Rio de Janeiro

Kiyafetler ise benzer, her yastan ve kilodan kadinlar tanga ve minik bikiniler giyiyorlar. Eskiden Firt’in kapagindaki kizlarin giydigi 4 kucuk ucgenden olusan mayolar bunlar. Erkekler ise ekseriyetle slip mayolular. Zaten erkek kadin butun yabancilar koca koca mayolarindan hemen anlasiliyor.

2003 yılında, çocuklar henüz doğmadan, karı-koca başbaşa yaptığımız Rio de Janeiro (Ocak Nehri demekmiş) gezisi 1950 Dünya Kupası için inşa edilmiş olan Maracana Stadı’yla başladı.  

Okurlar arasındaki futbol sevmeyenler için Maracana’nın dünyanın en ünlü stadyumlarından birisi olduğunu ve bu efsane stadın 1950 Dünya Kupası finalinde 199.854 biletli seyirci ihtiva ettiğini söylemem lazım.  Bu rekorun, günümüzde küçülen stadlar ve bütün tribünlerin koltuklu olması zorunluluğu yüzünden kırılması imkânsız görünüyor.  Zaten Maracana da sonradan küçültülerek 78.838 kişilik ve daha medeni hale getirilmiş.

Maracana Stadı, alışık olduğumuz stadlardan farklı olarak basit ve yayvan bir stad.  Elips şeklinde iki kattan oluşuyor ve tamamen simetrik.  Kötü tarafı, sahanın tribünlere hayli uzak olması (asabi seyircilerin atacakları yabancı maddeler sahaya ulaşmıyor).  Giriş ve çıkışı ise beklenmeyecak kadar rahat.

Maracana Stadi
Hikâyeyi kronolojik olarak başlatmak gerekirse, havaalanından bindiğimiz taksinin şoförüyle yaptığım “geleneksel” futbol muhabbetini çıkış noktası alabiliriz.  Portekizce bilmememe rağmen, her taksiciyle olduğu gibi onunla da kafa göz yara yara anlaştık.  İngilizce bilen çok olmadığı için tatilin sonunda Portekizcemi biraz ilerletmiştim.  Şoför abi hemen anahtarlığındaki Flamengo takımının armasını gösterdi ve uzaktan gördüğümüz Maracana’yıişaret etti.  Ben o zamanlar Galatasaray’dan yeni ayrılmış olan Brezilyalı topçu Felipe’nin ismini söyledim ama aksan problemimden dolayı anlaşamadık.  Sonra abi birden heyecanlandı ve o gün çok mühim bir maç olduğunu söyledi.  Heyecanla taksi telsizinden duraktakilere maçın saatini sordu ve maçın saat 5’te Maracana’da olduğunu bildirdi.   Daha İsa heykelinin altındaki tünelden geçip şehrin merkezine varmadan Pazar programımız belli olmuştu.

Maracana

Meşhur Maracana Stadı

Seha’ya (ki erkek ismi olmasına rağmen kendisi bir kadındır) futbolun ülkedeki ve dünyadaki ve tabii ki hayatımdaki önemini bir kez daha izah ettim.  Brezilyalıları, hatta Riolulari (Cariocalar deniyor) daha iyi tanımak için onları doğal ortamlarında, yani stada in situ görmemiz gerektiğini, halk kitlelerini “kitlelerin afyonu” futbolu damardan aldıkları zaman tanımaya başlamanın en bilimsel yol olduğunu anlattım.  “Futbol asla sadece futbol değildir Seha,” dedim.  İkna olmuş gibi gözüküyordu.

Otele gelir gelmez, maça nasıl gidileceği konusunu resepsiyondan öğrenmeye çalıştık.  Meğer bu futbol manyağı memlekette turistleri maça götüren özel acentalar bile varmış.  Resepsiyondaki genç hepsini aradı. Fakat maalesef biletler tükenmişti.  Rio derbisi (Flamengo-Fluminense) de olsa koskoca Maracana’nın dolacağına inanasım gelmedi.  Kapıdan bilet bulma ihtimalimiz olduğu da söylenince gidip boynu kalın kurt gibi kendi işimizi kendimiz görmeye karar verdik.   Ardından, çıkıp odamıza yerleştik.  Otelin tepesindeki, deniz hariç bütün şehri hakim bir manzarası olan restoranda hızlı tarafından bir yemek yedik ve saat üç gibi aşağıya indik.

Biz yemeğimizi yerken herhalde bazı rezervasyonlar iptal oluş olacak ki, stada yer açılmış ve resepsiyondaki genç biletlerimizi ayarlamış bile.  Saat dörtte mantar şapkalı bir abi geldi ve bizi aldı, ben maç tecrübeme dayanarak bu saatin biraz geç olduğunu düşünüyordum ama abi (belki de Brezilyalı olduğu için) oldukça rahattı.  Civar otellerden başka turistleri de topladıktan sonra yola çıktık.   Mantar şapkalı rehberimiz 74 yılında İstanbul’a gelmiş, çok beğenmiş, biraz konuştuk, ettik. Yolda bize Maracana’yı ve Flamengo-Fluminense derbisinin anlam ve önemini anlattı.  Kendisi de taksi şoförünün ısrarlarına dayanamayan bizler gibi Flamengo’yu tutuyormuş.

Stadın olduğu mahalleye yaklaşınca – ki bize Japonya’daki 2002 Dünya Kupası’nın yarı finalinde golü atan Ronaldo’nun büyüdüğü mahalle imiş – formalı insanları görmeye başladık.  Siyah kırmızı enine çizgili formalarıyla ezici bir Flamengo taraftarı üstünlüğü vardı.  Seyyar satıcılar bira, meşrubat, kızarmış peynir satıyorlardı. Bu kızarmış peyniri sonra sahillerde de çok gördük, bayağı da güzel birşey: hellim peyniri gibi sert ve yoğun bir cins peyniri kekiğimsi bir kuru ota batırdıktan sonra dondurma gibi çubuğa yerleştirip ızgara yapıyorlar.  Stadda etrafında bizde olduğu gibi iki takımın taraftarları için ayrı bölgeler yoktu, siyah-kırmızı ve kırmızı-yeşil-beyaz formalılar iç içeydiler, Brezilya rahatlığıyla, karışık bir dostluk havası hâkimdi.

Stada çok rahat girdik.  Biletlerimiz daha tehlikesiz olan tribündeymiş ve numara yokmuş. O nedenle grup olarak dağıldık ve maç çıkışında buluşmak üzere sözleştik.   Yerimiz alt katta ortanın tam ortasındaydı. Sağ taraf kale arkası Flamengo, sol taraf ise Fluminense’nin daha fanatik taraftarları tarafından işgal edilmişti. Flamengo taraftarı daha fazlaydı ve çok daha gürülülüydü. Bizim light tribünde ise ikisinin de taraftarı vardı.

Zemin futbola elverişliydi lâkin hava dayanılmaz sıcaktı (30 derece ve hayli rutubetli).  Bizim tribün organize tezahüratla ara sıra katılıyordu ama kale arkaları hiç susmadılar.  Hatta bir taraftan şarkı söylerken bir taraftan da bayraklarını dolaştırıyor, dansediyorlardı. Bir ara bizim eskiden kapalıda açtığımız Hagi formasi gibi dev bir Flamengo forması organize bir biçimde açılıp kapatıldı.

Etrafı izlemeyi bırakıp maça bakınca Flamengo’nun 10 numarasının hareketleri tanıdık geldi. “Acaba?”diye düşündüm, yanımdaki adamın dürbününü aldım ve Fatih Hoca’nın sol bek yapmaya çalıştığı Felipe’yi tanıdım: Flamengo’nun 10 numarası olmuştu! Aynen bildiğimiz şekilde ince çalımlar attı, muhteşem ara paslar verdi, yere düşüp kaldı ve cılız şutlar çekti.  Daha sonra yerde bulduğum ve anlamadan dikkatlice okuduğum spor gazetesinde, sayfanın yarısını kaplayan fotoğrafını gördüm.

Felipe’nin Galatasaray’a Rio’nun üçüncü kulübü Celta Vigo’dan (siyah-beyaz) geldiğini ve
asıl Rio derbisinin Flamengo’yla Celta Vigo arasında olduğunu da notlarımıza ekleyelim.

Maracana

İçeriden Maracana

Seyyar satıcılar maç esnasında da gezmeye devam ediyorlardı.  Su, meşrubat, bira (eyvah, alkol!) ve yukarıda anmayı unuttuğum, tadı  keçiboynuzu gibi olan mate isimli ice tealerini satıyorlardı.  Yalak sistemli tuvaletler tahmin edileceği gibi oldukça pisti.

Etrafımızdaki insanlar bir süre sonra bizim olaya Fransız olduğumuzu anlayıp dönüp bizimle konuşmaya başladılar.  Bir tanesiyle dünya kupasında Brezilya’ya golü atan Hasan Saş ve kalecimiz Rüştü’yü konuştum. İsimlerini hatırlayamadı ama Hasan için kafasını kazımış gibi yaptı, Rüştü’nün ise uzun yelelerini ve gözlerinin altındaki kömürü yaptı, sonra da plonjon yapar gibi yere atladı (biraz garip bir arkadaştı). Felipe’den, Galatasaray’dan falan da konuştuk. Kötü oynadığı için Felipe’yi bana şikâyet ediyordu, ben de ¨Belki karısı, çocukları ortama alışamamışlardır,¨ dedim, anlamadı sanırsam.

Ben adamlarla konuşurken Fluminense üç tane gol attı, her seferinde içimizdeki Fluminenseliler sevindiler, kimse de dönüp höt demedi. Felipe’nin ¨Çabaları sonuç vermeyince¨ maç 3-0 bitti.

İzlediğimiz futbol bizim ikinci lig kalitesindeydi ama taraftarların tepkileri enteresandı. Mesela Flamengo’nun kalecisi hiç gereği yokken iki adam çalımlayıp orta sahaya kadar çıkınca taraftarlar coştular. Bir halta yaramayan çalımlar taraftarı heyecanlandırmaya yetiyordu. Felipe kraldı tabii. Taraftarın önemsediği bariz bir şekilde Hatice’ydi: Kaybeden takımda iki çalım, bir güzel şut seyircinin gönlünü almaya yetiyordu. Flamengolu oyuncuların laubaliliğine, vurdumduymazlığına, ruhsuzluğuna benden başka kızan yoktu galiba.

Çıkışta bizim rehber mahzun görünüyordu, bazı arkadaşları alay ettiler.  Kafasını Hakan Şükür gibi eğip yakasını çekiştirdi ve sustu.   Çıkış karambolü ile beraber minibüsümüze binerken trafik sıkıştı ve kavga çıktı.  Bir anda atlı polisler belirdiler ve kovboylar gibi havaya ateş açarak kalabalığı dağıttılar.  Bir tanesi polo oynar gibi copunu aşağıdan sallayarak bir grup kavgacıyı kovaladı.   Kavga edenler formalı falan olmadıkları için maç kavgası olmadığını sanıyorum.   Kavgayı, atlı polisleri ve takribi 60.000 taraftarı geride bırakarak İsa’nın kollarının altından geçip 45 dakikada otelimize döndük.

Ipanema ve Leblon
Otelimiz Ipanema plajındaydı.  Zaten turist olarak kalınan iki mahalle var: Ipanema ve Copacabana.  Biz tavsiyelere uyarak Ipanema’da kaldık, daha iyi oldu.  Ipanema, Copacabana’dan daha canlı ve biraz daha az turistik.  Leblon ise Ipanema’nın devamı – küçük bir dere ikisini ayırıyor.  Leblon’da otel daha az ve plaj daha sakin.  Bir iddiaya göre en zengin futbolcular (elbette şehrin en meşhurları da onlar oluyor) Leblon’da oturuyorlar.  Başka bir iddiaya göre bir sonraki plajda (Pepino), daha başka bir iddiaya göre ise daha bir sonraki plaj olan Barra’da (Baha okunuyor) oturuyorlar.

Ipanema’da dikkatimi çeken bir şey, apartmanların güzelliği ve bakımlılığıydı.  Ipanema denizden arkadaki lagüne kadar yüksek apartmanlarla dolu.  Ama hepsi iyi mimarların elinden çıkmış, önlerinde çok bakımlı bahçeleri olan ve (maalesef) korumaları da eksik olmayan binalar.  Bazılarının balkonlarından koca koca ağaçlar çıkıyor ve hepsinin altında apartman sakinlerinin otoparkları var. Parklar kapalı olmalarına rağmen etrafta İstanbul’daki gibi güzel arabalar yok.  Zenginler, dikkat çekmemek için eski püskü arabalara biner ve arabalarını asla yıkamazlarmış.

Rio’da sınıflar arasındaki farklılıklar ve çekişmeler çok ilginç.  Oturdukları yerler tamamen ayrı, ama plajlarda, statta ve karnavalda herkes bir arada.  Gecekondu mahallelerinde oturanlar denize girmeye zengin mahallelerine geliyorlar ve Ipanema’da sadece üyelerin girebildiği tek bir “Country Club” var.  Ondan da plaja zaten geçit yok, plaj ve deniz herkesin.

Leblon, Ipanema, Copacabana’da hayat plajın etrafında dönüyor.  Plaj ise çok kesin olmayan çizgilerle belli gruplara göre ayrılmış.  Mesela uzun süredir iktidarda olan isçi partisinin (PT) bayrağının altında solcular, onların biraz yanında uzun saclı kolyeli, güneş batarken davul çalmaya başlayan hipiler, belli sokakların plajı kestiği noktalarda geyler, orada burada her tarafta da gecekondu mahallelerinden (favellalar) gelenler küçük gruplar halinde oturuyorlar.

Rio Ipanema Plajı

Ipanema Plajında Seyyar Satıcı ve  Güzel Hanımlar

Kıyafetler ise benzer, her yaştan (bkz.yukarıdaki resim) ve kilodan (bkz.aşağıdaki resim) kadınlar tanga ve minik bikiniler giyiyorlar.  Eskiden Fırt’ın arka kapağındaki politik olmayan karikatürlerdeki dolgun kızların giydiği dört küçük üçgenden oluşan mayolar bunlar.  Erkekler ise ekseriyetle slip mayolular.  Zaten erkek kadın bütün turistler koca koca mayolarından hemen seçiliyor.

Rio Ipanema Plajı

Bu da Başka Bir Hanım

Ipanema plajında, özellikle güneşbatarken muhteşem bir manzara oluşuyor.  Sağ tarafta Rio manzaralarında her zaman görülen dik tepeler üzerindeki balta girmemiş ormanlar, sol tarafta Copacabana ile Ipanema’yı ayıran dev kaya var. Arkanıza bakınca güzel apartmanlar ve aradaki yolda yürüyen, koşan, paten kayan, bisiklete binen, çocuğunu gezdiren, top sektiren, yemek yiyen, bir şeyler içen Riolular…  Plaj her saatte dolu, insanlar gündüz çalışmıyorlar galiba.

Tabii bizim gibi bayramda giderseniz, gruplar halinde gelmiş bazı erkek grupları ile de karşılaşabilirsiniz: Mesela bir gün biz efendi efendi plajımızda oturup kitabımızı okurken yanımıza üç erkekli bir grup geldi. Zaten şort mayolarından Brezilyalı olmadıkları belli oluyordu.  Kumların üzerine yerleştiler, birer dergi açtılar ve etrafı kesmeye başladılar.  Ben “Şimdi birisi Seha’yla ilgili yorum yaparsa ne yaparım?” diye düşünürken dördüncüsü geldi. “Oooo merhaba abi, naber abi” girizgâhının ardından yeni gelen tepkisini koydu: “Ulan kankalar dün gece 100 dolar vermişsiniz karı si***şsiniz? İnsan haber verir di mi?” “Ehhe ehe hehe.” “Lan biz burada bile abaza kaldık be…” “Ehhe ehhe ehe.” Neyse muhabbet dallanıp budaklanmadan gittiler de rahatladım.

Rio tam bir spor cenneti.  Brezilya’nınbirçok spor dalında başarılı olması tesadüf değil.  Denizde sörf ve yüzme, plajda jogging/voleybol/futbol/futvoley, yürüyüş yolunda yürüyüş/jogging/bisiklet/paten…

Ama en ilginci futvoley: plajda yürürken, yola yakın kısımlarda voleybol sahaları göreceksiniz.  Sahalar neredeyse her an dolu.  İnsanların bir kısmı plaj voleybolu bir kısmı ise futvoley oynuyor.  Futvoley bizim topçuların sıcak yerlerdeki kamplarda bazen oynadıkları ayak tenisi gibi bir şey.  Futbol oynanan uzuvlarla oynanan voleybol, diyelim.  Tahmin edeceğiniz gibi çok zor bir oyun.  Tahmin edemeyeceğiniz gibi oynayanların bir kısmı kadınlar/kızlar!  Tabii bu kadınlar/kızlar plajın geri kalanındakiler gibi küçük bikiniler giyiyorlar.

Futvolley

Futvoley Oynayan Abiler

Tabii bir de plaj futbolu var.  Futbol, günün her saatinde, bir şekilde ille oynanıyor.  Bir kişi top sektiriyor, sonra iki-üç kişi aralarında top sektiriyorlar, sayı dördü buldu mu hemen maç başlıyor zaten.

Ben de oynayanları pencereden dışarıdaki kuşları seyreden kediler gibi uzun süre izledim.  Bir ara baktım bir nevi turnuva gibi bir şey var.  Üçerlik takımlar üçe kadar oynuyorlar, yenilen çekiliyor, yenen sahada kalıyor.  Biz de orada seyredenlerden bendeniz, bir zenci bir de top sakallı mühendislik öğrencisi görünümlü bir çocuk hemen bir takım kurduk ve onlara katıldık.  Zenci arkadaş İngilizce bilmiyordu, diğeri ise benim gibi, sadece İngilizce biliyordu.  Neyse, maç başladı: Daha biz ne olduğunu anlayamadan üç golü yedik (beyaz slip mayolu bir tanesinin adi Hagi, Hagi gibi de oynuyordu) ve sahadan çıktık.  Yeniden sıramız gelene kadar saha kenarında oturup sohbet ettik.  Bu arada top sakallı çocuğun adının Atakan olduğunu öğrendim, evet mühendismiş.

Hava kararırken bir maç fırsatı daha yakaladım.  Bu sefer, oyundan çıkan birisinin yerine el kol işaretleri yaparak kendimi gösterip ben girdim.  Kaleler büyük, takımlar altışar kişilik olduğu için daha futbola benzer bir maçtı bu seferki.  Gene İngilizce bilen yoktu ama “Türk, Hakan Şükür” diye diye anlaştık.  Formamı terimin son damlasına kadar ıslattım.  Tabii kumda oynamak çok yorucu, ayrıca Brezilyalı gibi top kontrolü gerektiriyor.  Arif Kocabıyık hiç yabancılık çekmezdi burada.

Bir aralar,“Brezilya milli takımı Dünya Kupası’na plajda hazırlanmış,” diye bir geyik vardı.  Plajda hazırlanmalarına ne gerek var, zaten bütün hayatları plajda geçiyor…

Bütün günü geçirebileceğiniz plaj dışında Ipanema-Leblon-Copacabana bölgesi otel, restoran ve barlarla dolu. Bazılarını tavsiye edeyim:

  • Casa de Fejoada (Ipanema’nın Copacabana tarafı): Brezilya’nın milli yemeği, normalde artıklardan imal edilen, sebzeler ve domuzun pek sevilmeyen burnu, tırnağı, kuyruğu gibi bölgelerinden yapılan Fejoada’nizin içine istediğinizi koydurabilirsiniz.  Hafif turistik bir mekân.
  • Hotel Marina Palace (Leblon): Altındaki restoranda güzel İtalyan yemekleri ve çok özlediyseniz sushi var.  Bölgenin tiki gençleri seviyorlar.  Brezilya dünyada en ucuz sushi bulunan yer olabilir.
  • Copacabana Palace (Copacabana): Öğle yemeği için muazzam bir açık büfesivar, ardından da havuzuna girebilirsiniz.  Amerikalıların bol bulunduğu bir mekân. Tek kusuru, kendinizi Rio’da gibi hissetmeyebilirsiniz.
  • Porcao (Ipanema): New York’taki Churrascaria Plataforma isimli meşhur lokantaya benziyor.  Fiks mönü, limitsiz cins cins et, her türlü pişmiş, her hayvanın eti var: Brezilyalıların churrascaria dedikleri cins lokanta yani.  Bardak altlığınızın kırmızı tarafını çevirene kadar durmadan et getiriliyor.  Aç gidiniz, açık büfede kendinizi şişirmeyiniz.
  • Garota de Ipanema (Ipanema): Meşhur Girl from Ipanema şarkısı Tom Jobim abimiz tarafından bu restoranın yanından kırıta kırıta plaja giden bir hanım için yazılmış.  Bir yandan tereyağında kızartılmış dil balığınızı yerken bir yandan da kırıta kırıta plaja giden hanımları izleyebilirsiniz.
  • Alho e Oleo (Ipanema): Ipanema bölgesinde birçok bar var, burası biraz daha girmesi zor cinsinden bir yerdi.  İçerisi modern.  Lounge gibi bir üst kat ve dans pistli bir alt kat.  Girişte, Rio’da çok gördüğümüz erkeklere daha pahalı olan giriş sistemi var.  Damsız ortam problemi için güzel bir çözüm: erkekler kadınların iki katından fazla giriş parası ödüyorlar.  Girerken bir kart veriliyor, içkileri o kartla alıyorsunuz. Çıkışta giriş parasının üstünde içtiyseniz, farkı ödedikten sonra azad ediliyorsunuz.

Copacabana
Copacabana’yı karaoke barların favori şarkılarından Her name was Rita, she was a showgirl diye giden şarkıdan bilirsiniz. Başka birçok şeyden de bilebilirsiniz aslında, plaj futbolu turnuvasından, İzmir, Kordon’daki gibi dalga motifli kaldırımından, meşhur Copacabana Palace otelinden… Rio’nun, hatta belki de dünyanın en bilinen plajı zaten.

Bana soracak olursanız Ipanema daha güzel bir plaj ama Copacabana daha büyük ve daha tenha. Önemli oteller Copacabana’da, dolayısıyla daha çok turist var. Plajı biraz daha geniş, küçücük çocukları için spor okulları orada – yeni yürüyen bebeklere voleybol öğretiyorlar.

Biz, tavsiye üzerine bir günümüzü Copacabana Palace otelinde geçirdik.  Açık büfede harika etler, hamurişleri, meyvalar ve meyva suları mevcut.  Uzun uzun yemek yedikten sonra otelin havuzunun kenarında kitabımızı okuyarak ve buz gibi Hindistan cevizimizin suyunu içerek güneşlendik, yüzdük. İlginç tipler vardı: gözlük ve içkileriyle havuza giren şişman sakallı ve gürültücü Amerikalılar, yaşlı kocasıyla gelmiş, üstsüz güneşlenen gençsarışın trophy wife veya metres, iş için gelmiş ama arada bir gün de Wall Street Journal okuyarak dinlenen iyi tıraşlı iş adamları, yaşlı ama hâlâ romantik bir çift… Rio’nun genel karambolünden sonra oldukça dinlendirici bir geldi bize.

Barra, Leblon’dan şehir merkezinin aksi yönünegiderken karşınıza çıkan, bol rüzgârlı ve dalgalı, dev bir koy.  Ben bu koyda Ipanema veya Copacabana’daki heyecanı bulamadım. Çok daha sakin bir yer, daha çok sörfçülerin mekanı olarak bilinirmiş.  Bana yavan geldi.  Kitaplara bakınca, Barra’nın alamet-i farikasının Pepe’s Beach kısmı olduğunu öğrendik. Pepe’s Beach, sörf, paragliding, parasörf gibi benim kadar ileri derecedeki miyop kişilerin yapamayacağı sporlar için bir cennet imiş.

Rio’nun meşhur Formula 1 pisti de Barra’ya yakın.  Sahil boyunca ilerlerseniz bir süre sonra çok güzel yapılmış dev siteler çıkmaya başlıyor.  Bu sitelerin hepsinin kapısında güvenlik var ve etrafları çevrili. Güvenlik görevlileri de korkunç görünüyor – insanda karşı kaldırıma geçme isteği uyandıran cinsten.

Barra’ya gider gelirken, arada bir adet çok sessiz ve sakin bir plajdan geçiliyor.  Sükûnet isteyenler için uygun bir yer.  Yine yol üstünde bir favella’nın içinden geçmek durumundasınız.  Bu da,Türk olmasak, hayli ilginç bir hissiyat olabilirdi.

Plajında geçirdiğimiz bir gün dışında, bir de gece gittik Barra’ya.  En tavsiye edilen gece hayatı mekânlarından birisi olan Nutty (Nuçi okunuyor), Barra’daymış. Seha uyumuş olduğu ve ben üniversite arkadaşım Volk ve onun bol erkekli grubu ile birlikte gittiğim için biraz Türk usulü kapıda “dam” sorunu yaşadık ama sonunda bir şekilde içeri girmeyi becerdik (yılların tecrübesi var).

İçeride enteresan bir tropik dekor vardı, yarı açık yarı kapalı mekân, köprünün altından geçen sudaki dev balıklar falan filan…   Fena bir yer değildi.  Genç cariocalarla futbol konuştuk tabii.  Burada da girişte erkeklik vergisi gibi olan parayı verdik ve para çıksın bari diye kendimizi içkiye vurduk.  Ertesi sabah dönüş uçağında, beni sağlığı pahasına parasının hakkını sonuna kadar almaya alıştıran zihniyete (anneannem olur) kızdım durdum.

Corcovado
Corcovado, Rio’nun sembolü meşhur İsa heykeline çıkılan tramvay hattının başladığı mahalle.  Oraya, taksiyle, dağınaltına oyulmuş bir tüneldengeçerekvardık.  Tramvay biletlerimizi aldık, tramvayın kalkmasınıbeklerken birden Türkçe konuşmalar duymaya başladık.  Küçük bir grup ve Rio’da oturan rehberleri Demir Bey’le tanış olduk böylece.  Kendisi bize gönüllü olarak yardımcı oldu, sağolsun. Vaktiyle bir şeylere kafasıbozulmuş, kalkıp Rio’ya yerleşmiş. Tercümanlık ve rehberlik yaparak yaşıyormuş. Aklıma Mister No geldi tabii ve kendisini takdir ettim.

Rio Corcovado

İsa’nın Ense Traşı

İsa heykelinin etrafı, giriş-çıkışı gerçekten bir üçüncü dünya ülkesinde kolay kolay rastlanmayacak kadar düzenli ve güzeldi.  Zaten Rio’yu İstanbul’a benzer kılan şeylerden birisi de bu sefalet içerisindeki zenginlik.  Zamanında birisi dünyada en çok elektrikli garaj kapısı satılan üç şehrin Johannesburg, Rio ve İstanbul olduğunu söylemişti. Neyse konuyu fazla dağıtmayalım.

Medeniyetin içinden bindiğimiz tramvay bir süre balta girmemiş bir ormanın içerisinden geçerek Rio’nun zirvelerinden birinin en tepesine varıyor.  Büyülenmemek imkânsız. Hoş, bundan sadece 150 sene önce Yıldız Parkı’nda geyik avlanırmış.

Yukarıdaki manzara hakikaten muhteşem.  Copacabana ve Leblon plajlarının arasında kalan Sugar Loaf (Pao de Azucar, veya Kurabiye) denilen tepeye doğru bakınca kartpostallardaki manzarayı görebilirsiniz.  Arka planda deniz ve tekrar dağlar, önde eski Rio ve şehrin en işlek yerinde, iş merkezinin dibindeki muhteşem plaj, Santa Teresa denilen şirin mahalle, Maracana Stadyumu…

Heykelin Oradan Manzara, Karşıda Pao de Azucar

İsa heykeli, New York’taki Özgürlük Heykeli gibi, sanılandan çok daha küçük. Altındaki yazıdan anlayabildiğim kadarıyla bonkör Papa gelmiş ve zaten Rio’nun olan heykeli Rio’ya hediye etmiş!

Yukarısı o kadar güzel ki canımız hiç inmek istemedi.  Ama sonunda inip küçük meydana bir uğradık.  Biz ordayken başka kimse yoktu, o sayede her köşeyi inceleyebildik.  Şirin, kolonyal devirleri hatırlatan, eğer Mister No okuruysanız hiçyabancı gelmeyecek bir yer.

Daha sonra bir taksiye atlayıp, bu sefer Santa Teresa mahallesine giden tramvayın kalktığı şehir merkezine vardık.  Bu seferki tramvay biraz bizim İstiklal Caddesi’ndeki nostaljik tramvayımız gibiydi.  Eski makina inleyip gıcırdayarak bizi Santa Teresa tepelerine çıkardı.  Yokuşun dikleşip tramvayın mecburen yavaşladığı yerlerde çocuklar tramvaydan atlayarak iniyor veya koşarak biniyorlardı.

Santa Teresa kesinlikle tavsiye edeceğim çok şirin bir mahalle.  Şu anda daha çok eski hipiler ve onların bol pantolonlu Bruno Martelli veya Ray of Light’taki Madonna saçlı neo-hippi çocukları oturuyorlar.  Tepelerden şehre bakan küçük ve ucuz lokantalar (severiz), barlar ve İtalya’yı, hatta yer yer İstanbul’u anımsatan dar sokaklarda renkli binalar var.  Ayrıca incik boncuk, heykel-heykelcik, hediyelik ıvırzıvır, poster, kartpostal, CD, plak isteyenler için birçok alternatif dükkân da mevcut. Ama hiçbirisi olmazsa,sokaklarında yürümekiçin bile son derece güzel bir mahalle.

Tramvayla geri döndük ve indiğimiz yerden tekrar yürümeye başladık. Burası şehrin iş merkezi ve ilk yerleşilen bölgesi.  Göreceli olarak yakın da olsa Brezilya’nın tarihi buralarda başlamış. Kolonyalizmin heykelleri, büyük hükümet binaları buralarda.  Öncelikle Tahtakale’yi andıran çarşıyı gezdik.  Rio’nun plajlarında satılan her şey aslında buradaki toptancılardan alınıyor.  Dükkân sahipleri genellikle Yahudi veya Arap.  Sahte CD’ler, DVD’ler, karnaval eşyaları, her türlü tekstil, ayakkabı ana kalemler.  Rio’da okulların üniformaları gayet makul bir şekilde, üstünde okulun ismi yazan tişörtlerden ibaret (Adana sıcağında bize siyah önlük giydirenler utansın), dükkanlarda okul tişörtleri de toptan olarak satılmakta.  Ve tabii yanında kiloyla defter kitap satan dükkânlar da var.

Pao de Asucar
Rio’nun sembollerinden birisi şehrin ucundaki ikiz tepeler.  Buraya teleferikle çıkılıyor ve yukarıda, ikinci klasik Rio kartpostalıyla karşılaşılıyor!  Flamengo bölgesinin ve koyun üzerinden Cristo (İsa) heykeline bakılan manzara.  Güneş doğarken, batarken, gece karanlığında birçok fotoğrafını görmüştüm, hepsi ayrı bir güzeldi.  Dünya gözüyle görmek de nasip oldu.

İsa’nın Pao de Asucar Manzarası

Dayımın iyi arkadaşlarından Perulu Hugo Dayı, bir konuşmamızda, dünyanın en güzel iki şehrinin İstanbul ve Rio olduğunu iddia etmişti.  Doğa olarak yemyeşil, balta girmemiş orman kaplı tepeler ve her köşeden fışkıran masmavi deniziyle acaba Rio daha mı güzel?  Kararsız kalıyorum.  İstanbul muhtemelen doğal güzelliklerinin üstüne insan yapımı şaheserleri ve yürüdükçe üç imparatorluğu hatırlatan sokaklarıyla bir adım öndedir.  Ama Rio da doğal güzelliklerinin üstüne eğlenceli ambiyansı ve neşeli, vurdumduymaz insanlarıyla tatile gelenler için başka bir muhteşem.

Karnaval
Hangi gündü hatırlamıyorum ama bir öğleden sonra, sosyalist kardeşlerle Ipanema Plajı’nda İşçi Partisi’nin bayrağı olan kısımda otururken gelen müzik sesleriyle yerimizden kalktık.  Bir baktık ki plajın önünden gecen cadde trafiğe kapatılmış ve bir nevi karnaval kalabalığı dansederek bize doğru yaklaşmakta.

Hemen yerlerimizi aldık ve izlemeye başladık.  Meğerse bu, asıl karnavala hazırlık partilerinden biriymiş! (Karnavala 2-3 hafta kalmıştı.)

Samba çalan bando önden gidiyordu. Arkalarında ise daha çok iri yarı ve bol kaslı gey abilerden oluşan dansçılar topluluğu vardı.  En öndeki arabalardan birinin üstünde yapılı vücutlarıyla bir sauna reklamı yapmakta olan abiler vardı.  Grup önümüzden geçerken, köşede meyve suyu satan çocuktan büfe işletmecisine kadar herkes dans etmeye başladı.  Futbol gibi, her yerden gelen ve her yöne giden kitleleri birleştiren ikinci Brezilya unsuru olan samba gerçeğiyle karşı karşıyaydık, hatta iç içeydik!

Bir ara,tezahüratlar köşedekibir apartmanadoğruyöneldi. Binaya bakınca, apartman sakinlerinin pencereleriniaçıp dans etmekte olduklarını gördük. Derken birinci katta beliren gelin gibi giyinmiş bir amca (60 yaşcivarında) el salladı ve pencereden yok oldu. Tezahüratlar artarken bu sefer ön kapıda belirdi. Önceapartmanınkapıcısınıselamladı ve makyajını bozmaya aldırmadanyanağından şap diye öptü. Kapıcıutandı ama kaçmadı. Ardındanbağırtıçağırtıarasında gelin de dansa katıldı ve grup ilerleyip gitti.

Bütün bu eğlence heyetinin en arkasında ise, karnaval hazırlığı yapan samba okulunun yarattığıiçki şişesi, köpük, fiyonk, kâğıt, konfeti, boyadan mütevellit muazzam pisliği temizleyerek gelen belediye isçileri vardı. Temizlikçiler de durumlarındanmemnunlardıaslında; bir taraftan dans ederek temizleyip bir taraftan da neşe içinde önlerindekigüruhuizliyorlardı. Ve karnaval grubu sanki oradan hiçgeçmemiş gibi tertemiz olan sokak, kısa süre içinde tekrar trafiğe açıldı.

Her Güzel Şeyin Bir Sonu Vardır
Rio’dan döneceğimiz gün geldiğinde, daha önce de söylediğim gibi, akşamdan kalmaydım; üzülecek halim bile yoktu.  Hoş, Rio İstanbul’dan farklı olarak hüzne yakışan bir şehir değil.  Bu kadar güzel bir yere nasılsa bir kez daha gelirim diye düşündüm ve yalpalayarak, kaldıramadığım kafam yüzünden kaşlarımla Rio’ya selam ederek taksiye doğru ilerledim.

1 thought on “Rio de Janeiro”

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *