Tatilllerimi kiskanan ve catlayan sevgili arkadaslarimin nazari yuzunden tatillerimi yatakta istirahat ederek gecirir oldum. Son olarak kardesimin mezuniyeti icin gittigim Amerika’da 2-3 gun ates ve bogaz agrisi rahatsiz etmisti. Bu sefer ise azami 39.5 dereceyi bulan ates, bogaz agrisi ve oksuruk beni gurbet ellerde yatak dosek surundurdu. 4 gunum yatakta gecti. Bu hastalik isinin tek iyi yani ise hayatimda ilk kez tatile goturdugum butun kitaplari ve dergileri basariyla bitirdim.
Neden Guatemala?
Oncelikle herkesden duydugum (Bosphorus Fizikcisinin kulagi cinlasin), “Neden Guatemala?” sorusunu cevaplayayim.
Ismi erkek ismi olmasina ragmen erkek olmayan esim Seha’nin Amerika’daki isinden sevgili arkadasi Maria Guatemalalidir. Aslinda bu kadar da basit degil. Babasi yari musevi, yari katolik, annesi ise yuzde yuz katoliktir.
Babasi yari musevi oldugu icin Maria’nin katolik babaannesi isi sansa birakmayip oglunu papaz okuluna gondermis. Papaz okulu sonrasi evlenen baba ve anne Guatemala’da bir sure yasadiktan sonra iyice azitan ic savas yuzunden Panama’ya tasinmislar. Maria kucukken Panama’da buyumus, daha sonra isler biraz durulunca ailecek Guatemala’ya donmusler. Babasi hala sik sik gorustugu (dugunu de sereflendiren) ilkokul arkadaslari ile kafa kafaya verip bir parti kurmus, ve ic savas yuzunden mahvolan yurdunu kurtarmak icin politikaya atilmis. Sonunda 1996 senesinde iktidardayken yaptiklari en onemli is olan ateskesi saglamislar.
Sonuc olarak Maria vatanperver bir babanin dort kizinin en buyugu ve ailenin annesinden sonra ikinci otorite sembolu olarak dugununu tabii ki Guatemala’da yapmaya karar vermis. Kocasi Ingiliz Chris de ailesini dunyanin bir ucuna gelmeye ikna etmis (buna geri donecegiz) ve dolayisiyla biz de kiz tarafi olarak bu yolculuga bas koymaya karar vermisiz.
Vize Belasi
Guatemala maalesef Japonya, Arjantin, Sri Lanka, Kosta Rika, Guney Kore, KKTC altilisinin disindaki ulkelerden. Bu altilinin ortak ozelligi (bilmedigim baskalari varsa lutfen soyleyiniz) Turkiye Cumhuriyeti vatandaslarindan vize istememeleri. Kendileri kirmizi/yesil pasaportlu olan buyuklerimizin pek umrunda olmadigi icin biz lacivert pasaportlular dunyanin neresine gidersek gidelim onden para verip form doldurup umutlu bir bekleyise girmek zorundayiz.
Aslinda kisa yoldan bazi Turki Cumhuriyetlerin yaptiklari gibi bir cikis vizesi koysalar, biz de Turkiye’den cikmak icin vize alsak ve yabanci ulkelere girmek icin almasak guzel olurdu. Devletimiz, “Ben bu arkadasa cikis vizesi verdim, vataninda cok mutludur, yurt disinda ikame etmek gibi bir niyeti kesinlikle bulunmamaktadir” diye bir iyi hal kagidi yazsaydi da bizi her bir konsoloslukta ugrastirmasalardi.
Sonuc olarak biz Londra’dan Guatemala vizesi almaya kalktik. Hayatimizda aldigimiz en zor vize idi. Seha sagolsun formaliteleri halletti: formlar (tabii ki), banka kagitlari (normal), ev kira sozlesmesi (ilginc), ucak biletleri (bekledigimiz gibi), kredi karti fotokopileri (bu yeni cikmis herhalde), nakit Amerikan Dolari odeme (Ingiltere’de oldugumuzu hatirlatmak isterim), otel rezervasyonlari (sokakta yatmak tehlikeli olabilir), dugun sahibi Maria kardesimizden davet mektubu (“Arkadasim ve esinin guzel ulkemiz Guatemala’ya yerlesmek gibi bir niyetleri yoktur, kendileri mutlu Turk vatandaslaridirlar”) ve son olarak mulakat (eli yuzu duzgun olmayanlari almamak lazim, ayrica damsiz da gelmek isteyebilirdik).
Mulakatta (sagolsunlar) konsolos kisi “Bu kadar ugrastirdigimiz icin ozur dileriz, malum kucuk ulke psikolojisi” (ne demek tam anlamis degiliz) diye ozur de dilemis. Ayrica kopya veren babacan bir ogretmen gibi, “Simdi sana soracagim su su ve su sorulari bu bu ve bu sekilde cevaplarsan daha kolay vize aliriz” buyurmus. Vizenin 15 gunluk oldugunu, ulkeye girisimizden 3 hafta once verilmesi gerektigini (daha once olmuyo ve en guzeli toplam prosedurun 6 hafta surdugunu eklemek isterim. Allahtan 6 hafta pasaportumuza el koymadilar, bu sure formlarin (nereye gidiyorlarsa) gidip gelmesi ve onaylanmasi icindi, tabii kolay degil Guatemala’dan izin almak.
Yukarda yazdiklarimda herhangi bir mubalaga sanati kullanmadigimi da onemle belirtirim.
Varis
Sonucta butun zorluklara ragmen Houston ustunden Guatemala’ya uctuk. Houston – Guatemala City arasi 2.5 saat surdu. Ucakta bizden baska hemen hemen herkes misyonerdi. Hepsinin ustunde kiliselerinin t-shirtleri, gruplar halinde geziyorlardi. Yas ortalamalari ise 25 gibiydi. Rehber kitabimdan (Lonely Planet) ogrendigime gore protestan kiliseler Guatemala’nin katolik olmasini iclerine sindiremedikleri icin her dogal felakette (ki deprem, tayfun, yanardag patlamasi olmak uzere dogal felaket Guatemala’da bol) aninda bitiyorlar, insanlarin yaralarini sarip, olulerini gomup bir adet de protestan kilisesi kurup gidiyorlarmis.
Gecenin gec saatlerinde indik. Pasaport kontrolunde gururla vizemizi gosterdik. Gorevli zorluklarla alinan vizeden cok etkilenmemis gibiydi, damgayi basmadan once bize bir form daha doldurttu ve formun ustune kendi ulkesinin ve nedense Amerika’nin vize numarlarini not etti ve bizi saldi. Yorgun argin bavullarimizi aldik ve misyonerlerin arasindan siyrilip otelimizden bizi karsilamaya gelen arkadasi bulduk.
Pazar sabahi erkenden otobus ile alinacagimizdan 7 gibi kalktik. Hastaligin gelmeye basladigini hissediyor ama gerceklerle yuzlesmekten kaciniyordum. Kisa boylu Mayalar icin yapilmis dar koltuklu otobuse dolustuk. Gelin/damat, Amerika’dan gelen 2 misafir ve Iskocya’dan gelen 4 misafir yerimizi aldik. Rehberimiz Ruben ile de tanistik. Ruben butun hafta dugune gelenleri gezdirecekti (Ruben konusunda da donecegiz).
Dugun Maria’nin ve annesinin organizasyonu idi, gelenlere gayet profesyonelce birkac paket onermislerdi. Biz pazar gelip pazar gidenler pakedinde idik, otobusumuzdekiler disindaki yabanci misafirler sali, persembe, cuma gunleri geleceklerdi.
En kisa zamanda Guatemala City’yi terkettik, cunku birkac cok da basarili olmayan muze haricinde sehirde gorecek fazla birsey yoktu. Eski baskent Antigua bir depremde yikildiktan sonra baskent Guatemala City’ye tasinmis, dolayisiyla sehir yeni ve ozensizdi. Amerikan sehirleri gibi kareler halinde yollar ve yollarin sinirladigi bolgelerden olusmaktaydi. Bizim otelimiz ve Maria’nin ailesinin evinin oldugu 10. Bolge yurumek icin guvenli bolgeydi, diger bolgelerde turistlerin tek basina gezmesi onerilmiyordu.
Otobusle daglarin, bazilari tuten yanardaglarin ve tropik ormanlarin arasindan cok guzel bir yoldan Guatemala City’den uzaklastik. Yollari Maria’nin babasinin partisi yaptirmisti ve hepsi yepyeni idi. Bu guzellikler arasinda yola ciktiktan yarim saat sonra ilk sokumuzu yasadik. (Vahsetten midesi bulanacaklar lutfen bundan sonraki paragrafi atlasinlar.)
Otobusumuz saatte 40 km gibi bir hizla ilerliyordu. Daglarin tepesine vardigimiz icin dumduz bir yolda giderken yolun ortasinda siyahli beyazli birsey gordum (otobusun en onunde oturuyorduk) inek olusu sanip nasil ezilmis diye merak ettim. Soforumuz hizini kesmeden olunun ustunden gececekken yolun karsi seridinde de birsey oldugunu farkettim. Rehberimiz Ruben sofore olunun ustunden degil iki olunun arasindan slalom yapar gibi gecmesini isaret etti. Yaklastigimizda dehsetle inek sandigimin aslinda bir kucuk kiz vucudu oldugunu ve bagirsaklarinin 2-3 metre kadar suruklenerek vucudundan ciktigini gordum. O goruntu daha gozumun onunden gitmeden yolun karsisindaki ikinci parcayi farkettim. Ikinci parca bir etegin altindan cikan bir cift bacaktan ibaretti. Bacaklari gorunce ilk gordugumun kucuk bir kiz vucudu degil ezilmis bir kadinin vucudunun yarisi oldugunu anladim. Butun otobus benim gordugumu farketmis, sok icinde birbirine bakiyordu. Arkadan ciyaklamalar geldi. Ne oldugunu biz tam kavrayamadan soforumuz basti ve ceset parcalarini geride biraktik. Gordugumuz manzara korkunctu, ama daha korkuncu bir insan ezildikten sonra kimsenin buna aldirmamasi ve baska tasitlarin olunun bir de ustunden gecip vucudunu ikiye ayirip suruklemeleri idi. Insan hayatina bir hayvan kadar bile deger verilmemesi beni zaten pek hosuma gitmemis olan Guatemala’dan iyice soguttu. Yillar suren ic savas herhalde bunlari boyle yapti diye dusunduk.
Chichitenango
Kisa bir sure sonra Chichitenango isimli kasabaya vardik. Burasi rehberimiz Ruben’in memleketi idi. Ruben Amerikan aksanli kusursuz Ingilizcesi ile bize simdi gorecegimiz pazarda delikanliliginda ilk kez asik oldugunu soyledi. Bu gibi hikayelere hep biraz suphe ile bakarim. Her sene ayni dersi ogreten ogretmenlerin her sene ayni konu ile ilgili ayni esprileri yapmalari gibi, rehberler de tutan esprileri tekrar ederler. Ruben bu seferinde gercekten olan birseyi mi anlatiyordu, yoksa musteri memnuniyeti icin bir minik palavra hikaye mi anlatiyordu bilemiyorum.
Hikayenin en azindan ilk kisminin dogru oldugunu biraz sonra anladik. Ruben muhtemelen buyuk bir ailenin evinden bozulma restoranimizda oglen yemegimizi yerken birden bire yerel kiyafetle belirdi. Ortadan kayboldugu zamanda sehirdeki akrabalarina gitmis ve her zaman giydigi kravat gomlegini cikarmisti. Kiyafetin detaylarini kendi ustunde gosterdi. Kiyafet kotu ruhlardan koruma amaciyla kirmizi agirlikliydi. Biraz fazla teferruatli oldugu icin herhalde, erkekler mumkunse yerel kiyafetlerini giymiyorlardi. Fakat Maya bolgelerindeki kadinlarin cogu yerel kiyafetleri ile sirtlarinda da bir yukle dolasiyorlardi. Sirtlarindaki yuk cocuk, odun,pazarda satilacak meyve/sebze/odun, pazarda alinmis ot/et/baharat olabiliyordu. Ruben kadinlarin kiyafetinin deseninden hangi koyden geldiklerini anlayabildigini soyledi.
Pazarda gezindik. Kiyafetten, catal bicaga, misirdan, domuz ayagina, hediyelik esyadan masa ortusune herseyin oldugu guzel bir pazardi. Ayrica alisveristekilerin cogu Mayalardi, biz turistler aralarda uzun boylarimizla dikkat cekiyorduk. Kucuk cocuklar anahtarlik, kalem, minik heykeller, kolyeler satmak icin etrafimizi sariyor, Ispanyolca veya bazen Ingilizce konusuyorlardi. Bazen fotograflarini cekmek istedigim cocuklar para istiyorlar, minik bir pazarlik sonrasi anlasiyorduk. Etraf birseyler satan, sessizce oturan, kosan, kucuk kardeslerini sirtlarinda tasiyan, annelerinin sirtinda uyuyan, fotograf cektirmek icin gulumseyen boy boy cocukla doluydu. Bir ara yolun bir kismini bizim otobusumuzde geciren bir Amerikali kadin Amerikali gibi bir laf etti, “Su cocuklara bakin, hayatta mutlu olmak icin hic umitleri yok…” Orada sicak ve bastiran hastaligimin bezginligi ile cevap vermedim. Sonradan icimde kaldi, cunku cocuklarin hayattan bir sikayetleri olmadigi gibi mutlulugu acikli bir sekilde 60 yasinda tek basina dilini bilmedigi bir ulkede seyahat eden bu kadinin buldugunu da dusunmuyordum (cesaretine saygi duydum ayri). Eger dilenen, ac pislik icinde yasayan cocuklari gorunce boyle dese hadi bir dereceye kadar anlayabilirdim, fakat pazardaki cocuklar etrafta hoplayip ziplayarak gulucukler dagitiyor, belli ki haftanin bir gunu olan bu pazarda kendi kendilerine egleniyorlardi. Herkesin mutluluk anlayisi kendine, belki de cevap vermemekle en iyisini yaptim, bilemiyorum.
Pazarin icinden gecerek kasabanin kilisesine gittik. Kilise disardan Maya tapinaklari gibi merdivenlerle ulasilan beyaz bir binaydi. Guatemala’daki bircok kilise gibi can kulesi yoktu. Catisi ise atermit ile kapliydi. Merdivenlerde birkac beyaz giysili adam tutsu sallayarak yavas yavas ilerliyorlardi. Ruben adamlarin kotu ruhlari kovdugunu soyledi. Bu nasil katoliklik diye merak ederken iceride daha da sasirdim. Giriste azizlerin vitrin mankenlerini andiran heykelleri vardi. Azizlerin heykellerine kirmizi, yesil, mavi, sari tonlarinda renkli kiyafetler giydirilmis, kafalari baglanmisti. Kilisenin siralarinin ortasindan ilerleyen koridora yerlestirilmis 1 metrekarelik tahta platformlarin ustleri mum ve cicek yapragi doluydu. Bazi platformlar bostu. Ruben her platformun bir seyi temsil ettigini (mutluluk, yagmur, misir gibi), bos olanlarin ise simdi gerekmeyen seyler oldugunu soyledi: mesela Temmuz ayinda yagmur bol oldugu icin suyu temsil eden tahtanin ustune adak adanmamisti. Etrafimizda dua eden mayalar vardi. Hepsi sesli bir sekilde tanrilariyla kendi dillerinde konusuyordu. Yasli bir kadin bir icki sisesinin bir aziz heykelinin onune koymus acele acele birseyler anlatiyordu. Ruben’in soyledigine gore ickiyi adak olarak getirmis, ama aziz icemeyecegi icin kendisi goturup sonra evinde icecekmis.
Ruben her gittigimiz yerde pazarlik sonrasi alisveris yapip ulkesine katkida bulunmamizi ogutluyordu. Bircok rehber gibi cok konuskan bir adamdi, ama en basta bir seyi konusmayi hic sevmedigini soylemisti: politika. Fakat her gittigimiz yerde politik yorumlar yapmadan da edemiyordu. Ustelik butun zamanlarda yaninda ana muhalefet partisinin onemli adamlarindan eski disisleri bakaninin kizi olmasina ragmen. Maria ise politika konusu acildiginda karakterine aykiri bir sekilde sessizce dinliyordu. Ruben kisaca Mayalarin artik kandirilmaktan biktiklarini, politikacilardan hicbirsey beklemediklerini, zaten nufusun %54′u olmalarina ragmen bircogunun oy vermek icin isimlerini bile yazdirmadiklarini anlatti. Neden kendilerini temsil eden politikaci yok deyince de her deneyinin ya susturuldugunu ya da olduruldugunu anlatti. Yakin zamanda Mayalara yardim eden bir rahip de faili mechul bir cinayete kurban gitmisti. Rehber kitabimizda Ispanyollarin Orta ve Guney Amerika’yi yonetirken Amerika’da dogan Ispanyol vatandaslarina bile ikinci sinif muamelesi yaptiklarini yaziyordu. Bu Ispanyollarin torunlarindan bazilari ise Mayalara insan muamelesi bile yapmiyorlardi.
Atitlan
Chichitenango’dan devam ettik, dag tas demeden gittik. Yol kenarlarinda bol bol tam tehcizatli askerler gorduk. (Bir arkadasimiz sofurun yaninda tufekli bir adam oturtulmus bir Pepsi kamyonu da gormus.)
Sonunda bir donemecte otobusumuz durdu. Indik ve harika bir manzarayla karsilastik. Atitlan daglar arasina sikismis bir goldu. Daglar tropik ormanlarla kapli idi. Daireye yakin bir sekli olan golun etrafinda bir tanesi aktif olmak uzere uc yanardag vardi. Bir sure manzarayi seyrettik. Daha sonra otelimize dogru indik. Otelimizin bahcesi de cennet bahcesi gibiydi. Birbirinden guzel cicekler, agaclar, papaganlar ve bunlarin bittigi yerde koyu mavi bir gol. Tam karsimizda ise iki aktif yanardag! Tertemiz odalarimiza yerlestikten sonra kucuk havuzun basina indik. Otelimizin brosurunde “Otelimizi cok guzel yaptik ama havuzumuz maalesef kucuk kaldi” diye yazdigi icin Uluslararasi Turizm Bilmemnesi otel muduriyetine “Durustluk Madalyasi” vermisti! Durust otel muduriyeti gercekten cok basariliydi. 
Otel eskiden bir sekerkamisi ciftligiymis. Mirasi devralan genc ve karisi sekerkamislarindan vazgecmis ve mobilyalarina kadar herseyi kendisi tasarlayarak oteli yapmislar.
Bu noktada benim atesim ve bogaz agrim azdi ve erkenden yattim. Uyumaya calisirken o kadar kuvvetli ve uzun gok gurlemeleri duydum ki uykumun arasindaki alacakaranlik kusaginda karsidaki yanardagin patladigini sandim.
Pazartesi gununu yatakta gecirdim. Digerleri otelin yakinindaki kasabaya gittiler. Kasaba 60′larda hipilerin ugrak yerlerinden birisiymis, etrafta pek verimli marijuana tarlalari ile beraber mutlu mutlu yasamislar. Simdi de rehber kitabimizda bazi meditasyon otellerinden bahsediliyor. Bu otellerden bir tanesinde cok siki bir vejeteryan diyeti sonrasi bir hafta oruc tutuyorlarmis, daha once yapmayan yapmadan once iyi dusunsun diye bir uyari da var!
Sali sabahi inat ettim ve kalktim. Ruben bir tekne ayarlamisti. Hep beraber buyukce bir kayiga bindik ve golun karsisindaki bir koye gittik. Gol etrafindaki koylerde insanlar pek Ispanyolca bilmiyorlardi. 12 buyuk koy vardi, bazilarina karayoluyla ulasilmiyordu. Bu 12 koyun ismi Isa’nin 12 havarisinden gelmekteydi. Tam karsidaki koye tekne ile yanasirken cok bakimli, cok guzel bahceli malikaneler gorduk. Koyun kendisi ise oldukca fakirdi. Kayiktan iner inmez etrafimizi kucuk kizlar ve yasli teyzeler sardilar. Kizlar meyva, incik-boncuk satiyorlar, teyzeler ise kafalarinin etrafina golge yapsin diye doladiklari metrelerce giden kemerimsi bez ile fotograf cektirmek istiyorlardi. Yokus yukari koy meydanina dogru yuruken Ruben bizi bir dukkana soktu. Dukkan yerel bir ressamin yeri idi. Ruben suna bakin diye devasa bir resim cikardi. Meger resim kendi portresiymis, daha bitmemis, ressam hala uzerinde calismaktaymis.
Gene kiliseye gittik, bu kilise de benzer bir sekilde disardan gosterissiz idi. Iceri girince Ruben hemen bize diger kilisede de gordugumuze benzeyen haclari gosterdi. Bu haclar ic savasta bu koyden olenleri temsil ediyorlardi, ustlerinde birsuru mum yanmaktaydi. Bir tane plakada da Ispanyol bir papazin ismi ve dogum-olum tarihleri vardi. Ruben’in anlattigina gore bu papaz koy halkina okuma yazma ogrettigi icin askerler tarafindan oldurulmustu. Askerler egitimli Mayalardan cok cekinirler diye acikladi.
Bu arada Ruben’in her konuda saatlerce yorum yapabilmesi, hic egitimi olmamasina ragmen bariz bir Amerikan aksani ile cok guzel Ingilizce konusmasi, her gittigimiz yerde herkesi tanimasi, hem politik olmasi, hem de politikadan uzak durdugunu soylemesi aramizda ajan-provakator Ruben esprileri yapmamiza sebep oldu. Amerika’ya hic gidip gitmedigini sorduk, birkac kez gezmeye gittigini soyledi. Hmmm dedik.
Bu koyden ciktik, ikinci bir koye yine tekne ile golden gittik. Bu arada bu koye ulasan karayolu oldugu icin otobusumuzun soforu golun etrafindan dolasmis ve otobusu getirmisti. Gunes altinda yurumekten benim iyice canim cikmis olmasina ragmen ilaclarin etkisiyle ayakta duruyordum.

Otobuse bindik. Ruben once bizi bildigi bir restorana goturdu, restoranda bana bogazim agridigi icin limon suyu icirdi ve bal yedirdi. Daha sonra bize bir surprizi oldugunu soyledi. Otobusumuz bir sure daglara dogru gitti, daha sonra yoldan ciktik ve sekerkamisi tarlalarinin icine daldik. Yolculugun bu kisminda icimizde Ispanyolca bilen kimse kalmamisti. (Maria ve Chris, Chris’in Iskocya’dan gelen anne-babasini karsilamaya Guatemala City’ye donmuslerdi.) Otobusumuz bir sure tarlalar arasinda ilerledi. Yol olmadigi icin camura bata cika gidiyorduk. Sonunda durduk.
Ruben dramatik bir sekilde dondu ve bize yanimizdaki tepeyi gosterdi. Burasi Mayalarin hala kendi dinlerinin ibadetini yaptigi bir yermis. Bunu aciklarken otobusun onunden bir adet machate denen bicaklardan cikardi. (Mister No okurlar machate’nin neye benzedigini bilirler.) Sebep olarak buralarda cok yilan oldugunu ve onden kendisinin gidecegini ve icabinda yilanlarin kafasini ucuracagini soyledi. Hadi bakalim dedik.
Otobusten indik ve tek sira halinde tepeyi minik patikadan cikmaya basladik. Tepenin ustunde 6-7 yaslarinda uzun saclari ruzgarda savrulan Ruzgarin Oglu Esteban tipli bir cocuk bize bakiyordu. Siramizin en arkasinda ise hasir kovbos sapkali cekik gozlu soforumuz yerini aldi, icinde esyalarimiz olan otobusu de acik birakti. Ben hemen savunma icgudusu ile erkek/kadin sayimi yaptim. Ben ve Hintli Vikram ve Iskoc George 3 erkektik. Yanimizda 4 de bayan vardi. Cevreye hakim tepeye ciktik.
Tepede buyuk bir agacin altinda 4-5 kisi vardi. Tek kelime etmeden bize baktilar. Biz Ruben’i dinleyerek etraflarinda yarim daire seklinde durduk. Normalde kipirdayan herseyin fotografini ceken Vikram bile sessiz ve hareketsizdi. Biri agacin altinda, biri yanda iki adet dev tastan kafanin ortasinda Mayalar bir agac kutugunun etrafinda sessizce duruyorlardi. Yerde kocaman 5-6 tane puro, yari icilmis icki siseleri, kirmizi/beyaz/siyah mumlar ve bir adet yeni olmus gibi duran bir tavuk vardi. Bize bir sure pis pis baktiktan sonra sisman bir kadin purolarin birini yakmaya basladi, gomleginin dugmeleri buyuk gobeginin altina kadar acik duran bir adam ise mumlari dizmeye koyuldu.
Ruben bir taraftan machete’sini eline vurarak sessizce acikladi: gobekli adam saman idi, otekiler ise ibadete gelmislerdi. Mumlar ruhlar icindi, kirmizi olan kotu ruhlari kovmak icin, beyaz saglik icin, siyah ise kara buyu icin! Ben hem tedirgindim, hem de ibadet etmeye gelmis insanlari rahatsiz ettigimizi dusunerek kendimi suclu hissediyordum. Bir taraftan da merakla herseye bakiyordum tabii. Purolar ve icki tanrilar icindi, ama tabii tanri icemeyecegine gore kendiler iceceklerdi. Ruben belki de bizi rahatlatmak icin buraya daha onceden geldigini ve o gelisinde kendisinin izleyici olmadigini soyledi. Samanin pis bakislarina daha fazla maruz kalmadik, yavas yavas sessizce otobusumuze donduk.
Ruben normal rehberlerin buralari bilmedigini ve bizi bu sefer daha da ilginc bir yere goturecegini soyledi. Gene tarlalar arasindan ilerledik, ta ki onumuze bir kaya cikana kadar. Maalesef yol kapali idi, yuruyemeyecek kadar da uzaktaydik.
Bunun uzerine bizi kucuk bir arkeoloji muzesine ve ardindan bir iguana ciftligine goturdu. Ciftcinin karisinin cok guzel iguana yemekleri yaptigini da ekledi. Buyuk bir tur tropik kertenkele olan iguana sevmedigim yengec/istakoz/bocek cinsi mahluklardan bile korkunc bir yemek idi herhalde. Ruben tadinin tavuga benzer oldugunu iddia etti. Arkeoloji muzesinde civardan cikan Maya arac gerecleri, heykeller (bir tanesi – Bilinmeyen Dergisi’ndekiler gibi – uzayliya benzemekteydi), yemek kaplari vesaire vardi. Ilginc seylerden birisi Mayalarin halisunasyon gormek icin yedikleri mantarlarin heykelleri idi.
Daha sonra Guatemala City’e donmek uzere tekrar yola ciktik. Yol birkac saat surdu. Aksam Maria’nin halasinin evinde yemek vardi. Cirkin ve pahali otelimize gelinceye kadar atesim bayagi yukselmisti. Ilaclari yutup yattim ve yemegi kacirdim.
Ertesi sabah (Carsamba) erkenden ucak ile Maya piramitlerinin oldugu antik sehir Tikal’e gidecektik. Uyaninca atesim cok fazlaydi, herseyi iptal ettik ve cuma gunku yanardag gezisi icin iyilesmeye calismak icin tekrar yattim.
Sadece Ispanyolca bilen bir doktor bulduk, az Ingilizce bilen otel gorevlisi kizin ve artik ilerleyen turist Ispanyolcamin yardimiyla anlastik. Doktor antibiyotigi verdi ve birseyin yok, yat dinlen dedi. Seha Guatemala City muzelerini gezmeye gitti ve ben odada MTV Latin America’daki butun sarkilari ogrendim. Gunumuzun MTV kulturu ile asina oldum. Arada History Channel’da Nazi belgeselleri seyrettim. Seha’nin belli ki beni sevmeyen (ben de onu sevmem zaten, “Babasini da sevmezdim�?) bir arkadasi bana ates dusurucu diye ne idigu belirsiz bir haplar verdi. Haplar hicbir ise yaramadilar, atesim daha da artti. Beni oldurmek icin yanlis ilac verdigini hemen anladim ve kendime eczaneden yeni ilac aldirdim.
Persembe gunu digerleri Tikal’den geldiler. Artik Amerika’dan gelen son grup da kafileye katilmis, toplam ecnebi misafir sayisi 25′i bulmustu. Biz onlari beklemeden son duragimiz olan Antigua’ya yola ciktik. 45 dakika sonra vardik ve otelimize yerlestik.
Antigua
Bu otel de bir cennet bahcesinin etrafina kurulmustu. Odamiz cok guzeldi, ama pencereyi acinca yatagin konumundan dolayi kendimi katafalkta gibi hissettim. Restorana gidenler onumden geciyorlardi. Ben de onlara olmeden once son anlarini yasayan bir olumcul hasta gibi kisik gozlerle bakiyordum. Aksama dogru herkes geldi. Bizden baska tek Turk olan Elcin ile hemen durum degerlendirmesi yaptik. Dugune kim geldi, kim gelmedi ve neden gibi.

Elcin’in oda arkadasi Amerika’dan ozel olarak getirilmis gaydaci idi. Gaydaci, Iskoc degildi ve neden gaydaci oldugunu anlayamamistik zira kendisi gayda ile calinan tek sey olan unlu Iskoc sarkilarini bile bilmiyordu. Ama olmasi gerektigi gibi kirmizi suratli ve 100 kilo limitinin ustundeydi ve Elcin’in soyledigine gore tren gibi horluyordu. Yan odada olduklari icin gece kulak kabarttim ama duyamadim. Arkadas canlisi Iskoc kizlar gaydaciya Iskoc sarkilari ogretmeye basladilar. Cumartesi’nden once sarkilari ogrenmesi gerekiyordu.
Persembe aksami bu sefer butun grup yemege bir pizzaciya gitti. Ben odada MTV, Copa America (Avrupa Sampiyonasinin Amerika versiyonu) ve yuksek atesimle basbasaydim. Neden pizzaci diye merak edecek olursaniz, tipik Guatemala yemekleri siyah fasulye ve misirdan yapilan iki-uc seyden ibaretti ve biz bunlari yemekten artik bikmistik. Yakinda Mayalarin kendilerine dedikleri gibi misir adam olacaktik.
Aksam sanirim Paraguay-Honduras macini seyrediyordum. Mac 0-0 idi ve son 10 dakikada heyecan vardi. Birden yayin Enformasyon Bakanligi gibi bir yazi ile kesildi. “17. yy’dan Necefli Masrapa” gibi birsey cikti ekrana. Allah allah diyerek diger kanallara baktim. Butun Amerikan kanallari tamamen kesilmislerdi. Butun yerel kanallarda da ayni goruntu vardi. Birazdan goruntu yerini bir mitinge birakti. Biyikli bir adam bir cardak altinda cogu kovboy sapkali bir kalabaliga sesleniyordu. Adam adamakilli sinirli idi, kalabalik ise ifadesizce trene bakar gibi izlemekteydi. Ayni anda disardan da cata pata silah sesleri gibi birseyler geliyordu. Tamam dedim – Tenten maceralari gibi – devrim oldu!
Yerimden kalkip resepsiyona gitmeye kalktim, takatim yoktu. Telefon etsem, kimse Ingilizce bilmiyordu, ben simdi Revolucion Mevolucion dersem adamlar ne derler diye telefon etmeye de cekindim. Bir sure daha seyrettim. TV’deki sinirli adam turist Ispanyolcasi bilmedigi icin tek kelime anlamadim tabii. Disardan gelen sesler kesilmemisti. Ne yapsam, ne etsem diye dusunurken birazdan yayin bitti ve maca donuldu. Tabii mac bitmisti, hemen 2 saniye icinde macin tek golunu gosterdi. Ben de heyecanla CNN’i actim. Guatemala’da devrim falan olmus gibi bir hal yoktu. Ben herhalde burda bu isler boyle diye geri yattim.
Sabah herkes (ve satici Seha) yanardaga tirmanmaya gitti, ben gene kendi basima kaldim. Ama atesim azalmisti. Ayaga kalktim, etraftakilere devrim olup olmadigini sordum, olduysa da kimse duymamisti. Biraz dolandim, hava aldim ve geri yattim. Ogleden sonra Maria’nin dedesinin evinde barbeku vardi. Sonunda yanardaga gidenler heyecan ve pislik icinde geldiler, duslarini aldilar, sulfur gazi ve dumanlardan ibaret maceralarini anlattilar ve otobuslere dolustuk.
Maria’nin dedesinin ciftligi Antigua’nin yirmi dakika kadar disinda, buyukce bir arazideydi. Ev kismi tarla kismindan ayrilmisti. Evin bahcesindeki pergolanin altina masalar kurulmus misafirler, alman aile dostlarinin pisirdigi lezzetli biftekleri yemektelerdi. Yemek sonrasinda Guatemala halk kiyafetlerinin defilesi oldu. Tabii ki her yerden cikan rehberimiz Ruben da defileye bir adet kiyafet ile katildi. Daha sonra defile yapan kizlarin kiyafetleri ve baska turistik esyalar bahcede satisa sunuldular.
Yemekte masamizda muhabbet konusu Guney Amerika devletlerinin icler acisi vaziyeti ve bunun Turkiye ile karsilastirilmasi idi. Icimiz karamis bir sekilde kalktik.
Aksam otele geri donduk, etrafta ickiler belirdi ve otelin bahcesinde havuzun yaninda bir iki tarafi acik odada oturduk ve Elcin’den New York’taki arkadaslarimizin durumlarinin raporunu aldik. Bizler (tipik olarak) gulerek dedikodu yaparken odanin diger bir kosesinde (tipik olarak) Amerikalilar is konusuyorlar, oteki kosede de (tipik olarak) Iskoclar birbirlerini cimdikleyip su savasi yapiyorlardi.
Ertesi sabah buyuk gun oldugu icin cok gec saatlere kadar disarda kalmadim. Ne oldugunu hala anlayamadigimiz silah sesleri cinsi gurultulere aldirmadan uyudum.
Dugun Gunu
Sabah hizli bir kahvalti sonrasinda hazirlandik. Gunun ilerleyen saatlerinde basima ne isler getirecegini bilmeden Kolombiali uyusturucu tuccarlarininki gibi kirli-beyaz takim elbisemi giydim. Kilisenin yeri tarif edildi ve Seha’nin topuklu ayakkabilari ve vidi vidisini dinleyecek olan benim halim dusunulmeden dosenmis arnavut kaldirimi yoldan yuruyerek 10 dakikada kiliseye vardik.
Kilisenin tepesinde silahli keskin nisanci adamlar varmis, ben kacirdim. Tepede ne aradiklarini da bilemiyorum. Neyse biz muhtemelen korundugumuzdan habersiz iceri girdik. Kilisenin ici hem harap hem gorkemli idi. Duvarlardan yer yer sivalar dokulmus olmasina ragmen, altin kaplama balkon suslemeleri, buyuk avizeler ve cok genis bir bosluk bizleri kucuk hissettiriyordu. Kilise yer yer tullerle suslenmisti. Damat Ingiliz damat kiyafetleri icinde heyecanli bir sekilde bekliyordu. Yakin arkadas/akraba statusundeki misafirler ise bir onceki aksamdan kendilerine verilmis Incil’den (Eski Ahit) alinma dizeleri okumak icin sabirsizlaniyorlardi.
Muzik esliginde gelin Maria babasinin kolunda getirildi. Once papaz ben Maria’nin su kadarlik halini bilirim konusunda bir konusma yapti, ardindan Maria’nin babasi tercume etti. Papaz Maria’nin babasinin papazlik okulundan arkadasi idi zaten. Sonra Seha’nin da dahil oldugu misafirler kendilerine verilen parcalari okuduklar, once Ispanyolca, ardindan Ingilizce. Tercumeyi Maria kendisi yapmisti. Yuzukler takildi, opusuldu, muzikler caldi.
Ardindan Maria’nin babasi bir kez daha sazi eline aldi ve kendi yazdigi iki sarkiyi kizi icin gitariyla calarak soyledi. Bir sarki dini bir sarkiydi ve daha onceden yazmisti. Iki mahkumun Isa ile konusmalariyla ilgiliydi. Ikinci sarki ise kizi icin yazilmisti. Birbirlerine iyi bakmalarini ve kisa zamanda bir suru cocuk yapmalarini nasihat ediyordu. Maria babasinin siirini Ingilizce’ye cevirmisti. (Bize “Tabii ki Ispanyolca aslindaki muhtesemligi ben yakalayamadim” diye de eklemeyi ihmal etmedi.) Ikinci sarki esnasinda herkes (bircok bayan) aglamaya baslamisti zaten. Ben de donunce babama kizmaya karar verdim. Ben evlendim babam, “Yagdi yagmur, cakti simsek” cinsinden bir siir bile yazmadi – hadi sarkidan vazgectik.
Gelin ve damat kolkola cikarlarken Iskoc gaydaci calmaya basladi. Gaydaci sokaklarda merak uyandirarak onden gidiyor, biz de kendisini takip ediyorduk. Kisa bir yuruyus sonrasinda resepsiyonun yapilacagi otele vardik.

Bu otel bizim kaldigimizdan da guzeldi. Kucuk bir avlu etrafinda cok sik odalar vardi. Avlunun kenarindan gecerek daha buyuk bir acikliga ciktik. Ikinci bir avlu icinde havuz, bir ustu kapali kisim (muzik buradan caliniyordu) ve etrafa dagilmis masalar…
Dugun tipik bir Amerikan dugunu gibiydi. Hatta bir noktada damat erotik bir muzik ve tezahurat esliginde gelinin jartiyerinin etrafindaki ziriltiyi agziyla cikardi. Sasirdik tabii, ama gelinin babasinin politikaci arkadaslari bu gosteriyi gormediler en azindan.
Politikaci arkadaslari deyince, bir ara ben masalarina oturdum, ve iclerinden daha once baskanliga aday olmus birisine bize vize verilirken cektiklerimizi naklettim. Pek cevap veremedi, onlar bunlar kimler gelecek buraya bilemiyoruz kem ve kum diye gecistirdi, politik bir sekilde hemen beni soru yagmuruna tuttu. Turk oldugum anlasilinca birden hepsi ustume cullandilar, birisi gittik Istanbul cok guzel, oburu ay ben de gitmek isterim, oburu kizimin Turk arkadasi var Isvicre’de ismi (tabii ki) Zeynep falan derken beni de aralarina aldilar ve birkac resim cektirdik.
Bu noktada ickiyi de biraz fazla kacirmis olan bir tanesi bana neden beyaz giydigimi sordu. Ben de beyaz degil, kirli-beyaz rengi oldugunu ve Guney Amerika’nin havasina uymak amacli oldugumu soyledim (mafya filmlerinden oyle gormustuk, ustelik sapkam yoktu bile). Bana dugunlere asla beyaz giyilmedigini ve benim Thatcher’in oglu oldugumu soyledi. Bu kismini anlayamadim. Herhalde Londra’dan geldigimiz icin ve acik renk takim elbise ile dikkat cektigim icin, Thatcher’in oglu da boyle bir sey giyecegi icin falandi. Hakaret mi onu anlamadim, ama adam pek neseliydi ben de bozmadim.
Daha sonra Thatcher’in oglu yukari, Thatcher’in oglu asagi baslayinca, Demir Leydi’den zaten cok hazzetmeyen ben ulan ben Turkum diye insaf rica ettim. Bu sefer kapali carsida hali mi sattigimi sordu, ben de yok deve satiyorum dedim. Ne diyeyim, misafiriz zaten, adam da politik bir figur olabilir, basima bela….
Dans kismi uzunca surdu, Guatemalalilar yavas yavas gittiler, sadece turistler kaldik (merak edenlere arada Tarkan tabii ki caldi). Bu noktada dunyanin bir ucundan gelmis damadin babasi sonunda varlik gosterdi ve cok guzel bir konusma yapti. Ardindan damadin en yakin arkadasi Ingiliz geleneklerine uygun bir sekilde damadi yerin dibine sokacak bir konusma ile devam etti, ve hediye olarak son 10 sene icinde birbirlerine gonderdikleri butun emailleri basip yerlestirdigi hediyesini takdim etti. Damat, aman eyvah cicegi burnunda karim gormesin diyerek hediyeyi kenara koydu carcabuk.
Artik gecenin ilerleyen saatleri oldugu icin biz 4′teki ucagimiz oncesinde biraz da dinlenmek amaciyla otele donmeye karar verdik. Disarida da gurultu yapma saati gecmisti, kalanlar iceride bir odaya tasindilar. Damadin en yakin arkadasi arkadasliklarinin 10 senesini sembolize eden sarkilari calmaya basladi. Bir kosede gelin kiza eskiden asik olup dugune iskence cekmeye gelmis olan arkadaslari saci basi daginik National Geographic okuyordu. Iskoclar neseli ve sarhos Iskoc sarkilari soyluyorlar, efendi Amerikalilarsa yavas yavas donme hazirliklari yapiyorlardi.
Biz de ciktik, otele onceden ayarlanmis guvenli bir taksiyle gittik, uyuduk, kalktik, ucaga yetistik ve evimize donduk.
Istanbul,
Not: Fotograflar icin Elcin Yildirim’a tesekkur ederim.
Not 2: Bu yazi ciktiktan sonra Ugur Arpaci (sagolsun) lacivert pasaporta vize istemeyen ulkelerin listesini yolladi, isinize yarayabilir: Andorra, Arjantin, Arnavutluk, Bahama, Barbados, Bati Samoa, Belize, Bolivya, Bosna-Hersek, Brezilya, Dominika, Ekvator,El Salvador, Endonezya, Fas, Fiji, Filipinler, Gambia, Grenada, Guney Afrika Cumhuriyeti, Guney Kore, Hirvatistan, Hong Kong Ozel Idare Bolgesi , Iran, Jamaika, Japonya, Kazakistan, Kenya, Kirgizistan, Kolombiya, K.K.T.C.,Kosta Rika, Makedonya, Maldivler, Malezya, Malta, Mauritius, Monako, Romanya, Santa Lucia, San Marino, Seyseller, Singapur, Solomon Adalari, Sili, Swaziland, Tayland, Trinidad-Tobago, Tunus, Tuvalu, Uruguay, Vatikan.




This post has no comment.