Atina

Disarida simitciler vardi. Hemen onlarla konusmaya basladim ve artik tatilin bir klasigi olmus olan “Turkce biliyor musunuz?” sorumu Yunanca sordum. Bu sefer cevap Turkce geldi, “Biliyorum!” Megersem simitcinin adi Aydin’mis ve yanindaki de Selahattin’mis! Iskece’li Turkmus ikisi de. Hemen bir simit ikram ettiler. Ben de terbiyesiz bir sekilde simitin bayat oldugunu iddia ettim.

Yunanistan’a universite yillarindan beri gitmek istiyordum. Universite arkadaslarimla bitmek bilmeyen tartismalar bazen kavgalar ve bos konusmalar, Dodi Sotiriyu’nun unutamadigim kitabi Benden Selam Soyle Anadolu’ya, Herkul Milas’in buradaki ve oradaki politika ve kultur uzerine kitaplari, Radikal’de Yorgo Kirbaki’nin Yunanistan’daki yasam ve keyif ile ilgili yazilari falan derken nihayet kismet oldu da en azindan Atina’ya gitmis oldum.

Isin guzelligi bu gidisim ayni zamanda dogumgunume denk geldi ve boylece en eglenceli dogumgunlerimden birini Atina’da gecirdim.

Oncelikle kaldigimiz otelden cok memnun kaldigimi soyleyebilirim. Otel arayanlar Plaka mahallesinden sasmasinlar. Isteyene bizim otelin ismini de verebilirim simdi Hincallik olmasin diye yazmiyorum. 3 yildizli, fazlasi olmadan istedigimiz kadar konforlu ve en onemlisi sehrin en civcivli yerlerinden birinde konuslanmis bir oteldi. Resepsiyon gorevlileri biraz suratsizdi ama olur o kadar. Ben otelin de evin de en gurultulu, en insanli, en toplu tasimali, en bakkalli, en restoranli, en barli, en heykelli, en sokaklari parkeli olanini severim.

Varis
Olimpiyatlar icin dagin ote yanina yeni yapilan meshur Atina havaalanina sabahin korunde indik. Etrafinda hicbir sey olmayan bu havaalani herseye ragmen Atina’ya 30 dakika mesafede. Bir turist cehaletiyle taksiye bindik ve adamakilli yuksek bir taksi ucreti odedik, hic tavsiye etmem. Metro cok makul ve kullanmasi basit. Yolda gelirken bir adet PKK bayrakli bina gorduk de aklimiza eskiden surekli okudugumuz Atina’nin hemen disindaki PKK kampi haberleri geldi.

Havaalanini yolunda bir yerlesim yerine (demek ki varmis oyle bir yerlesim yeri) Atina’nin tek isleyen camisi yapilacakmis. Malum olimpiyatlar soz konusu ve disaridan durtulmeden demokratiklesmeyen ulkemiz gibi disaridan durtulmeden (Y. Papandreu istisna) Muslumanlar lehine bir hareket yapmak istemeyen Yunanlilar “Aman efendim ulkemize inerken cami gorup ya bizi Musluman sanarlarsa!” diye korktuklari icin bu caminin yapimi engellenmeye calisilmakta.

Hareketin sozcusu de bizim Patrigin bas rakibi irkci Atina baspsikoposu Hristodulos. Agzindan kopukler sacarak Turk ve musluman dusmanligi yapan bu adam bizim tarih kitaplarimizda biraz onyargili bir sekilde bahsi gecen ortalik karistirici ortadoks papazlarinin ulastigi en ust seviye galiba.

Yunanistan’i yazinca politikaya bulasmadan olmuyor ama bulasmamaya calisarak devam ediyorum…

Plaka, Agoralar ve Psirri
Atina’ya sabahin korunde indigimiz icin zaman kaybetmeden Roma Agorasi (hos Romalilar forum diyorlar ama Yunanistan’da kendi kulturleri tercih edilerek agora denmis) denilen en eski Roma harabelerine gittik. Yol ustunde guzel restoranlar ve turistik dukkanlar haricinde bir nevi bit pazari da vardi.

Icinden su gecmeyen Atina’da antik bir sehir kurulmasi icin bir sebep goremedigim icin bu agoranin da zamaninda cok muhim olmadigini tahmin ediyorum. Ama gene de bir agora: tipik olarak bina duvarlari, hamam kalintilari, devrilmis sutunlar mevcut. Yandan bir yoldan devam ederseniz Akropol’e cikabilirsiniz ama biz o isi oglen yemeginden sonraya biraktik.

Enteresan yapilardan birisi bir nevi ilkel meteoroloji istasyonu olan ruzgarlarin kulesi denilen sekizgen tas bina. Osmanlilar zamaninda bu bina bir tarikat tarafindan tekke olarak kullanilmis. Icerisinde zikreden dervislerin cikardiklari hu seslerinden korkan hristiyan cevre halki bu binadan uzak durur hale gelmis!

Roma agorasinin civarinda Osmanlilarin kullandiklari simdi yikik olan bir konagin bahcesinde adam asmak icin kullanilan bir agac da var. Osmanlilarda ne kadar cok adam asildigini dusunurseniz bu agacin onemini de kavrarsiniz. Ama rehber kitaplarinin bunu vurgulamasi da komik.

Roma agorasinin icerisinde bizler icin ayrica onemli olan bir eski cami de var: Fethiye Camii. Bu cami Atina’da kalmis olan iki Osmanli camiinden birisi. Monastraki meydaninin oradaki oteki caminin lafi nedense hic gecmiyor ama bu Fethiye Camiini Abdullah Gul Heybeliada Ruhban Okulu’nun acilmasina karsilik olarak actirmak istemisti.

Fethiye Camii Kapi Duvar

Cami su anda kilitli ve arkeolojik bir depo olarak kullanilmakta. Pencerelerden iceri soyle bir bakinca icinin oldukca kucuk oldugunu ve ibadete acilmasinin sembolik onemi haric bir faydasi olmadigini anladik. Tabii inadim inat bu cami acilmiyor. Aslinda Yunanlilar icin Heybeliada Ruhban Okulunun acilmasinin su camiden cok daha onemli olmasi lazim, lakin istediklerini AB’den alacaklarindan emin olan Yunanistan bu konuda bir adim atmayacak gibi duruyor.

Roma agorasindan onunuz Akropol tepesine donukken saga dogru devam ederseniz Ingilizce Atina kitaplarinda Ancient Agora denilen Yunan Agorasina gidebilirsiniz.

Butun bu bolge olimpiyatlar sayesinde yeniden duzenleniyor. Yollar yapiliyor, kaldirimlar tamir ediliyor, parklar aciliyor, otlar temizleniyor, cicekler ekiliyor. Zaten Atina’ya 10 sene kadar once gelmis olan ebeveynlerim Akropol haric gorecek bir sey olmadigini, pis ve bakimsiz bir sehir oldugunu soylemislerdi…

Ama biz gorduk ki olimpiyat gaziyla ve guzel belediye baskani Dora Bakoyanni sayesinde sehir cok guzellestirilmis. Darisi bizim sehirlerimizin basina diyoruz (olimpiyat degil, guzellestirilme ve guzel belediye baskani).

Yunan agorasi ise daha buyuk, daha yeni ve bircok kosesi restore edilmis. Bir acikhava muzesi seklinde, bahcelerin arasindan dolasirken harabeleri izliyorsunuz. Haliyle burasi oldukca enteresan bir yer. Etrafta gezdiginiz yerlerde kimlerin neler konustugunu dusunmenin, insanligin bildigimiz dusunce tarihinin nasil baslatildigini hissetmenin hazzini anlatmak zor. Antik Yunan manyagi batililarin burada nasil cilgina dondugunu anlayabiliyorum.

Yunan Agorası

Agorada koca bir stoa (Turkce’ye veranda, Ingilizceye ise porch olarak cevirebiliriz) cok guzel bir sekilde restore edilmis. Burada aslinda bizim bildigimiz Akropol gibi binalarin orijinal olarak renk renk oldugunu anlatiyorlar (British Museum’da da Osmanli zamaninda Istanbul’daki buyukelci Ingiliz Lord Elgin tarafindan yurutulen ve satilan Elgin Marbles kisminda bunun bir cizimini gormustum). Icinde de bir muze var ama biz oradayken muze maalesef kapaliydi.

Agora pagan zamanlarindan kalmis da olsa sonradan bir Bizans kilisesi koydurmayi ihmal etmemisler, kucuk ama sirin bir kilise. Bizans kiliseleri herhalde Istanbul’dan gelen goz asinaligimizdan olsa gerek hosuma gidiyor. Bir tane kucuk kilise de otelden Akropol’e dogru yururken gectigimiz Plaka’daki alisveris caddesinin tam ortasinda var, o da cok guzel.

Oglene dogru universiteden arkadasim (su anda Atina’da mimarlik yapan) Nick veya Niko ile Monastraki metro istasyonunun onunde bulustuk ve bizi Yunan Agora’sinin hemen yanindaki Psirri mahallesinde bir restorana goturdu. Oglen oglen musakkali, yalanci dolmali, cacikli yemegimizi zeytinyaglarini notralize eden asidik retsina sarabi ile birlikte yedik.

Psirri eskiden kucuk imalathanelerin bulundugu hala hirdavatcilar, insaat malzemeciler ile dolu bir mahalle. Simdi yavas yavas gencler ve ogrenciler gelerek yerlesmeye baslamislar ve birden moda mahalle haline gelmis. Ara sokaklarda kucuk sirin lokantalar var. Belki bir gun Halic tekrar populer bir yer olursa Persembe Pazari da benzer bir sona erisebilir…

Nick yemek sirasinda egitimli Yunan gencliginin nasil iyi is bulamadigindan sozu acti. Daha sonra da AB fonlarinin bir turlu kullanilamadigindan, hazir duran bir dolu paranin harcanamadigindan yakindi. Kasap et derdinde, koyun can derdinde demek lazimdi. Tercume ederek kendisine ilettim.

Yunanlilar oglen yemeklerini cok gec yedikleri icin artik Akropole cikmak icin gec olmustu. Bunun uzerinde Nick ise donerken biz de Plaka civarinda gezmeye karar verdik.

Plaka, Pek Osmanli Bir Hali Yok Ama…

Plaka Atina’nin en eski mahallesi. Osmanlilar zamaninda sadece Plaka varmis zaten. Hatta Turk dusmani Yunanlilar modernlesirken bu bolge onlara Osmanli zamanlarini hatirlattigi icin Plaka’nin tamamini dumduz etmek istemisler de yabanci arkeologlar sagolsunlar engellemisler. Simdi dar sokaklardaki kucuk dukkan ve restoranlar, cafeler, barlar ile oldukca guzel bir mahalle olmus. Bir kismi turistiklesmis, bir kismi da hala dugmeci, manifaturaci gibi dukkanlara ev sahipligi yapiyor. Zamanla tamami lokanta, taverna olacak gibi duruyor.

Plaka’dan arkanizi Akropol’e vererek sehre dogru yuruyunce karsiniza Sintagma Meydani cikiyor. Burasi sehrin modern merkezi. Bir yaninda acayip renkli parlamento binasi var. Parlamento binasinin onunde ponponlu corapli efemine kiyafetli Yunan askerlerinin efemine hareketleri ile nobet degisme torenlerini izleyebilirsiniz. Parlementoda nobet degisen askerlerin hepsi benzer (uzun ve esmer) olsunlar diye ayni bolgeden ozel seciliyorlarmis.

Mechul asker aniti da olan binanin duvarinda Yunan ordusunun yaptigi savaslar var, burada da bazi tanidik savaslarin isimlerini gormeniz mumkun.

Kolonaki
Ilk aksam Yunan arkadaslarimiz (Nick, Iro, Dmitris ve Timos) bizi Kolonaki bolgesindeki harika bir balik lokantasina goturduler. Yorgo Kirbaki ara sira yazar, baligin iyisi Turkiye’de olur ama balik pisirmesini Yunanlilar daha iyi bilirler diye, bunun ispatini gormek isteyeni Caprice of Mykonos isimli balikciya davet etmek isterim.

Tabii Atina’da manzara cinsinden bir su olmadigi icin kapali bir mekanda balik yemek zorundasiniz, ama Yunanlilar eglenme konusunda uzman olduklari icin bu oldukca efendi gorunumlu restoran bile bir saatten sonra masalarin ustune cikilan bir taverna halini aldi.

Caprice of Mykonos (adindan da tahmin edilecegi gibi) aslinda Mikonos’taki bir restoranin Atina (kislik) subesi. Bizim masamiza mezelerden sonra (ki mezeler bizim balikcilarda daha guzel) dev bir balik geldi. Bir sehri yerlileriyle gezmenin en buyuk sorunu butun yemek ismarlanmasi islerini onlar yaptiklari icin bu gibi hususlarda cahil kalmak… Hos bir Adanali olarak zaten ben baliktan pek anlamam, cok da merakli degilimdir – ama bu oldukca iri bir balikti ve tuzda pismisti, tadi da enfesti.

Yemek sonrasinda arasina nar taneleri serpistirilmis lokmalar (lokmades) geldi, ki o da oldukca iyiydi. Yemekte Yunan geleneklerine uyarak beyaz sarap ictik. Sandigimizin aksine uzo bizim rakinin Yunan karsiligi degil. Yunanlilar yemeklerde sarap iciyorlar, uzo ara sira aperatif veya dijestif olarak iciliyor sadece. Tabii bizden etkilenmis yakin adalarda durum farkli olabilir.

(Not: Milliyet’te okudugum bir raki yazisinda pancar kuspelerinin raki uretiminde kullanilmaya baslamasindan sonra rakinin tadinin acilastigini ve yemek ickisi haline geldigin okudum daha sonra.)

Yemek her zamanki gibi (bu seyahatin temalarindan biriydi) cok gec bittigi icin ancak otele donup uyuyabildik. Donerken Kolonaki mahallesinin icinden yuruduk. Istanbul’daki karsiligi Nisantasi olan bu mahallede cok akilli ve basarili buldugum Sayin Yunan Basbakani Kostas Simitis de ikamet etmekteymis.

Akropol ve Ermu
Ertesi sabah erkence (goreceli olarak tabii) kalktik ve hemen otelden ciktik. Ac ac tepeyi tirmanmamak icin yolda ayakustu bir kafede sandovic yedik. Bu kadar turistik bir yerde Ingilizce konusulmamasi garibime gitti ama yemek idare ederdi.

Hemen tepeyi tirmanmaya basladik. Asinda o kadar da kotu bir tirmanis degil, ama first lady’miz gibi topuklu cizmelerle tirmanilmasini asla onermem. Yukari cikarken guzel Atina manzaralari var, ama ozellikle Atina’nin bu tarafinda guzel bir sey olmadigi icin manzaranin guzel olmadigini ama Atina’nin guzel goruldugunu soylemem gerekir.

Hos Atina zaten dogal olarak hicbir guzelligi olmayan bir sehir. Akropol’un tepesinden bakarsaniz uzaklarda denizi goruyorsunuz, onun disinda su yok. Ama denize dogru bakarken eski stadyum, bati yonunde Filipapu Tepesi hos goruntuler var. Sehir goz aldiginca ilerliyor ve son zamanlarda biraz bakilmis da olsa herhalde 10 sene once bir beton yiginiydi diye dusunuyorum.

Yunan Agorasından Akropol Manzarasi

Atina’nin asil guzelligi yemekleri ve gece hayati ki gece hayati kismina birazdan gelecegim – zaten su anda konumuz Akropol.

Atina antik caglarda da fazla onemi olmayan bir sehir imis. Taa ki Yunan sehir devletleri Perslerden cekinmeye baslayana kadar. O zaman cok akilli bir adam olan Perikles (ki kendisine Atina’nin ilk belediye baskani veya baskani diyebiliriz herhalde) Akropol’un butun bu sehirlerin hazinelerini saklamak icin en guvenli yer olduguna herkesi inandirmis. Bu olay asagi yukari milattan once 550 yilina tekabul ediyor.

Daha sonra gelen altinlari ise sehri guzellestirmek icin harcamaya baslamis ve bizim onceki gun gezdigimiz Agora’yi yaptirmis. Once mimarlar ve sanatcilar gelmis, ardindan Atina Okulu (School of Athens) kurulunca dusunurler, bilginler dolusmus. Kisa sure sonra sehir antik dunyanin onemli merkezlerinden birisi haline gelmis.

Para bol olunca, isleri de adam yerine konmayan koleler yapinca sehrin seckinlerine sadece sanat ve felsefe kalmis. Tabii bu esnada Persler ve Ispartalilarla (ki Suleyman Demirel’in Isparta’si ile ilgisi yoktur) savaslar da olmus ama Atina’nin altin caglarinda zaten askeri gucleri de oldukca iyiymis.

Bildigimiz anlamdakine uzak da olsa demokrasi de bu zamanlarda ortaya cikmis. Sehrin kadinlari, (sayisinin cok oldugunu tahmin ettigim) yabancilar ve koleler oy vermedigi icin nufusun sadece %20’si secimlere katiliyormus.

Atina Okulu ise hepimizin tanidigi meshur filozoflarin baskanliginda o zamanlarin en keskin zekalarini toplarlamaya bir sure daha devam etmis. Zaten okulun kapanmasi ile Antik Yunan’in yerini yavas yavas Bizans’a, Atina’nin da onemini Konstantiniyye’ye devretmesi arka arkaya gelmis.

Sonucta nefes nefese herseyin baslamasini saglayan Akropol’e vardik. Biz yukari ciktigimizda hummali bir restorasyon calismasi devam etmekteydi, belki olimpiyatlara kadar onemli kismini bitirmis olabilirler, bilemiyorum.

Yukaridaki muze de gormeye deger. Ayrica manzara sehri anlayabilmek icin cok faydali. Akropol’u gezerken asil mekan olan Parthenon’un zamaninda tapinak, sonra kilise, sonra Osmanli zamaninda bir kosesinde bir minare olan bir cami oldugunu dusunun! Simdi surekli olarak gordugumuz manzaradan oldukca farkli olmali.

Artik saat ilerlemis oldugu icin inis vakti geldi ve arka yolu kullaninca Ermu isimli cicek ve agaclarla dolu guzel bir mahalleye vardik. Biraz kitap sayesinde biraz da sansa To Psara diye hos bir lokanta bulduk. Bina biraz yukarida kaldigindan sehri uzaktan izleyerek bol mezeli yemegimizi yedik. Garsonumuz Turkce konustugumuzu anladi ve hemen “Patria!” (memleket) diyerekten memnuniyetini gosterdi. Ingilizce bilmiyordu ama buyukbabasinin Izmir’den geldigini anlatti ve bize butun yemek boyunca cok ihtimam gosterdi.

Gene hafif aci retsina (recine) sarabi ile nesemizi bulduk. Bu sarabin neden dunyanin gerisinde hakettigi ilgiyi gormedigini merak ediyorum. Nedense lokantada yedigimiz o yemek seyahatin en guzel anlarindan birisi olarak aklimda kaldi. Biraz Seha ve Yonca ile muhabbetin guzelligi, biraz havanin hoslugu, etraftaki ciceklerin kokusu ve yesil icinden gorunen sehir goruntusu, mahalle kedilerinin mutlu bir sekilde koselerde uyumalari, garsonumuzun sicakkanliligi, tatil hissi – hepsinin bir araya gelmesi sayesinde oldu bu guzel yemek. Zaten tek kasli bir filozof “Hayat muhabbetten ibarettir” demis.

Hizimizi alamadik ve tekrar Kolonaki tarafina yuruduk. Arada Levent ve Melisa ile konustugumuzdan hep beraber onlarin da tavsiyesiyle Eharya denen universite bolgesine gittik. Dolasirken genclerin oturup fosur fosur sigara ictigi guzel bir kafeye kurulduk. Bu bolge Nisantasi durumundaki Kolonaki’nin yanibasinda bir alternatif bolge, duvarda anarsist gencligin grafittileri falan var. Bol sacli ve sakalli universite gencligi her duvarin ustunde, her kosede gorulebilir.

Biraz dinlendikten sonra artik halimiz kalmadigi icin taksiyle donmeye karar verdik. Bizi alan taksici one karisi veya kiz arkadasini oturtmustu, 4 kisi arkaya sigdik ve yola ciktik. Butun yol boyunca sofor ve esi tek kelime konusmadan radyoda haberleri dinlediler ve cekirdek yediler.

Otelde biraz durduktan sonra Nick, Iro ve Kostis ile bulusmak icin tekrar ciktik. Bu sefer Psirri bolgesinde Taverna To Steki… diye bir tavernaya gittik. Burasi da benim favori yerlerimden birisiydi diyecegim ama yedigi her seyi begenmis yemek budalasi durumuna dusmekten cekinirim.

Penceresiz, yuksek tavanli bir taverna idi burasi. Kenarda sarap ficilari dizilmis, hafiften bir muzik duyuluyor (taverna deyince tabak kirilan, Fedon kilikli adamlarin sarki soyledigi yer akla gelmesin, o daha sonra). Yemekler basit: salata, az meze ve uzerine kekik serpistirilip limon sikilmis pirzola. Sarap tavernanin sarabi, Buyukada’nin tepesinde Aya Yorgi’nin yanindaki lokantanin sarabini andiriyor. Hafif, basit ama guzel.

Monastraki Meydanındaki Camii (Şimdi Kültürel Merkez)

Yemegimizi yedikten sonra yuruyerek Monastraki bolgesine gittik, orada Multi Kulti adinda tasarimini Kostis’in yaptigi bir bara girdik. Cok eglenceli bir yerdi, adi ustunde cesitli ulkelerden muzik caldilar, bizim Turk oldugumuzu anlayinca hemen Sertab ve Tarkan caldi ve bize ickiler ismarlandi. Aslinda bu Turk meraki seyahatimizin sik sik tekrarlanan bir temasi oldu. Yunanlilarla 11 yasimdan beri karsilasirim, gozlemim Avrupa Birligi’ne girdikten sonra yavas yavas ulke olarak bir kendilerine guvenlerinin geldigi ve bu guven sayesinde iclerindeki Turk paranoyasinin ve nefretinin azaldigi. Her yerde Turk oldugumu ozellikle belli ettim ve her yerde cok dostca karsilandim, hatta ozel muamele gordum.

Kendisi de Nick ve Iro gibi bizim universiteden mezun bir mimar olan Kostis birkac icki sonra acildi ve gayliginden girip Turk-Yunan iliskilerinden cikmaya basladik. Kostis’in gay olmasi Turk gay stereotiplerini paramparca edecektir: 190 boyunda, hafif sisman, kel kafali, simsiyah sakalli ve sakal ustu pos biyikli bir abimiz kendisi. Pos biyiklarini ara sira burmak gibi bir tiki de var (bu tik Yonca’nin cok hosuna gitti).

Kostis Istanbul deyince Istanbul’a yaptigi seyhatleri, Zeki Muren ile nasil arkadas oldugunu hatta Maksim Gazinosu’nda sahneye cikarilarak takdim edildigini (“O zamanlar uzun sacli sirim gibi bir delikanliydim” diye eklemeyi unutmadi) bir keresinde de Atina’da Munir Nurettin Selcuk ile beraber sarki soyledigini, Munir Nurettin’in harika Yunanca konustugunu falan anlatti. Kendisine bir Munir Nurettin Selcuk CD’si yollama sozum var da hala yapamadim derken gecen hafta sonunda CD’yi yolladim.

Filipapu Tepesi
Ertesi sabah cok gec uyanabildik ve Akropol’den sonraki 2. tepe olan Filipapu Tepesi’ne ciktik. Burasi Akropol’un en guzel gorundugu yerlerden birisi. Hatta kartpostallardaki bircok resim buradan cekilmis saniyorum.

Tepe bayagi issizdi donduk dolastik ve kapali duran eski bir ahsap kiliseye (Aya Yorgi) geldik. Yagmur da bastirinca kilisenin avlusuna oturduk. Kilisede bir Bizans bayragi vardi (sonradan ogrendigime gore bu bircok Yunan kilisesinde olurmus) ve duvardaki yazinin iddiasina gore cok muhim bir kilise imis. Sebebi de su: Osmanlilarin zamaninda Yunanlilara cok eziyet eden bir Turk vali varmis Atina’da. Bu vali ortadokslarin ibadetlerini engellermis. Birgun de Yorgolarin (George) isim gununde (hep bir dini gobekadi olan Yunanlilarda isim gunleri dogumgunlerinden daha onemli gunler) bir grubu toplamis ve bu kiliseye tikmis, daha sonra tam karsidan cephanelik olarak kullanilan Akropol’un eteginden buraya bir top dogrultmus. Tam topu atesleyecekken bir mucize (!) olmus ve vali ve butun ailesinin bir arada oldugu cephanelige yildirim dusmus!!

Bu hikaye bir guzel tercume edilmis kilisenin duvarinda asilmis. Okuyunca aklima bir zamanki patronum (ki en sevdigim patronlarimdan birisidir) koyu ortadoks bir egitimle buyutulen Atinali Niki’nin sirketteki Hintlilerin yari fil yari insan tanrilarina inanmalarina cok sasirmasi geldi.

Filipapu Tepesi’nin bir tarafinda Antik Yunanlilarin meclisi (ve dunyanin ilk meclisi) Pinks var. Elimizdeki haritadan bulana kadar gobegim catladi, nihayet bulduk lakin tam kesfimizin keyfini surecekken bir grup sokak kopeginin saldirisina ugradik. Hepsi irice olan bu sokak kopekleri hirlaya hirlaya uzerimize gelmeye basladilar. Ben tek erkek oldugum icin icgudulerim sayesinde one gecme durumundaydim. Kopege host, kediye pist demeyecek olan Seha ve Yonca ise arkama saklandilar. Kopekten de korkan bir kisi degilim yanlis anlasilmasin, ama allah sizi inandirsin bunlar korkulmayacak gibi degillerdi. Kopekler iyice yaklasinca gayriihtiyari “Sktrnnnn!” demis bulundum. Bir mucize gerceklesti ve Turkce kufru isiten kopekler kelp gibi donup gittiler.

Kopekler gidince Pinkse soyle bir baktik ve Sokrat’in aykiri dini gorusleri yuzunden haksiz yere oldurulmeden once hapsedildigi hucre magarayi araya araya asagi indik. Bir magara bulduk ama hucre orasi miydi emin olamadim maalesef…

Buzukiya
O aksam 12’de artik dogum gunum kutlanabilir olacakti.

Kutlamalara Kolonaki’de bir yemekle basladik. Nick, Iro ve Dmitris geldiler. Yemek fena degildi de asil olay 12’den sonra gittigimiz tavernamsi yerde basladi.

Burasi Pire yolu uzerinde Mix isimli bir buzukiya idi. Buzukiya bizim anladigimiz anlamda Yunan tavernasina verilen isim. Rezervasyonu Yonca’nin universiteden arkadasi alemlerin adami Timos yapti. Kendisi afra tafrasindan gecilmeyen klasik bir maco Yunan delikanlisi oldugu icin “Size en baba yeri ayarlayacagim” deyince pek ciddiye almamistim, lakin yanilmisim.

Yerimiz gercekten olabilecek en guzel yer idi. Ama oncelikle ortami anlatmaliyim. Bir Persembe aksami saat 12 gibi iceri girdigimizde taverna tam dolmamisti. Yarim daire seklinde bir sahne ve bu sahneye bitisik uzun masalar vardi. Ardindan bir koridor ve masalarin gerisi. Ustte de ayrica bir asma kat sahneye bakiyordu.

Bizim masamiz tahmin edilecegi gibi tam ortada sahneye bitisik masaydi. Hemen yerlestik ve bir sise vodka acmak zorunda kaldik. Masada cerez ve vodka icin portakal suyu hazirdi. Artik yapacak birsey olmadigi icin icmeye basladik.

Bizim bildigimiz tabak kirma adeti nasilsa bitmis, onun yerine sarkicilarin kafasindan asagi karanfiller dokuluyor. Simdi tam animsayamiyorum ama bir sepet karanfil zannedersem 8 Euro idi. Eger kendiniz dokmege useniyorsaniz, mini etekli karanfilci kizlar sizin yerinize dokuyorlar ve size bu tembellik 15 Euroya patliyor. Tabii ki konuyla hic ilgilenmedim. Zaten sahnenin dibinde oldugumuz icin sarhos musterilerin sahneye attiklari karanfillerin yarisi bizim basimiza geliyordu.

Sahnede bir saz heyeti sabit dururken her 2-3 sarki icin baska bir sarkici cikiyordu. Bu uvertur sarkicilar guleryuzlu hos genclerdi, ama sesleri de gayet iyiydi.

Birazdan bir nevi rock grubu cikti. Grup saklaban kiyafetli uzun sacli 3 gencten olusuyordu. Bunlar megersem Yunan Popstar’inin meshur ettigi bir grupmus, kendi sarkilarini soylediler ve gittiler. Oldukca kotu olmalarina karsin hemen yanimizdaki (hepsi cirkin ama mini etekli) kiz masasindan iyi tezahurat aldilar.

Ardindan minicik bir siyah elbise giymis bir abla cikti. Abla bol dekolte kiyafetinin askilarini dusurup durdugu icin Karabiberim’i hatirlatti bana. Zaten o noktada Nick ile ikimiz neseyi bulmustuk. Etraftaki karanfillerle basketbol oynamaya basladik. Bir ara abla bana cok pis bakinca hemen uslandim.

Bu abla gittikten sonra asil agir abi geldi. Ismi Panos olarak gecen bu abinin bizdeki karsiligi Erol Evgin ile Kenan Dogulu arasi birseydi. Bu ikilinin ne alakasi var derseniz gorunus olarak Erol Evgin, popularite olarak Kenan Dogulu olarak izah edebilirim. Janti bir kisi olan bu abi once cok sakin sarkilarla basladi. Sarkilari icra ederken yuzunden gulumseme hic eksik olmuyordu. Rugan ayakkabilari, ince cizgili takim elbisesi, kol dugmeleri, kravati ve kravat ignesi, tel tel ayrilmis saclari ile kusursuz bir dis gorunus arzetmekteydi. Tabii sarkilar hareketlendikce kendisi de rahatladi ve ceketi, kol dugmeleri falan fora etti. Bu esnada zaten tamami masanin ustunde hoplayan yandaki kiz masasi cildirmaktaydi.

Bir sure sonra yunan muzigi bir yere kadar diyerekten aralarda dolasmaya basladim. Kalabaliklara dalip insanlarla tanistim. Karsima cikanlara kit Yunancamla once Turkce bilip bilmediklerini (bilmiyorlardi) sonra Ingilizce bilip bilmediklerini (yarisi biliyordu) soruyordum. Daha sonra klasik Panathinaikos (ve Basinas’in o fuzesi), Papandreu, Tarkan falan muhabbet ilerliyordu.

Sarkicilardan birisiyle (Christos) Tarkan ve Sertab konusunu el kol hareketlerinin de yardimiyla irdeledikten sonra kendime dogumgunu sarkisi bile istedim. Tuvaletin kapisindaki Marina ile ise daha cok Istanbul/Konstantinopoli konusunu konustuk. Mekanin sahibi amcayi Istanbul’a davet ettigimi hatirliyorum.

Bir ara birkac falso hareketim de olmadi degil. Laz burunlu bir arkadasa Pontus’lu olup olmadigini sordum, kendisi Rodos’lu oldugunu soylemesine ragmen direttim, belki ailesi Trabzon’dan gelme olabilir diye. Kizmaya baslayinca uzadim.

Bir de bizim masanin orada kalin cizgili takim elbiseli, bir elinde viski bir elinde puro bir abiyle samimi olduk. Ne konustugumuzu hic hatirlamiyorum ama bizim masaya oturdu ve purosunun birini kaptim. Puro icmeyi bilmedigim icin acamadim, sinirli bir hareketle elimden aldi, acti, kesti ve agzima tikip yakti sagolsun.

Bu abi bir sure sonra masamizdaki hanimlarla derin derin konusmaya basladi. Ben olaylarin cok farkinda olmasam da masaya rahatsizlik vermeye baslamis olacak ki Nick araya girdi ve kendisini sert bir yuz ifadesi ile uyardi.

Nick sinirlenince cok fena olur, ondan durumun ciddiyetini kavradim ama artik cok gecti. Sonradan ogrendigime gore Nick bu abiye “Bak arkadasim, geldin masamiza oturdum, ickimizi ictin, sohbetimize katildin ama kadinlarimiza sarkman hic hos degil” demis. Bu abi ise oldukca iyi tanidigimiz bir uslup ile “Sen benim kim oldugumu biliyor musun?” diye karsilik vermis. Nick ise bu sefer iyice sert bakaraktan “Ben sen kimsin bilmiyorum, ama benim adim Nikos, sen beni tanimiyorsun ve en iyisi hemen buradan git” demis. Abi bizim masamizin da cok saglam bir yere konuslanmis olmasindan ve Nick’in izbandutlugundan cekinerek kalkip gitti bu noktada.

Butun bu eglence sonunda saati sabahin besi ettik, ertesi sabah ise gidecekti bizim Yunanlar o yuzden mecburen ciktik. Ciktigimizda mekan hala doluydu, hatta bir suru kisi de ayakta kalmis dans etmekteydi. Christos’un benim icin soyleyecegi iyiki dogdun sarkisini dinlememis olmak hos olmasa da ciktim. Kasim ayinda bir persembe aksami bir bar nasil bu kadar dolu olabiliyor aciklayabilen varsa beri gelsin. Kirbaki yazardi da inanmazdik.

Disarida simitciler vardi. Hemen onlarla konusmaya basladim ve artik tatilin bir klasigi olmus olan “Turkce biliyor musunuz?” sorumu Yunanca sordum. Bu sefer cevap Turkce geldi, “Biliyorum!” Megersem simitcinin adi Aydin’mis ve yanindaki de Selahattin’mis! Iskece’li Turkmus ikisi de. Hemen bir simit ikram ettiler. Ben de terbiyesiz bir sekilde simitin bayat oldugunu iddia ettim.

Aydin bana “Abi Yunanlilar boyle sever” dedikce ben bu simiti Turkiye’de satamayacagini iddia ettim. Sagolsun simidimi degistirdi ama o da bayatti. Megersem Yunan simidinin olayi buymus, ben nereden bileyim? Sonunda “O zaman bu Yunanlilar aptal be Aydin!” dedim. Bunun uzerine yanimizdaki Nick soyledigimi anlamis ve kahkahalarla gulmus, bana sonradan soylediler. Ertesi sabah kendisine durumu izah etmek zorunda kaldim.

Bu gece hayati gecesinden sonra iletmem gereken baska bir not da Yunan kizlarin en azindan Atina’li Yunan kizlarinin hic guzel olmadigidir. Bu tartisma da boyle kapansin!

Likavitos Tepesi
Son gunumuzde gitmedigimiz son turist mekanina gittik (vakitsizlikten gidemedigimiz muzeleri saymiyorum). Burasi Akropol’u tam karsidan goren bir tepe idi. Tepeye zengin Kolonaki semtinin hemen ustunde guzel bir yerden cikiliyor. Once Kolonaki’nin balkonlarindan cicekler tasan guzel sokaklarindan tepeye tirmanmaya basladik. Bir pazarin icinden gectik ve pazarcilarin etrafi tertemiz tuttuklarini gorduk. Bir pazarci Seha acgozluluk yapinca bir adet elma hediye etti (daha dogrusu parasini almadi).

Sonunda funikulerin alt girisine vardik. Metaxa megersem funikulerin sponsoru imis, her tarafta Yunanca ve Ingilizce reklamlari olan bekleme odasinda bir sonrakini bekledikten sonra gene reklamlarla bezenmis cok guzel tren ile yukari ciktik.

Yukariya cikarken sehrin muhim konserlerinin yapildigi amfitiyatrosunu yukaridan gorduk (tepenin arka yamacinda yapilmisti).

Tepedeki Kilise

Tepede tabii ki bir adet kilise vardi. Once tepeden sehri izledik, fotograflar cektik ve sonunda bir sonraki treni beklerken yapacak fazla birsey olmadigi icin kiliseyi de gezdik. Bir ozelligi olmayan bir kilise fakat en azindan icerideki deftere kilise ve kilise kurumu ve ozellikle Yunan ortadoks kilisesi ile ilgili dusuncelerimi not dusebildim. Seha’dan bu dusuncelerimi yazili olarak dile getirdigim icin azar isittim.

Asagi indikten sonra alelacele bir taksiye atladik ve otelimize donduk. Oradan da cagirdigimiz baska bir taksi ile havaalanina.

Sonucta komsumuzun bu abartılan fakat muthis eglenceli sehrinden cok mutlu ve mesut ayrildik. Simdi sevdiginiz sehirler muhabbeti gectiginde Atina dedigim zaman Yunan sempatizani olmakla suclaniyorum. Fakat bu sehir gercekten eglence icin kurulmus bir kucuk metropol. Bati kulturunun temel taslarindan olan antik Yunan uygarligini anlamak icin sart ve en guzeli 3 gun tatil varsa gitmek icin ideal bir yer.

Istanbul

2 thoughts on “Atina”

  1. Atina gezine bayıldım en kısa zamanda gitmek istiyorum,önerilerinde çok hoş,yorumlarında çok esprili.Bende yunanlı bir sevgili yapmıştım 1 yıl önce,eh biraz tanıyorum yunan halkını.Bence kültür farkı var ama onlarda çoook sıcak insanlar vede çok misafirperver.Keşke düşmanlıklar olmasa..

  2. oncelıkle athınayı gezmen cok sevındırdı ben de turkıyeye gelıyorum cunku tc dogumluyum 4 yıl oldu turkıyeden ayrıldıgmız arasıra gelıyorum ıstanbul bogaz ve adaların guzellıgı hıc aklımdan cıkmaz ıyıkı gelmısınız ulkemı dogdugum yerden ayrı olmam acı ve ben ıstanbul u cok ozluyorum her arkadasım turkıye de en cok sevdıgım arkadasım aslı can katya marianna turkıye de onları cok ozluyorum ve ıstanbuluda fazla duygu somurusu yaptım sanırım herkesı ıkıncı ulkem athına ya beklıyoruz bızler dısarı guclerın bırbırlerıne dusman yaptıkları aynı toprakların cografyanın ınsanlarıyız rakısı uzosu herseyı ıle bırız dın harıc 🙂 keske dost olabılsek 🙂

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *