ortasından ilerleyen koridora yerleştirilmiş 1 metrekarelik tahta platformların üstleri mum ve çiçekyaprağı doluydu. Bazı platformlar boştu. Ruben her platformun bir şeyi temsil ettiğini (mutluluk, yağmur, mısır gibi), boş olanların ise o sırada gerekmeyen şeyler için olduğunu söyledi: mesela Temmuz ayında yağmur bol olduğu için suyu temsil eden tahtanın üstüne adak adanmamıştı.

Etrafımızda dua eden Mayalar vardı. Hepsi sesli bir şekilde tanrılarıyla kendi dillerinde konuşuyordu. Yaşlı bir kadın bir içki şişesini bir aziz heykelinin önüne koymuş, acele acele bir şeyler anlatıyordu. Ruben’in söylediğine göre içkiyi adak olarak getirmiş, ama aziz içemeyeceği için kendisi götürüp sonra evinde içecekmiş.

Ruben her gittiğimiz yerde alışveriş yapıp ülkesine katkıda bulunmamızı öğütlüyordu, tabii pazarlık etmemiz gerektiğini de ekliyordu. Çoğu rehber gibi geveze bir adamdı. Bir şey var ki, konuşmayı hiç sevmediğini söylemişti, o da politikaydı. Fakat her gittiğimiz yerde politik yorumlar yapmadan da edemiyordu. Üstelik, ana muhalefet partisinin önemli adamlarından eski dışişleri bakanının kızı Maria devamlı yanımızda olduğu halde. Normalde herşey bilen ve bildiğini kendine saklamayan Maria ise politika konusu açıldığında karakterine aykırı bir şekilde sessizce dinliyordu. Ruben kısaca Mayaların artık kandırılmaktan bıktıklarını, politikacılardan hiçbirşey beklemediklerini, nüfusun %54′ünü teşkil etmelerine rağmen birçoğunun oy vermek için isimlerini bile yazdırmadıklarını anlattı. Neden kendilerini temsil eden politikacı yok diye sorunca da her deneyenin ya susturulduğunu ya da öldürüldüğünü anlattı. Yakın zamanda Mayalara yardım eden bir rahip de faili meçhul bir cinayete kurban gitmişti. Rehber kitabımızda, İspanyolların Orta ve GüneyAmerika’yı yönetirken Amerika’da doğan İspanyol vatandaşlarına bile ikinci sınıf muamelesi yaptıklarını yazıyordu.

Atitlan
Chichitenango’dan devam ettik, dağ taş demeden gittik. Yol kenarlarında bol bol tam teçhizatlı askerler gördük (Bir arkadaşımız şoförün yanında tüfekli bir adam oturtulmuş bir Pepsi kamyonu da görmüş). Sonunda bir dönemeçte otobüsümüz durdu. İndik ve harika bir manzarayla karşılaştık. Atitlan tropik ormanlarla kaplı dağlar arasına sıkışmış bir göl. Daireye yakın bir şekli olan gölün etrafında bir tanesi aktif olmak üzere üç yanardağ var. Bir süre manzarayı seyrettik. Daha sonra otelimize doğru indik.

guatemala_View of Volcano at Atitlan

Otelimizin bahçesi de cennet bahçesi gibiydi. Birbirinden güzel çiçekler, ağaçlar, papağanlar ve bunların bittiği yerde koyu mavi bir göl. Tam karşımızda ise iki aktif yanardağ! Tertemiz odalarımıza yerleştikten sonra küçük havuzun başına indik. Otelimizin broşüründe “Otelimizi çok güzel yaptık ama havuzumuz maalesef küçük kaldı” diye bir ibare bulunduğu için Uluslararası Turizm Bilmemnesi otel müdüriyetine “Dürüstlük Madalyası” vermiş!

Otel eskiden bir şeker kamışı çiftliğiymiş. (Çocukken Amiga’da Pirates oyununu oynayanlar bilir.) Mirası devralan gençle karısı şeker kamışlarından vazgeçmiş ve oteli, mobilyalarına kadar herşeyi kendileri tasarlayarak yapmışlar.

