Seha 5 haftalığına Misir’da projeye gitti, ben de sağolsun bir haftasonu onu ziyarete gitme bahanesi ile Kahire’yi görmüş oldum.

Misir hem ilk gittigim eski Osmanli vilayeti, hem de ilk gittigim cogunlugu Musluman ulke oldugu icin sadece 48 saat kalmis da olsam cok saglam bir program ile gorebildigim kadar cok sey gormeye calistim. Neyse ki artik tatil demek bati demektir kurali bozulmaya basladi, bu sayede insanlarimizin asagilik komplekslerinin de azalacagini umit ediyorum.

Oncelikle hem eski bir Ingiliz somurgesi hem de dunyanin en onemli turist atraksiyonlarindan biri olan Misir’da sandigimdan daha az insan Ingilizce biliyordu ve bu durumlarda yaptigim gibi anlasmak icin Turkce konusmayi tercih ettim. Herkese tavsiye ederim. Ingilizce bilmeyen bir Misirli ile konusurken Turkce kelimeler kullanmak anlasilma olasiligini adamakilli arttiriyor.

Tabii ki Arapca ve Turkce arasinda ortak kelimeler olacagini biliyordum ama insan gene de hem Arapca’dan hem Farsca’dan nemalanmis ustune bir de gunumuz argosunun ‘olabilite’ cinsinden kelimelerini Arapca-Farsca-Turkce-Fransızca karistirarak yaratmis dilimizde neyin nerden geldigini bilemiyor.

Mesela ustum aranirken adam cuzdanimla karsilasinca cuzdaan demek wallet demekten daha cok ise yariyor. Veya bir restorana oturup corba, kebap, sade kahve falan diyebilirsiniz. Gerci bazilari tipimize bakip nasilsa turisttir ne dedigini anlayamam diye dusundugu icin anlamamakta ve gulumseyen Ali Mufit Gurtuna suratlari yapmakta direniyorlar ama gene de Turkce’nin yeni Lingua Franca‘si Ingilizce’den daha faydali oldugu kesin.

Zamaninda Hincal Uluc ‘Bizim insanimizin turistler karsisindaki pratik zekasi hicbiryerde yok’ demisti. Misir’la karsilastirirsaniz kendisine hak vermek zorundasiniz. Bizde hicbir ortak dil olmasa bile bir sekilde turiste yardimci olunur, mal satilir, isi gorulur. Mesela (Turk) kahvemi orta sekerli istiyorum, ‘ahwa mazbut‘ demem gerekiyor ama ‘mazbuut‘ diye u’sunu bir guzel uzatarak soylemezsem etrafimiz bir kez daha cesitli renk ve ebatlarda Ali Mufit Gurtuna suratleri ile doluyor!

Misir’a Giris
Kabul etmek gerekir ki Misirlilar zaten cok caliskan insanlar degiller. Gormek isteyeceginiz turistik yerler 16:00 gibi kapaniyor. Seha’nin calistigi banka (Cuma-Cumartesi haric) 8′den 15:30′a kadar calisiyor, Ramazan’da ise zaten pek calismiyorlar (10′dan 14′e kadar laf olsun diye isteler). Tabii ki Istanbul’daki Misir konsoloslugu da farkli degil.

Misir vizesi almak bir iskence bir kere. Butun evraklariniz tamamsa 2 hafta suruyor. Sagolsun Seha’nin musterisi bir davet mektubu yazdi da benimkini hizlandirabildik yoksa (gayet Turk bir sekilde) son dakikaya biraktigim icin yetismeyecekti.

Vizeyi aldim, ucaktan indim (ki ucak saatleri de hic hos degil, THY gidis gece 22′de Kahire’ye gece yarisinda sonra variyor. Donus ise sabah 3:30′da kalkip Istanbul’a sabah 5:45′te variyor). Kahire Havaalani ise muazzam bir kesmekes icinde. Etrafta kim oldugu belirsiz bircok insan var, mesela karsilamaya gelen insanlarin bir kismi nasil oluyorsa pasaport islemlerinden once ellerine bekledikleri kisinin ismi yazili kagidi almislar apronda bekliyorlar!

Lakin benim sansim o kadar yaver gitmedi ve bir basima pasaport sirasina girdim. Onumde 7 kisilik bir Fransiz ailesi vardi, memur bey onlarin isini guler yuzle bir guzel gordukten sonra sira bana geldi. Pasaportuma, vizeme, davet mektubuma uzun uzun bakti ve pasaportumu kenara ayirip yanda ’1 dakika’ beklememi rica etti.

Simdi burada rehber kitaptan alinti yapmak istiyorum ‘Misir’da zamani anlatmak icin IBM denilir: I=Insallah, B=Bokra (yarin, 2 gun sonra, 2 hafta sonra veya asla anlamina gelebilir), M=Maalesh (Bosver).’

Benim durumum da boyle birsey oldu. Gecenin 1′inde o 1 dakika 55 dakika oldu ve ucaktaki turk yolcular olarak bir kosede bekledik durduk. Hatta aramizda normalde ellerini kollarini sallayarak gecmeleri gereken Fly Air’in murettebati da vardi. Bir de 3 gunluk sakalli uzun boylu bir abi vardi (ki kendisi El-Ezher universitesi mezunu Istanbul Belediyesi’nde calisan arapcaya hakim bir abi idi) kendisini ev sahibi hissettiginden olacak bayagi bir ugrasti bizleri vakitlice cikartmak icin ama muvaffak olamadi.

Not: Bu yaziyi geciktirdigim icin bayram tatili de geldi gecti ve bayramda Misir’a girerken sefil olan yurttaslarimiz bizim 5 katimiz beklemisler, onu ogrenip, icimizden bir daha giden boyle (O) olsun dedik.

Sonunda pasaport kontrolunden ciktim (allahtan bavullar yerindeydi, rehber kitaplara gore Misir’da pek polislik olay olmazmis) ve hemen Seha’nin tavsiye ettigi taksi servisi ile pazarlik ettim, eski model bir station Peugeot’ya bindim ve (ne ise yarayacaksa) havaalani cikisinda turist polisine adimi da yazdirarak havaalanindan sehre yol almaya basladim. Sicaklik Kasim ortasinda 30 derece idi ama etrafta Istanbul’da kisin kaloriferler yaninca baslayan havakirliligi bulutu her an ustumuzde durdu haftasonu boyunca.

Piramitler
Kahire’de gormek istedigim cok sey vardi ama oncelik tabii ki piramitler olacakti.

Otelden bir taksiye atladik ve yola ciktik. Asil muhim piramitler ve Hopdediks’in (Asterix ve Kleopatra macerasinda) burnunu kirdigi Sfenks Kahire’nin yarim saat kadar disindaki Giza’dalar. Hatta Seha’nın iddiasina gore hava kirliligi olmasa buyuk piramit Keops bizim otelden de gorulebiliyormus.

Taksici ile anlasamiyorduk ama ‘musiki arabi‘ deyince hemen radyodan bir gobek havasi acti. Bizim gobek havalari ve arabeskin icine sokusturulan elektronik sesler olmadigi icin Misir muzigi insanin icini kipirdatan gercekten de guzel bir muzik. Arabesk dedigimiz muzikteki huzun ise zannedersem Turk katkisi. Zaten Arap dunyasinin muzik ve film merkezi Kahire imis. Yani beslenilen bir dev altyapi da soz konusu.

Piramitlere yaklasinca sofor bey bize birseyler soyleyip yan sokaklara girdi. Biz de herhalde daha kestirme bir yol falan diye dusunduk safca. Lakin olay aslinda bizim gibi enayi turistlere yardimci olmak imis: taksimiz durdu ve bir amca bindi. Hemen bize donup atlarinin ve develerinin ne kadar ucuz oldugunu ve bizi piramitlerin etrafinda gezdirecegini soyledi. Bineksiz yapamazmisiz 15 km. yol yurumemiz gerekirmis. Seha daha once piramitlere gelmis oldugu icin adamin uydurdugunu soyledi ve ben kibarca inmesini soyledim. Ama amca Ingilizceye hakim oldugu kadar inatciydi da. Konustukca konustu, en sonunda tepem atti ve soyledigimi sofore de tercume etmesini rica ettim ve eger taksiye kendisi gibi bir kisi daha binerse soforun parasini vermeyecegimizi soyledim. Bunun uzerine amca sofore hizlica birseyler soyleyip suratsizca indi.

Ardindan sofor bize bisiler soyledi ve normal yola geri ciktik. Yol boyunca adamlar arabayi durdurmaya calistilar ama soforumuz kahramanca ve bazen (galiba) kufurlerle hepsini uzaklastirdi. Hedefimize ulasmamiza az kalmisti ki bir adam aniden arabanin onune atladi ve sofor mecburen frene asildi. Carpmasina az kala araba durdu ve herkesin saskinligindan yararlanan zeki satici cevik ve ahlaksiz bir sekilde soforun yanindaki kapiyi acip on koltuga yerlesti. Tabii cengaver soforumuz ahlaksizca adami kovdu da adam geri indi ve elini kolunu sallayarak bize ve sofore (herhalde) kufretti.

Amacimiza ulastik, bilet sirasina girdim. Cumartesi oldugu icin tatilde olan ilkokul ogrenci grubu el sallayip hello dedi, biz de onlara hello dedik. Biletimi almak icin sirada askerde kantin sirasindaymiscasina bogusurken gene bir adam yardimci olmaya basladi. Su kadar vereceksin, suraya gideceksin falan filan. Biletleri aldiktan sonra hemen aciklamaya basladi kendisi rehbermis, bir arkadasinin da deve ve atlari varmis. Fiyatlari cok iyiymis. 15 km. Yurumemiz gerekirmis. Tesekkur ettim cok ustelemedi de sonunda piramitlere varmis olduk.

Meseleyi perspektife oturtmak icin piramitlerin M.O. 2500 yili civarinda yapildiklarini bilmek faydali. Buyuk piramit 19. yuzyila kadar dunyanin en buyuk binasi imis (kenarlari 250 metre, yuksekligi su anda orijinalinden 6 metre kisalinca olmus 137 metre). Taslar minimum 2.5 ton, alttaki buyukleri 15 tona kadar cikiyormus. Keops piramitinin yanina gidince ebatlarin devasaligini daha iyi anladim, gitmeden once gozumde buyutulen New York’taki Ozgurluk Heykeli’nin aksine nedense piramitleri daha kucuk dusunmustum.

Etraflarinda turladik zira vaktimiz dardi, ben asil sehri gezmek istiyordum – Seha da iclerinde gorecek fazla birsey olmadigini soyledi. Ardindan Sfenks’e gittik onun yanindaki mezarlarin icine girdik (Misir Muzesi’nde cok daha iyilerini gorecegimiz birkac hiyeroglifin disinda birsey yoktu).

Butun bu geziler sirasinda at ve deve ustunde abiler nereli oldugumuzu sorup en ucuz deve ve at gezilerini vaat ediyorlardi. Olmazsa 5 paunda fotograf da cekebilecegimizi eklemeyi ihmal etmiyorlardi.

Bir ara ilk giriste gordugumuz ilkokul cocuklari geldiler. Birkac tanesi catpat ingilizce biliyordu, onlar da fotograf cekelim diye tutturdular bu sefer ben 3 paund istemeye basladim. Bir sure sonra cocuklari yanlis anladigimi farkettim. Sadece turistlerle fotograf cektirmek istiyorlardi. Bunun uzerine kucuk bir grup ile beraber fotograf cektirdik. Isimlerini ogrendik, onlar bizim isimlerimizi ogrendiler, Hasan Sas falan dediler biz de Ahmet Hassan dedik.

Sonra taksicimizi tekrardan bulduk ve bu sefer kaleye (Al-Qalaa veya The Citadel) gitmek istedigimizi soyledik.

Kale ve Civari
Sehre yukaridan bakan kaleyi zamaninda Selahattin Eyyubi yaptirmis (kitapta kendisinin Kurt oldugu iddia ediliyor), sonra once bizim Kavalali Mehmet Ali Misirlilarin ise ‘Meahem’med’ Ali olarak bildigi modern Misir’in kurucusu sayilan pasa ve soyundan gelen diger hidivler eklemeler yaptirmislar. Hatta Mehmet Ali Pasa Camii aynen Istanbul’daki camilerden esinilerek yapilmis lakin ukala bir sekide ekleyebilirim ki bir Istanbul camisinin etkileyiciligi eksik kalmis. Kaleden cok guzel sehir manzarasi var derler ama biz hava kirliliginden birsey goremedik.

İstanbul Stilinde Mehmet Ali Camii

Qasr Al-Gawhara’nin (Mucehver Sarayi olarak da biliniyor) icinde kucuk bir muzede Mehmet Ali Pasa’nin temsili meclisi var. Modern Misir’in kurucusu sayilan Mehmet Ali Pasa buradaki ana kabul odasinda 500 adet Memluk onde gelenini bir ziyafette agirladiktan sonra hepsini bir guzel bogazlatmis ve etrafta kendine rakip birakmamis.

Kalede Mehmet Ali Pasa Camiinden asagiya bakarken bizim bildigimiz Ayasofya kubbeli kalem minareli camilere hic benzemeyen cok guzel bir cami gorduk. Sultan Hasan Camii imis. Kaleden ciktik, butun taksici ve dolmusculari ekarte ederek kisa bir yuruyusle camiye ulastik. Yolda bir kahvede nargile icen adam ordusunun en giriskeninin Seha’yi keserek ‘Allahu ekber Allahu ekber’ deyisini erkeklik gururumu ayaklar altina alarak duymamazliktan gelmek zorunda kaldim.

Sultan Hasan Camii cok hosuma gitti, binanin disindaki ince tas suslemeleri ve birkac katli koseli minare Memluk mimarisinin ozellikleriymis. Icerisinde de buyuk bir avlu etrafina ayrilmis 4 genis alan 4 ana sunni mezhebi temsil edermis megersem. Biz icerideyken bir nevi dini video klip cekimi vardi, molla kilikli bir amca oturdugu yerden sakin sakin sarkisini (veya ilahisini) soyluyordu. Biz mihraba bakarken cekimi bozduk ve kibarca uyarildik.

Sultan Hasan Camii

Caminin tam karsisinda bir benzeri var ama bu benzeri 450 yil sonra yapilmis. Bu camiyi dejenere genc Hidiv Ismail’in annesi yaptirmis ve icinde Sah Riza Pehlevi’nin ve son Kral Faruk’un mezarlari da var. Camiyi bize gezdiren cocuk Turk oldugumuzu duyunca ‘Yavas yavas Hasan Sas!’ dedi. Megersem Tuna da Misir’a geldiklerinde surekli olarak bu cumleyi duymus. Neden oldugunu tam anlayamadik ama ‘yavas yavas’ Misir’da genclerin argosunda kullanilirmis (Han el-Halili, Sikket el-Badistan sokagindaki turistik restoranin garsonunun yalancisiyim).

Sultan Hasan Camii Dışarıdan

Buradan cikinca da Ibni Tulun Camiine gittik (taksi ile 3 paund, az verdiginizi dusunen taksici ile kavga paha bicilmez). Bu benim gordugum en eski camii idi (879). Etrafi kale gibi bir susuz bosluk ile cevrili, iceride de kocaman bir avlu var. Camiinin kapali kisimlari restore oldugu icin neyin ne oldugunu pek anlayamadik, ayrica gec kaldigimiz icin (16:30 gibi varabildik) caminin kenarindaki Gayer-Anderson Muzesi de kapanmisti maalesef. Ibni Tulun Camiinin Fatimi stili yukseldikce incelen bir minaresi var (bu aralar maalesef haberlerde hep duydugumuz Bagdat’in kuzeyindeki Samarra’da bir camiden ‘esinlenilmis’) ama bu minare Memluklarin mimari inceliginden de bizim minarelerin sadeliginden de cok uzak. Buradaki enteresan anekdot ayakkabi cikarttirmak yerine kapidaki adamlarin zorla bezden yapilma ayakkabidan daha pis galoslar giydirmeleri ve zaten restore edilirken her tarafi toztoprak olmus camiide bez galoslarimiz ile dolasmamiz oldu.

Samarra’daki Meşhur Camii’den ‘Esinlenilmiş’ İbn Tulun Camii

Ibni Tulun’dan musluman Kahire’ye dogru giderken yolun saginda Oluler Sehri (City of the Dead) gorulebilir. Burasi 1300′lerde Memluklularin zamaninda sehrin nufusu artinca (500.000 ile zamaninin en buyuk sehri olmus Kahire) mezarliklari disari tasimak amaciyla yapilmis bir toplu mezarlik. Ama gunumuz sartlarinda o koca mezarlar gecekonduya donustugu toplu konut haline gelmis icin simdi olulerin yaninda kanli canli aileler yatmakta. Ayrica Oluler Sehri’ndeki Qaitbey Camii de cok guzel derler. Bizim maalesef vaktimiz olmadi.

Musluman Kahire
Memluklarin ve Fatimilerin zamaninda sehir simdi ‘Musluman Kahire’ olarak bilinen kisma tasinmis. Buralar kucuk dar sokaklar ve karmakarisik ve bizim Istanbuldakinden kucuk bir kapali carsi ile biliniyor.

Kapali carsi rehber kitaplarda cok enteresan olarak gecse de bir Turk icin fazla enteresan oldugu soylenemez. Carsida satilan hersey zaten Turkiye’de de fazlasi ile var. Tek fark papirusler ve Tutankamon’un maskesinin replikalari falan. Gene kitaplarda dunyanin 8. harikasi gibi soz edilen Fishawi’nin kahvesi iyi, hos, tarihi ve ucuz ama bizim icin hic geregi yok. Tabii yorulduysaniz oturup bir adet nane cayi veya elmali nargile icebilirsiniz.

Bu bolgede Huseyin Meydani’na (Midan Hussein) geldiginizde bir yanda El-Ezher Universitesi’nin camiini obur yanda da Sayidna el-Huseyin Camiini goreceksiniz.

Sayidna el-Huseyin Misir’daki en muhim cami. Husnu Mubarek bayram namazlarini kilmaya buraya gelirmis. Camiinin olayi, icindeki turbede Hz. Muhammet’in torunlarindan Hz. Huseyin’in kafasinin bulunduguna inanilmasi. Bu camii o kadar onemli ki musluman olmayanlar giremiyorlar. Ben de boyle bir durumda yapmam gerekeni yaptim ve hemen ayakkabilarimi elime alip iceri daldim.

Iceri girerken kapidaki ayakkabi alicisi amca elleriyle ‘ver ver’ hareketi yapti, ben de kafamla ‘olmaz olmaz’ hareketi yaptim. O esnada gozumun ucu ile camiinin sag kosesindeki bir abinin beni gosterip ‘O kafir suradan suraya gidemez, durdurun’ hareketi ile hobidik hobidik zipladigini da kacirmadim. Tabii olayi karistirmamak icin hemen pergelleri acip (bu deyimi de ilkokul Turkce kitaplarinda gordugumden beri kullanmadim herhalde) icerideki mumin kalabaliginda yok olma yoluna gittim.

Iceri turistler girmedigi icindir herhalde camii o gunku gibi sicak gunlerde muminlerin donen pervanelerin altinda serin serin uyuklamalari icin kullanilmakta. Hatta bu daima ‘bir sonraki namazi bekleyen’ muminlerin bazilari cocuklarini da kucaklarina yatirmislar, ayakkabilari da tabanlari birbirine degecek sekilde yanlarinda duruyor.

Sonra baktim ki mihrabin yaninda dev bir gumus gorunumlu kapinin ardinda bir durumlar var, her mumin iceri girerken kapiyi opuyor, hatta caminin sessizliginde opucukler yankilaniyor. Ivedilikle iceri yoneldim. Kapidan iceri iki adim atmistim ki birden bire birisi omuzumdan tutup beni Hagi’nin Erol Ersoy’u cevirdigi gibi geri cevirdi.

Bir baktim ki kimi goreyim, giriste bana ‘O kafir surdan suraya gidemez, durdurun’ hareketi yapan abi! Kafasinda takkesi, uzun sakallari, sadeligi temsilen bir entarisi var. Ha bir de yuzunde bir nefret bakisi ile simsekler cikararak tepeden tirnaga turist gorunumlu olan bendenizi dogramakta.

Bir saniye goz goze geldikten sonra dover gibi sordu, ‘Muslim?’. Ben de o saskinlikla yildizli pekiyi cevabi olan ‘Elhamdulillah”’i soyleyemedim, cilizca ‘Yes’ dedim sadece.

E tabii abi bana inanmadi herhalde ki Arapca oldukca tehditkar gelen bir tek hecelik cumle soyledi. ‘Kitr!’ gibi biseydi galiba. E herhalde ‘Ispat!’ diyor diye dusundum.

Bir an icin sunnetli oldugumu gostermek opsiyonunu dusunsem de hemen akillica bundan vargectim ve arkamdan kovalaniyormuscasina muthis bir hizla ‘kuluvallahuahadallahussametlemyelidvelemuled velemyekunlahukufuvenaahad’ dedim.

Gene goz goze kaldik. Bu sefer ben sordum, ‘Good?‘ (Dublaj Turkcesi ile: Tamam mi dostum?). O da tasdik etti, ‘Good!‘ (Peeeki dostum gecebilirsin) ve gitti.

Sonra turbenin etrafinda bir sure dolastim. Etrafta ulvi bir sessizlik olmasi gerekiyordu cunku herkes sessiz sessiz dua etmekteydi, ama bir tanesi kafasinda sarik, ustunde siyah cubbe, elinde yesil cihad bayragi bagira bagira ‘Yallahyuhidine meaciini!’ gibi birseyler soyluyordu. Ama etraftakiler pek dinlemiyorlardi.

Duasini bitiren bir abiye yaklastim ve parmagimla turbeyi gostererek, ‘Huseyin?’ diye sordum. Abi beni yukaridan asagiya suzdu, bu da nerden girmis ki iceri dercesine, ‘Evet, sen nerelisin?’ dedi. Turk oldugumu soyleyince de ‘Haaa simdi anlasildi’ anlaminda kafasini salladi.

Sayidna el-Huseyin camiinden ciktik ve bu sefer El-Ezher (Al-Azhar) universitesinin camiine gittik. El-Ezher universitesi Sii olan Fatimiler tarafindan 972 yilinda kurulmus dunyanin en eski (halen isleyen) universitesi olmakla ovunuyor. Onceleri tipki Bologna Universitesi (bkz. Bologna yazim) gibi sadece din konusunda dersler varken simdi (muslumanlar icin) tip ve muhendislik dahil akliniza gelen her konuda fakulteler kurulmus. 90.000 ogrencisi var! Universite Fransiz isgali sirasinda bir sure kapanmis ama ardindan Kavalali Mehmet Ali Pasa zamaninda tekrar eski onemini kazanmis. Pasa, El-Ezher mezunlarini Avrupa’ya burslarla gonderip Misir’i gelistirmeyi hedeflemis.

Su anda da Sunni Islam konusunda dunyadaki en onemli okul ve kurum olmaya devam ediyor. Mesela Atina’da olimipiyatlar yuzunden mecburen yapilacak olan yeni caminin imami (bkz. Atina yazim) El-Ezher mezunu bir arkadas olacakmis.

Meşhur El-Ezher Üniversitesinin Camisi

Neyse efendim, camiiyi gormeye iceri girecekken aksam namazi basliyordu, o yuzden kapidaki adam beni almak istemedi. Halbuki her kapiyi acan ‘Muslim’ sozcugunu soyleyince bu sefer sinava bile gereksinme duymadan iceri buyur edildim. Tedbirli bir sekilde ayakkabilarimi disarda bekleyen gavur gelin konumundaki Seha’ya biraktim.

Camiinin kocaman bir avlusu vardi ve gece isiklari altinda oldukca guzel duruyordu. Biraz sagda solda dolastiktan sonra namaz kilinan bolume girdim. Ortalikta gezinip mihrabi incelerken aniden namaz basladi ve kendimi muminlerin tam ortasinda ellerim kulaklarimin ardinda buldum.

Etrafim hizla doluyordu. Yanimdaki adam belli ki alisveris sonrasi evine donmeden once aksam namazini orda kilmak istemisti, kosusturarak yerini aldi, torbalarini yanina birakti ve namaza basladi.
Biraz sonra o tarafta gozumun ucuyla bir hareket farkedip kafami oynatmadan saga bakinca cikardigi misvak ile disini fircalamaya basladigini gordum. Anlam veremedim tabii, ama adam umursamadi ve herkes dua ederken hizla disini fircaladi, misvakini torbasina yerlestirip namaza devam etti! Birinci rekat sonrasinda cabukcana saf aralarindan cikip disari dondum.

Disarida Seha beni beklerken birkac adam tarafinda azarlanmis ama bekci sagolsun musluman kocasi iceride aciklamasi ile kizgin muminleri sakinlestirmis. Onlar da ‘Husband. Hmm.’ (Kocasi demek, vay anasini gavura bak kocasi mumin kendisi ise hala kafir, adam da mumin olacak karisini bile hak dinine dondurememis) dedikten sonra gecip gitmisler.

Hava adamakilli kararmisti ama az kalan vaktimizi sonuna kadar kullanmak istedigim icin hemen bir taksi ile Hristiyan Kahire denen eski kisma gitmek icin bir taksi durdurduk.

Hristiyan Kahire

Nedense Kahire’de arabalar trafikte isiklarini acmak geregini duymuyorlar. Dolayisiyla zaten calismayan trafik isiklarinin arasindan karsidan karsiya gecmeye calisirken birden bire hava kirliligi bulutunun icinden bir araba uzerinize uzerinize gelmeye baslayabiliyor. Bazi islek yerlerde zor karsiya gectik hatta bir aile az kalsin eziliyordu, o sinirle soforun arkasindan kostular ama yakalayamadilar.

Ayrica trafikte bol bol Sahin ve Dogan gormek de mumkun. Teknik olarak cok ileri olmayan Misirlilar ‘Dogan gorunumlu Sahin’ olayini henuz becerememisler. Taksiler benim cocuklugumdaki Istanbul taksileri gibi: emniyet kemersiz, taksimetresiz, sag dikiz aynasiz ama ‘Paynir’ muzik setleri yerinde! ‘Musiki‘ dediginiz zaman hemen bir gobek havasi calmaya basliyor.

Biz Hristiyan Kahire’ye geldigimizde ortalik oldukca sessizdi. Zaten guvenlik icin bolge trafige kapatilmis giriste askerler beklemekteydi. Yeni restore edilmis yollardan yuruyerek Yunan Ortadoks kilisesinin yanindan gecip meshur ‘Hanging Church‘ (Asma Kilise)’ye vardik. Maalesef Yunan Ortadoks Kilisesi gibi o da kapanmisti. Ama butun bolgede Amerikan yardimi ile hummali bir restorasyon devam ediyordu. Resimlerinden gordugum kadariyla gercekten guzel bir kilise, tavsiye ederim.

Misirli Hristiyanlar (Kiptiler Coptic Church) eskiden Rum Ortadoks Patrigi’ne baglilarmis, ama Vatikan ile Istanbul’un ayrilmasina benzer bir sekilde (Hz. Isa’nin Allah’in oglu ve/veya tanri oldugu konusunda cikan bir anlasmazlik yuzunden) ayrilmislar. Su anda Misir’daki Hristiyanlar nufusun % 5-10′u arasindaymis.

Sonunda artik butun gezecek yerlerin kapandigi gercegini kabul edip otele donduk.

Misir Muzesi (Egyptian Museum)
Ikinci gunumuze Misir Muzesi ile basladik. Dogrusu benim pek umidim yoktu, nasilsa gorulecek ne varsa Ingilizler calip British Museum’a yerlestirmislerdir diye dusunuyordum. Lakin fena yanilmisim.

Ara not: Bu geziden bir hafta sonra British Museum’in Misir kismini gezme sansina eristim. Londra’da hiyerogliflerin cozulmesini saglayan Rosetta Stone‘dan baska onemli birsey yok. Ben ise biz Londradayken bir seferlik toparlanmis olan Misir sergisini hatirliyormusum (sagolsun Huseyin hafiza hatami duzeltti).

Muze Kahire’de kacirilmamasi gereken yerlerin en onunde gelmeli. Giris kati en eski uygarliklar ile basliyor, ust katta ise Misir’daki Yunan ve Roma kalintilari ile bitiyor. Misir uygarliklarinin gelisimini guzelce gorebiliyorsunuz. Misir’in arkeolojik potansiyeline hayran kalmamak mumkun degil, zira yer yoklugundan hala bircok eser sergilenemiyormus. Kazi devam eden bircok bolge de var. Misir’in Amerika’dan aldigi yuklu yardimlarin en azindan bir kismini bu kazilardan cikanlarin insanliga kazandirilmasina harcamasini diliyoruz tabii.

Misir Muzesi’nde gordugumuz bircok sey Napolyon’un Misir’i fethettikten sonra yaninda getirdigi arkeologlardan, dilbilimcilerden, mimar ve muhendislerden olusan grup ortaya cikarmis. Ardindan Ingilizler devam etmisler. Buluntularin bir kismi Ingilizler ve Fransizlar arasinda kavgalar sonucunda paylasilmis. Neyse ki zamanla Misirlilar en azindan bir kismini geri alabilmisler.

Muzede yaniniza yaklasacak ‘vallahi cok ucuz’ rehberler ile gezmenize hic gerek yok cunku butun onemli eserlerin altinda ingilizce aciklamalar mevcut.

Muzenin en onemli iki odasi mumya odasi ve Tutankamon’un odasi.

Mumya odasina girmek icin ekstra para odemeniz lazim ama bana sorarsaniz kesinlikle deger. Iceride en onemlisi Ramses II olmak uzere yaklasik 10 adet mumya var. Hepsi camekanlar icinde kontrollu isi ve rem ile korunuyorlar. Bazilarinin saclari, bircogunun disleri ve tirnaklari yerinde. Ozellikle Ramses II’nin canliykenki tipini anlamak bile mumkun. Insan zamaninda tanri olarak gorulen bu kisilerin cesetlerinin para ile insanlara gosterildigini gorunce bir nevi sucluluk hissediyor. Cocugunuz varsa bu odaya sokmamanizi tavsiye ederim.

Bu arada karga burunlu Ramses II’nin muzenin diger bolumlerindeki yakisikli heykellerine hic benzemedigini de eklemek gerekir!

Tutankamon’un odasinda ise oldukca genis bir koleksiyon var. Kendisi en muhim krallardan biri olmamasina ragmen mezari gec bulundugu icin ebedi yolculugunda yaninda goturdukleri en az yagmalanan kisi imis. Bir resimde odanin arkeologlar buldugu zamanki hali de var ve oldukca enteresan.

Yeni Sehir
Muze cikisi sehir merkezinde dolasmaya basladik. Modern sehrin merkezi aslinda Hidiv Ismail oncesinde bir bataklik imis. Ismail Paris’te tahsilini bitirince Kahire’yi cok begendigi Paris’e benzetmek icin sehrin su andaki merkezi sayilan kismi batakligi kurutarak insa ettirmis. Karayla birlesen kisimdaki heykelleri ve genislikleri ile kopruler ve civardaki eski binalar gercekten de Paris’i andiriyor. Lakin Ismail hayallerini gerceklestirirken ayagini yorganina gore uzatmamis ve Ingiltere ve Fransa’dan bol miktarda borc almis. Borclari geri odeyemeyince zaten firsati kollayan Ingiltere ve Fransa Misir’i ortak somurgeleri haline getirmisler!

Tahrir Meydani aslinda ucaktan gelirken dikkatimi ceken seylerden biri idi. Ucagimiz alcak ucuyordu ve once Nil kenarina dizilmis Sheraton ve Hiltonlari ardindan da isikli reklamlari ile Picaddily Circus veya Times Square’i andiran meydani gormustum. Hincal Uluc gorse gurur duyardi!

Misir Muzesi’nin etrafindaki caddelerde ileri geri yururken 50 yaslarinda bir amca basimiza dadandi. Ne is yaparsin nesin dur yardimci olayim falan derken bekledigimiz replik geldi ‘Kuzenimin dukkaninda ucuz parfumler var bir bakin isterseniz!’ Kacarcasina uzaklastik.

Etrafta Turkiye’yi andiran birseyler vardi ama tam cozemedim ne oldugunu. Goruntu degildi, insanlar degildi, belki kokular, belki gecmiste kalmis simdi dokulen bir zenginlik…

Ardindan kebap yeyip dinlenmek uzere bir durduk. Alfi Bey restorani fena degildi. Icine karanfil konmus Turk kahvesini ilk orada ictim. Biraz fazla tatliydi ama ben gene de sevdim. Seha bankada bol bulunmasina ragmen agzina koymuyormus.

Yuruyerek Nil’e geri donduk ve otelimize dogru (guneye) nehir kenarindan yurumeye basladik. Nehir kenarinda Besiktas-Uskudar tekneleri gibi sira sira tekneler vardi ve cigirtkanlari yoldan gecenleri iceri cekmeye calisiyorlardi.

Seha Nil’de romantik bir gezi yapmamizi onerdi ve bir tanesi ile pazarlik yaptik. Kitabimizda bu felucca denen ucgen yelkenli tekneler ile Nil ustunde 3000 yildir ileri geri gidildigi anlatiliyordu. Hadi bakalim diye tekneye atladik ve birden 3000 yillik teknenin yelkeni sayesinde hangi yilda oldugumuzu anladik: Samsung Mobile Phones! Yaklasik 10 dakika suren ve Seha’nin her zamanki gibi uyudugu romantik gezimiz esnasinda kaptanimiz Halit bana durmadan ‘bahsis, bahsis’ dedi. Ben de ‘ya sabir, ya sabir’ dedim.

Nil’in bu kadar sessiz ve sakin olmasina da sasirdim. Nil demek Misir demek, Misir’in nufusunun cogunun etrafinda yasadigi, ticaretinin cogunun ustunde oldugu koca nehir nasil bu kadar issiz oluyor anlayamadim. Eger hava kirliligine itiraziniz yoksa nehirde bir tekne gezisi tavsiye edilir, sakinlestirici bir etkisi var.

Garden City
Nehir gezimiz bitince (bahsisimizi de verdikten sonra) asagiya dogru yurumeye devam ettik. Oncelikle ‘Garden City’ olarak bilinen mahalleden gectik. Burasi zamaninda kendilerini vatanlarindan uzakta hisseden Ingilizlerin yaptigi bir mahalle. Afrika’nin sicaginda saat 5 caylarini (askerde harareti alir diye bir iddia vardi bkz. Bedelli Askerin Rehberi yazim) ihmal etmeyen Ingilizler Kahire’nin toz topragindan kacmak icin kendi bolgelerini insa etmisler, adina da Garden City (Bahcesehir) demisler.

Ingiliz tasrasina benzesin diye sokaklarini ozellikle yamuk yumuk yapmislar. Her tarafina agaclar (mecburen cinar yerine mango, kaucuk ve palmiyeler) ekmisler, Ingiliz tipi sokak lambalari koymuslar. Sonuc hem sirin olmus hem de haritada cok eglenceli duruyor. Simdi bircok buyukelcilik burada, zengin Kahirelilerin onemli adreslerinden birisi tabii ki. Insan Garden City’de Kahire’de oldugunu unutabilir. Unutacaksam neden geldim de diyebilirsiniz tabii, ayri.

Osmanli ve Misir
Ben yeteri kadar Misirli ile konusamadim ama Seha’nin yalancisiyim, Misirlilarin biz Turklere karsi bir ask-nefret iliskileri varmis. Bir taraftan butun diger Osmanli etkisinde veya himayesinde kalmis Araplar gibi Turkleri geri kalmisliklarinin musebbibi olarak goruyorlarmis obur taraftan da bizi daha batili, daha beyaz, daha modern yani daha ustun gordukleri icin saygilari varmis.

Aslinda gitmesem de diger Arap ulkelerinde de benzer bir bakis acisi oldugunun farkindayim. Bu fikrimin sebebi universite yillarinda konustugum Araplar kadar Radikal’daki Yorum sayfasinda kacirmamaya calistigim Arap gazetelerin alintilari.

Arap ulkelerinde Turkiye hakkinda surekli olarak bir elestirel bakis var. Dincileri laik oldugumuz icin begenmiyorlar, aydinlari ise yeteri kadar demokrat olmadigimiz icin.

‘Ne Sam’in kayisisi be arabin yuzu’ lafi da bizim onlara olan sirt donmuslugumuzu gosteriyor. Ortak bir gecmisimiz, iyi kotu bir etkilesimimiz olan ulkelerin hicbiri ile iyi iliskilerimizin olmamasi doguya aciyarak, batiya kiskanarak bakmamiz yuzunden degil mi? Hedef Turkiye belgeselleri seyretmek de bu sorunumuzu cozmuyor maalesef.

Yiyecek ve Icecek
Misirlilarin yemeklerinden cok etkilenmedigimi soylemem lazim.

Sabah kahvaltisinda Kayseri katmeri ile borek arasinda bala veya tahin-pekmez’e batirarak yenen bir agir hamurisi yemekleri hosuma gitti. Kebaplari ozelliksiz ve kuru, yaprak sarmasi, babagannus, humus tanidik, kahveleri karanfilli ve telvesi biraz fazla en az sekerlisi bile fazla sekerli gelebilir.

Nargilelerine diyecek yok. Osmanli’dan gelen nargile simdi Turkiye’ye ihrac ediliyor. Tophane’deki nargilecilere giderseniz tutunun hep Misir menseli oldugunu gorursunuz.

Karkade diye kirmizi bir icecek var, bulursaniz deneyin. Serinletici.

Bizim son aksamimiz Ramazan’dan bir onceki gundu. Istanbul’da insanlar Ramazan oncesi firsat bu firsattir diye ickiye gomulurken, Kahire’de bir gun once icki satisi duruyor! Nehir kenarindaki Sangria isimli koko/tiki/ciks/copcop/zuppe mekanda icecek deyince Coca Cola ve Sprite onerdiler.

Nargileler ise suslu Arap gencliginin masalarinin kenarina sira sira dizilmisti. Saclari geriye joleli beyaz gomlekli delikanlilar ve ustlerine yapismis tisortlu dar pantolonlu balyajli sacli kizlar ayni iki sokak otedeki kavedeki entarili adam gibi nargile icmekteydiler.

Eger bir aksam yemegi yenecekse Kahire’nin Etiler’i olan Zamalek mahallesindeki (ki biz Turk erkekleri bu mahalleyi futbol takimindan dolayi taniyor olabiliriz) Abu El-Cid’i oneririm. Guzel bir ortam, Misir’a ozel yemek ve icecekler var. Ictigimiz Omar Khayyam sarabi da hic fena degildi mesela.

Tavsiye edilen mekanlardan Marriott otelinin bahcesine ugradik ama hayal kirikligi yasadik. Suveys Kanali’nin acilisina gelen Fransiz Prensesi Eugenie icin ozel yapilan binasi ise gormeye deger.
Diger
Rehber kitap olarak biz Let’s Go Egypt ve DK Eyewitness Travel Guides Egypt kullandik. Eyewitness kisa zamaniniz varsa ideal bir kitap. Bol fotografi oldugu icin nereye gidip gitmeyeceginize karar vermeye yariyor, binalarin cizimleri sayesinde yolunuzu bulmayi kolaylastiriyor. Hatta eski Kahire’deki bazi mahalleleri oldugu gibi cizmisler, cizime bakarak yolunuzu bile bulabiliyorsunuz. Fakat biraz derin bilgi isterseniz bu kitap yetersiz.

Let’s Go ise (en azindan Misir kitabi) salak esprilerle dolu oldugu icin sinirime gitti. Ben alsaydim onun yerine Rough Guide Egypt’i tercih ederdim. Genelde en cok ve en duzgun bilgiler Rough Guide veya Lonely Planet’larda diye dusunurum.

Seha’nin otelinin (Four Seasons, Giza) yaninda Amerikan stili bir mall var. Bu mall’daki kitapcinin sahibi Turkce bilen bir Misirli abimiz! Istanbul Universitesi’nde Turk Edebiyati okumaya baslamis. 3. sinifta ise cok zor geldigi icin birakip Almanya’ya gitmis ve orada kutuphanecilik bolumunu bitirmis. Eger kitap alacaksaniz bir ugramanizda fayda var cok seker bir adam kendisi.

Orhan Pamuk Arapcaya tercume edilmis ve fena satmiyormus.

Gecenlerde bir Arap atasozu duydum, ‘Kitap Kahire’de basilir, Beyrut’ta tartisilir, Bagdat’ta okunur”. Konumuzla alakasi az ama gene de yazalim eksik kalmasin.

Etiketler / Tags : ,
``

This post has 3 comments.

  1. Gul
    24 Sep 09 13:43

    Merhaba:)
    Kahireyle ilgili okudugum en keyifli gezi yazisi sizinki oldu, bazi yerlerde sesli guldum sanirim:)

    Ama yazinizi sadece gulumsettiginden degil , ayrintili gozlem ve bilgilerle dolu oldugundan cok sevdim. Artik diger yazilarinizi da okumak sart oldu! Sevgiler!

  2. sarapci
    14 Dec 09 12:08

    Çok teşekkürler. Benim de yazarken en eğlendiğim yazı bu galiba. Şimdi olsa birkaç bölümde yazardım ama, çok uzun olmuş sanki.

  3. Levent
    17 Mar 10 14:18

    Okuması pek bir keyifli her yazın gibi bu yazını da zamanında okumuş ve eğlenmiştim. Mısır seyahatimden önce faydalanmak maksadıyla tekrar okurken yazına bir ekleme yapabileceğimi farkettim. Yıl 2010 olmasına rağmen Mısır’da Türk olduğunuzu anlayınca hala “yawaş yawaş” ya da “yawaş yawaş, Hasan Şaş” diyorlar. Sebebini, Can Ataklı 20.01.2008 tarihli Vatan Gazetesi’ndeki köşesinde yazmıştı:

    “Hasan Şaş, yavaş yavaş. Anadolu Ateşi ile Mısır’a gittiğimde Kahire pazarlarında en çok duyduğum sözün “Hasan Şaş yavaş yavaş” olduğunu yazmıştım. Bunun Türkler’i tanımak ve sevmekle ilgili olmadığını bu sözün “cinsel içerik” taşıdığını da belirtmiştim. Ancak o sırada bunun hangi nedenle söylendiğini öğrenemediğimi de eklemiştim. Okurlardan biri Gül’ün son Mısır gezisine katılan habercilerin de bu tekerlemeyi kullandıklarını belirterek, bunun ne anlama geldiğini anlatmış. Meğer bu söz bir Türk filminden çıkmış. Arapça dublajlı film tam da Japonya’daki Dünya Kupası sırasında yayılmış Mısır’da.
    Kadınla erkek otel odasına girerler. Adam çok acelecidir. Kadın, vakit kazanmak amacı ile adama çeşitli sorular yöneltir. Bir türlü rahat durmaz ama adam. Hızlıdır yani… Tutulmaz, ele avuca sığmaz… “Adın ne?” diye sorar kadın. Adam; “Hasan Şaş” cevabını verir. Kadın hemen ekler, hem de Türkçe; “Hasan Şaş, yavaş-yavaş!, yavaş-yavaş!” Bu tekerleme, filmin ilerleyen bitmek bilmez sahnelerinde sık sık tekrarlanır. Hasan Şaş, yavaş-yavaş… Hasan Şaş, yavaş-yavaş…”
    link: http://haber.gazetevatan.com/haberdetay.asp?Newsid=157695&Categoryid=4&wid=142

    Yazılarına devam etmen dileğiyle…

    Levent

LEAVE A RESPONSE