Bu noktada benim ateşim ve boğaz ağrım azdığı için erkenden yattım. Uyumaya çalışırken o kadar kuvvetli ve uzun gökgürlemeleri duydum ki uykumun arasındaki alacakaranlık kuşağında karşıdaki yanardağın patladığını sandım.

Pazartesi gününü yatakta geçirdim. Diğerleri otelin yakınındaki kasabaya gittiler. Kasaba 60′larda hippilerin uğrak yerlerinden birisiymiş, etraftaki pek verimli marihuana tarlaları arasında mutlu mesut yaşamışlar. Şimdi de rehber kitabımızda bazı meditasyon otellerinden bahsediliyor. Bu otellerden bir tanesinde çok sıkı bir vejetaryen diyeti sonrası bir hafta oruç tutuyorlarmış, “daha önce yapmayan yapmadan önce iyi düşünsün!” diye bir uyarı da var!

Salı sabahı kendimi zorladım ve kalktım. Ruben bir tekne ayarlamıştı. Hep beraber büyükçe bir kayığa bindik ve gölün karşısındaki bir köye gittik. Gölün etrafındaki köylerde insanlar pek İspanyolca bilmiyorlardı. 12 büyük köy vardı, bazılarına karayoluyla ulaşılmıyordu. Bu 12 köyün ismi İsa’nın 12 havarisinden gelmekteydi. Tam karşıdaki köye tekneyle yanaşırken, bakımlı, güzel bahçeli malikâneler gördük. Köyün kendisi ise oldukça fakirdi.

Kayıktan iner inmez etrafımızı küçük kızlar ve yaşlı teyzeler sardılar. Kızlar meyve, incik-boncuk satıyorlar, teyzelerse kafalarının etrafına gölge yapsın diye doladıkları metrelerce giden kemerimsi bezle fotoğraf çektirmek istiyorlardı. Yokuş yukarı meydana doğru yürürken Ruben bizi bir dükkâna soktu. Dükkân yerel bir ressama aitti. Ruben “Şuna bakın,” diye devasa bir resim çıkardı. Meğer resim kendi portresiymiş, daha bitmemiş, ressam hâlâ üzerinde çalışmaktaymış.

Sonra yine bir kiliseye gittik. Bu kilise de benzer bir şekilde dışarıdan bakınca gösterişsizdi. İçeri girince Ruben hemen bize diğer kilisede de gördüğümüze benzeyen haçları gösterdi. Bu haçlar iç savaşta bu köyde ölenleri temsil ediyorlarmış, üstlerinde bir sürü mum yanmaktaydı. Bir tane plakanın üzerinde İspanyol bir papazın ismi ve doğum-ölüm tarihleri yazılıydı. Ruben’in anlattığına göre bu papaz köy halkına okuma yazma öğrettiği için askerler tarafından öldürülmüştü. “Askerler eğitimli Mayalardan çok çekinirler,” diye izah etti.

Bu arada Ruben’in her konuda saatlerce yorum yapabilmesi, hiç eğitimi olmamasına rağmen bariz bir Amerikan aksanı ile çok güzel İngilizce konuşması, her gittiğimiz yerde herkesi tanıması, hem politik olması, hem de politikadan uzak durduğunu söylemesiyle, kendi aramızda “ajan-provokatör Ruben” esprileri yapmamıza sebep oldu. Hiç Amerika’ya gidip gitmediğini sorduk, birkaç kez gezmeye gittiğini söyledi.

Köyden çıktık, ikinci bir köye yine tekneyle gittik. Bu arada bu köye karayolu bağlantısı da olduğu için otobüsümüzün şoförü gölün etrafından dolaşmış ve otobüsü getirmişti. Güneş altında yürümekten benim iyice canım çıkmış olmasına rağmen ilaçların dopingiyle ayakta durabiliyordum. Otobüse bindik. Ruben önce bizi bildiği bir restorana götürdü. Restoranda boğazım ağrıdığı için bana limon suyu içirip bal yedirdi. Daha sonra bize bir sürprizi olduğunu söyledi. Otobüsümüz bir süre dağlara doğru gitti, daha sonra yoldan çıktık ve şeker kamışı tarlalarının içine daldık. Yolculuğun bu kısmında içimizde İspanyolca bilen kimse kalmamıştı (Maria ve Chris, Chris’in İskoçya’dan gelen anne-babasını karşılamaya Guatemala City’ye dönmüşlerdi). Otobüsümüz bir süre tarlalar arasında ilerledi. Yol olmadığı için çamura bata çıka gidiyorduk. Sonunda durduk.

Ruben dramatik bir şekilde döndü ve bize yanımızdaki tepeyi gösterdi. Burası Mayaların hâlâ kendi dinlerinin ibadetini yaptığı bir yermiş. Bunu açıklarken otobüsün önünden bir adet machate (palaya benzer bir bıçak türü – Mister No okurları bilirler) çıkardı. Dediğine göre orada çok yılan olurmuş, önden kendisi gidecek ve icabında yılanların kafalarını uçuracaktı.

canoes.jpg (54422 bytes)

Otobüsten indik ve tek sıra halinde minik patikadan yukarı doğru çıkmaya başladık. Tepenin üstünde 6-7 yaşlarında, uzun saçları rüzgârda Rüzgârın Oğlu Esteban gibi salınan bir çocuk bize bakıyordu. Sıramızın en arkasında hasır kovboy şapkalı, çekik gözlü şoförümüz yerini aldı, içinde eşyalarımız olan otobüsü de açık bıraktı. Ben hemen savunma içgüdüsüyle erkek/kadın sayımı yaptım. Ben, pasifist Hintli Vikram ve akşamdan kalma İskoç George, toplam üç erkektik. Yanımızda dört de kadın vardı.

Çevreye hâkim tepeye çıktık.  Tepede, büyük bir ağacın altında dört-beş kişi karşımıza çıktı. Tek kelime etmeden bize bakıyorlardı. Biz Ruben’in etrafında bir yarım daire olup onu dinliyorduk. Normalde kıpırdayan her şeyin fotoğrafını çeken Vikram bile hareketsizdi. Biri ağacın altında, biri yanda taştan yapılma iki dev kafanın ortasında Mayalar bir ağaç kütüğünün etrafında sessizce duruyorlardı. Yerde 5-6 tane kocaman puro, yarı içilmiş içki şişeleri, kırmızı/beyaz/siyah mumlar ve bir adet yeni öldürülmüş gibi duran bir tavuk vardı. Bize bir süre pis pis baktıktan sonra şişman bir kadın puroların birini yakmaya başladı. Gömleğinin düğmeleri koca göbeğinin altına kadar açık duran bir adam ise mumları dizmeye koyuldu.

Ruben bir yandan macheteyle avcuna vurarak açıkladı: Göbekli adam şamandı, ötekiler ise ibadete gelmişlerdi. Mumlar ruhlar içindi, kırmızı olan kötü ruhları kovmak için, beyaz sağlık için, siyah ise kara büyüiçin! Ben hem tedirgindim, hem de ibadet etmeye gelmiş insanları rahatsız ettiğimiz düşüncesiyle kendimi suçlu hissediyordum. Bir taraftan da merakla her şeye bakıyordum tabii. Purolar ve içki tanrılar içindi, ama tabii tanrılar içemeyeceklerine göre kendileri içeceklerdi. Ruben belki de bizi rahatlatmak için buraya daha önceden geldiğini ve o gelişinde kendisinin izleyici olmadığını söyledi. Şamanın pis bakışlarına daha fazla maruz kalmadık, sessizce otobüsümüze döndük.

Ruben normal rehberlerin buraları bilmediğini ve bizi bu sefer daha da ilginç bir yere götüreceğini söyledi. Yinr tarlalar arasından ilerledik, ta ki önümüze bir kaya çıkana kadar. Maalesef yol kapalıydı, yürüyemeyecek kadar da uzaktaydık.

Bunun üzerine bizi minik bir arkeoloji müzesine ve ardındanda bir iguana çiftliğine götürdü. Çiftçinin karısının çok güzel iguana yemekleri yaptığını da ekledi. Büyük bir tür tropik kertenkele olan iguana, karada görsem kaçacağım yengeç/ıstakoz/böcek cinsi mahlûklardan bile korkunç görünüşlü bir yemek olsa gerekti. Ruben, tadının tavuğa benzediğini iddia etti. Arkeoloji müzesinde o bölgede bulunmuş Maya araç gereçleri, heykeller (bir tanesi Bilinmeyen Dergisi’ndekiler gibi bir uzaylıya benzemekteydi), yemek kapları vesaire vardı. Mayaların halüsinasyon görmek için yedikleri mantarların da heykelleri vardı.

Daha sonra Guatemala City’ye dönmek üzere tekrar yola çıktık. Yol birkaç saat sürdü. Akşam Maria’nın halasının evinde yemeğe davetliydik. Çirkin ve pahalı otelimize gelinceye kadar ateşim bayağı yükselmişti. İlaçlarımı yutup yattım ve yemeği kaçırdım.

Ertesi sabah (Çarşamba) erkenden,uçakla Maya piramitlerinin olduğu antik şehir Tikal’e gidecektik. Fakat benim ateşim çok yükselmişti, bütün programı iptal etmek zorunda kaldık ve cuma günkü yanardağ gezisi için iyileşmeye çalışmak üzere tekrar yattım.

Sadece İspanyolca bilen bir doktor bulduk, az İngilizce bilen otel görevlisi kızın ve artık ilerleyen turist İspanyolcamın yardımıyla anlaştık. Doktor antibiyotiği verdi ve ¨Birşeyin yok delikanlı, yat dinlen,¨ dedi. Seha, Guatemala City müzelerini gezmeye gitti ve ben odada MTV Latin Amerika’daki bütün şarkıları öğrendim. Arada History Channel’da Nazi belgeselleri seyrettim. Seha’nın belli ki beni sevmeyen (ben de onu sevmem zaten, babasını da sevmezdim) bir arkadaşı bana ateş düşürücü diye ne idüğü belirsiz bir haplar verdi. Haplar hiçbir ise yaramadıkları gibi, ateşim daha da yükseldi. Beni öldürmek için yanlış ilaç verdiğini anladığım için kendime eczaneden yeni ilaç aldırdım.

Perşembe günü grubun diğer üyeleri Tikal’den döndüler. Artık Amerika’dan gelen son grup da kafileye katılmış, toplam ecnebi misafir sayısı 25′i bulmuştu. Biz onları beklemeden son durağımız olan Antigua’ya yola çıktık. 45 dakika sonra otelimize yerleşmiştik.

Antigua
Bu otel de bir cennet bahçesinin etrafına kurulmuştu.  Odamız çok güzeldi, ama pencereyi açınca, yatağın konumundan dolayı kendimi katafalkta gibi hissettim.  Restorana gidenler önümden geçiyorlardı.  Ben de onlara ölmeden önce son anlarını yaşayan bir ölümcül hasta gibi kısık gözlerle bakıyordum.

Dark Skies over Antigua.jpg (55976 bytes)

Düğündeki bizden başka tek Türk olan Elçin’in oda arkadaşı Amerika’dan özel olarak getirilmiş bir gaydacıydı. Fakat Gaydacı İskoç değildi, neden gaydacı olduğu da belli değildi, zira gayda deyince akla gelen ünlü İskoç şarkılarını bile bilmiyordu. Hiç olmazsa suratı olması gerektiği gibi kırmızı, kilosu da tatmin ediciydi. Elçin’in söylediğine göre tren gibi horluyordu. Arkadaş canlısı İskoç kızlar gaydacıya İskoç şarkıları öğretmeye başladılar. Cumartesi’den önce şarkıları öğrenmesi gerekiyordu.

Perşembe akşamı, bu sefer bütün grup bir pizzacıya gitti. Ben odada MTV, Copa America (Avrupa Şampiyonasının Amerika versiyonu) ve yüksek ateşimle kaldım. Neden pizzacı diye merak edecek olursanız, tipik Guatemala yemekleri siyah fasulye ve mısırdan yapılan iki-üç şeyden ibaretti ve sabah akşam bunları yemekten bıkmıştık. Mayaların kendilerine dedikleri gibi Mısır adam olmaya doğru gidiyorduk.

Akşam Paraguay-Honduras maçını seyrediyordum. 0-0 giden maçın son dakikaları heyecanlı geçiyordu. Birden Enformasyon Bakanlığı gibi bir yazıyla yayın kesildi. Ekrana “17. yüzyıldan Necefli Maşrapa” gibi birşey çıktı. “Allah Allah!” diyerek diğer kanallara baktım. Amerikan kanallarının tamamı kesilmişti. Yerel kanallarda da hep aynı görüntü vardı. Bir süre sonra bu görüntü yerini bir miting görüntüsüne bıraktı. Bıyıklı bir adam bir çardak altında, çoğu kovboy şapkalı bir kalabalığa sesleniyordu. Adam hayli sinirli görünüyordu, kalabalık ise trene bakar gibi ifadesiz bir şekilde izlemekteydi. Aynı anda otelin dışından çata pata silah sesleri geliyordu. Tamam, dedim – Tenten maceraları gibi – devrim oldu!

Yerimden kalkıp resepsiyona gitmeye çalıştım, takatim yoktu. Telefon etsem, kimse İngilizce bilmiyordu, ben simdi revolucion mevolucion dersem adamlar hasta delikanlı delirdi derler diye telefon etmeye de çekindim. Bir süre daha seyrettim. TV’deki sinirli adam turist İspanyolcası bilmediği için tek kelime anlamadım. Dışarıdan gelen sesler kesilmemişti. Ne yapsam, ne etsem diye düşünürken yayın bitti ve maça dönüldü. Tabii maç bitmişti, hemen 2 saniye içinde maçın tek golünü gösterdiler. Ben de heyecanla CNN’i açtım. Guatemala’da devrim falan olmuş gibi bir hal yoktu. Ben herhalde burada bu işler böyle diye geri yattım.

Sabah herkes yanardağa tırmanmaya gitti, ben yine kendi başıma kaldım. Ama ateşim azalmıştı. Ayağa kalktım, etraftakilere devrim olup olmadığını sordum, olduysa da kimse duymamıştı. Biraz dolandım, hava aldım ve geri yattım. Öğleden sonra Maria’nın dedesinin evinde barbekü vardı. Sonunda yanardağa gidenler heyecan ve pislik içinde geldiler, duşlarını aldılar, sülfür gazı ve dumanlardan ibaret maceralarını anlattılar.

Maria’nın dedesinin çiftliği Antigua’nın yirmi dakika kadar dışında, büyükçe bir arazideydi. Tarlalarla ev ayrı yerlerdeydi. Evin bahçesindeki pergolanın altına masalar kurulmuş, misafirler, Alman aile dostlarının pişirdiği lezzetli biftekleri yemektelerdi. Yemek sonrasında Guatemala halk kıyafetleri defilesi oldu. Her yerden çıkan rehberimiz Ruben da defileye bir adet kıyafetle katılmıştı. Daha sonra defile yapan kızların kıyafetleri ve başka turistik eşyalar bahçede satışa sunuldular.

Yemek boyunca masamızın favori muhabbet konusu Güney Amerika devletlerinin içler acısı vaziyeti ve bunun Türkiye ile karşılaştırılması oldu. İçimiz karamış bir şekilde masadan kalktık. Akşam otele döndük, içki servisi başkadı. Otelin bahçesindeki havuzun yanında oturduk ve Elçin’den New York’taki arkadaşlarımızın durumlarının raporunu aldık. Bizler güle eğlene dedikodu yaparken (tipik) odanın diğer köşesinde Amerikalılar iş konuşuyorlar (tipik) ve öteki köşede de İskoçlar birbirlerini çimdikleyip su savaşı yapıyorlardı (tipik).

Büyük günün arifesi olduğu için geceyi çok uzatmadım. Ne olduğunu hâlâ anlayamadığımız silah seslerine kayıtsız, uyudum.

Düğün Günü
Sabah mükellef bir kahvaltıdan sonra düğüne hazırlandık. Kolombiyalı uyuşturucu baronlarınınkine benzeyen nişandan kalma kirli-beyaz takım elbisemi giyerken bunun, günün ilerleyen saatlerinde başıma ne işler getireceğini bilmiyordum. Kilisenin yol tarifini aldık ve Seha’nın topuklu ayakkabıları ve buna bağlı vıdıvıdısını dinleyecek olan benim halim düşünülmeden döşenmiş Arnavut kaldırımı yoldan yürüyerek kiliseye vardık.

Kilisenin tepesinde keskin nişancılar varmış, ben görmedim. Tepede ne aradıklarını da bilemiyorum. Korunduğumuzdan habersiz içeri girdik. Kilisenin içi hem harap hem görkemliydi. Duvarların sıvaları yer yer dökülmüş olmakla birlikte, altın kaplama balkon süslemeleri, büyük avizeler ve çok geniş bir boşluk içinde kendimizi miniminnacık hissettik. Kilise yer yer tüllerle süslenmişti. İngiliz damat kıyafetleri içindeki damat, heyecanlı bir şekilde bekliyordu. Yakın arkadaş/akraba statüsündeki misafirler ise bir önceki akşamdan kendilerine verilmiş İncil’den surelerini okumak için sabırsızlanıyorlardı.

Gelinimiz Maria, babasının kolunda, müzik eşliğinde geldi. Papaz öncelikle “Ben Maria’nınşu kadarlık halini bilirim,” mealinde bir konuşma yaptı. Konuşmayı Maria’nın babası tercüme etti. Zaten Papaz, Maria’nın babasının papazlık okulundan arkadaşıydı. Sonra Seha’nın da dahil olduğu bazı yakın arkadaşlar kendilerine verilen parçaları okudular (önce İspanyolca, ardından İngilizce). Tercümeyi Maria kendisi yapmıştı. Yüzükler takıldı, öpüşüldü, müzikler çaldı.

Ardından Maria’nın babası bir kez daha “sazı eline aldı” ve kendi yazdığı iki şarkıyı gitarıyla çalarak söyledi. İlk şarkı dinî bir şarkıydı, bir mahkûmun İsa’yla konuşmasıyla ilgiliydi neden söylediğini anlayamadık. İkinci şarkı ise kızı ve damadı için yazılmıştı. Birbirlerine iyi bakmalarını ve kısa zamanda bir sürü çocuk yapmalarını nasihat ediyordu (en az üç diye bir sınırlama yoktu orada). Maria babasının şiirini İngilizceye çevirmişti. (Bize “Tabii ki İspanyolca aslındaki ihtişamı ben yakalayamadım,” diye eklemeyi ihmal etmedi.) İkinci şarkıda artık herkes (bir çok kadın) ağlıyordu. Ben de memlekete dönünce babama çatmaya karar verdim: Benim düğünüm için “Yağdı yağmur, çaktı şimşek” türünden olsun bir şiir bile yazmamıştı.

wedding9.jpg (58764 bytes)

Gelin ve damat kol kola çıkarlarken İskoç gaydacı çalmaya başladı. Gaydacı sokaklarda merak uyandırarak önden gidiyor, biz de kendisini takip ediyorduk. Kısa bir yürüyüş sonrasında resepsiyonun yapılacağı otele vardık.

Bu otel bizim kaldığımızdan da güzeldi. Avlunun kenarından geçerek daha büyük bir açıklığa çıktık. İkinci bir avlu içinde havuz, bir yanda üstü kapalı kısım (müzik buradan çalınıyordu) ve etrafa dağılmış masalar vardı.
Düğün tipik bir Amerikan düğünü gibiydi. Hatta bir noktada damat erotik bir müzik ve tezahürat eşliğinde gelinin jartiyerinin etrafındaki zırıltıyı ağzıyla çıkardı. Şaşırdık tabii. Ama gelinin babasının politikacı arkadaşları bu gösteriyi kaçırdılar.

Politikacı arkadaşları deyince; bir ara masalarına oturdum ve içlerinden daha önce başkanlığa aday olmuş birisine bize vize verilirken çektiklerimizi naklettim. Pek cevap veremedi. Onlar bunlar kimler gelecek buraya bilemiyoruz kemküm diye geçiştirdi. Politik bir şekilde hemen beni soru yağmuruna tuttu. Türk olduğumu öğrenice birden hepsi üstüme çullandılar. Biri “Gittik İstanbul çok güzel,” öbürü “Ay ben de gitmek isterim,” öbürü “İsviçre’de okuyan kızımın Türk arkadaşı var, ismi (tabii ki) Zeynep,” falan derken beni de aralarına aldılar ve birkaç resim çektirdik.

O ara içkiyi de biraz fazla kaçırmış olan bir tanesi bana neden beyaz giydiğimi sordu. Ben de beyaz değil, kirli-beyaz olduğunu ve Güney Amerika’nın iklimine uymak için giydiğimi söyledim (mafya filmlerinden öyle görmüştük ama maalesef şapkam yoktu). Bana düğünlerde asla beyaz giyilmediğini ve benim Thatcher’in oğlu olduğumu söyledi. Bu kısmı anlayamadım. Herhalde Londra’dan geldiğimiz için ve açık renk takım elbise ile dikkat çektiğim için, Thatcher’in oğlu da böyle bir şey giyeceği için falandı. Hakaret mi etti anlamadım ama adam pek neşeliydi, ben de bozmadım.

Daha sonra Thatcher’in oğlu yukarı, Thatcher’in oğlu aşağı başlayınca, Demir Leydi ‘den zaten çok hazzetmeyen ben “Ulan ben Türküm,” diye insaf rica ettim. Bu sefer “Kapalıçarsıda halı mı satıyorsun?” dedi. Ben de “Yok deve (satıyorum)” dedim. Ne diyeyim, misafiriz zaten, adam da politikacı, başıma bela…
Dans kısmı uzunca sürdü, Guatemalalılar yavaş yavaş gittiler, sadece turistler kaldık (merak edenlere: arada Tarkan tabii ki çaldı). Bu noktada, dünyanın bir ucundan gelmiş damadın babası sonunda bir varlık gösterdi ve çok güzel bir konuşma yaptı. Ardından damadın en yakın arkadaşı İngiliz geleneklerine uygun bir şekilde damadı yerin dibine sokacak bir konuşma ile devam etti ve hediye olarak son 10 sene içinde birbirlerine gönderdikleri bütün mailleri basıp yerleştirdiği dosyayı takdim etti. Damat, “Aman eyvah çiçeği burnunda karım görmesin,” diyerek hediyeyi çarçabuk kenara koydu.

Sabah dörtte kalkacak uçağımız öncesinde biraz dinlenebilmek maksadıyla, biz nispeten erken kalktık ve otelimize döndük. Dışarıda gürültü yapma saati de geçmişti, kalanlar içeride bir odaya taşındılar. Damadın en yakın arkadaşı arkadaşlıklarının 10 senesini sembolize eden şarkıları çalmaya başladı. Geline eskiden âşık olup düğüne işkence çekmeye gelmiş olan bir delikanlı bir köşede, saçı başı dağınık, National Geographic okuyordu. İskoçlar neşeli ve sarhoş İskoç şarkıları söylüyorlar, efendi Amerikalılarsa yavaş yavaş dönme hazırlıkları yapıyorlardı.

Biz de çıktık. Önceden ayarlanmış güvenli bir taksiyle otele gittik, uyuduk, kalktık, uçağa yetiştik ve evimize döndük.

Londra, 2001

Not: Fotoğraflar için Elçin Yıldırım’a teşekkür ederim

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *