İzmir’in İkizi, Selanik

Lokantanın adını unuttum ama kereviti hayatımda yediğim en iyi kerevit idi – ki prensip olarak karada olsa yemeyeceğim yaratığı denizden çıktı diye yemekten hoşlanan bir kişi değilim. Burada yediğimiz saat 15:30’dan 20:00’ye kadar süren öğlen (!) yemeğini unutamıyorum. Hava açık olduğundan Olimpos Dağı da batan güneşin yanında çok net görünüyordu. Hani Atatürk’ün kordonda güneş batışına karşı rakı içmek için İzmir’i aldığı geyiği vardır, onun gibi.

Gitmeden önce neden olduğunu bilemiyordum ama Selanik’in gönlümdeki yeri hep ayrı oldu.   Önceleri sadece birkaç resmini görerek sevmiştim.   Sakinlerinin kıskançlık ile kibir arası bir hisle Atina’dan daha üstün olduğunu iddia ettiği, ilkokul birinci sinifta Atatürk’ün doğduğu pembe boyalı ev ile kafamıza kazınan İzmir’in ikizi, Osmanlı reform hareketlerinin ve İttihat ve Terakki’nin, Hareket Ordusu’nun çıkış noktası, birkaç sene önce Avrupa Kültür Başkenti seçilen bu Yunanistan’in ikinci (ki bir üçüncü yok) merkezinin sokaklarında ilk defa gezerken bile mahallemde gibiydim.

Fırsat Seha’nın Frankfurt’taki projesinin bize verdiği esneklik sayesinde gerçekleşti.   İstanbul yerine Selanik’te buluşabildik, üstelik (keselerine bereket) merkezde oldukça güzel bir otelde de kaldık.

Daha havaalanına iner inmez ilk kez geliyor değil de eve dönüyormuşum hissine vardım.  Taksici ile konuşmaya uğraştım ama dil sorununu aşamadık, yine de inerken borcum olan meblağı (onbeş) Türkçe söyledi.  Havaalanından merkeze giden geniş, tek yönlü, şık dükkanlarla dolu bakımlı caddelerden geçerek otele vardık. Hepsi birbirine benzeyen apartmanların arasında unutulmuş eski zaman tüccarlarına ait olduklarını tahmin ettiğim iki katlı taş konakların çoğu ışıklandırılmıştı. Bazıları harap haldeydi bazıları ise bizim Levent evleri gibi başka işlerde kullanıyormuş gibi duruyordu.

Seha’nın gelmesine daha 2-3 saat varken Aristo Meydanı cıvıl cıvıldı.  Uzun boylu rüküş ve çirkin ama havalı kızlar yanlarında deri ceketli dar kotlu erkek arkadaşları ile cuma piyasasına çıkıyorlardı.  Önce otele yerleştim ve on dakika oturup şehirdeki tarihi ve turistik mekanlar hakkında birşeyler okudum.

Baktım yerimde duramıyorum, daha ben harita ister istemez baska bir şey söylemeden resepsiyondaki amcanın bana harita üzerinde işaretlediği Atatürk’ün evine bakmaya karar verdim.

Atatürk’ün Evi
Otelimiz birinci kordon ile ikinci kordon arasındaydı. Yukarı üç dört sokak yürüdüm, parkın içerisinden Venizelos heykeli ve Roma agorasının yanından geçtim ve dev Aya Dimitrius kilisesinden sağa döndüm. Aynı bizim şehirlerimizin mutena yeni semtlerindekilere benzeyen özelliksiz apartmanların arasından yürüdüm ve nihayet solda sarmaşıklı bir bina gördüm: Türkiye Cumhuriyeti Selanik Konsolosluğu. Önce Atatürk’ün evini bu bina sandım ve Hayat Bilgisi kitabındaki resme hiç benzemediğini düşündüm.  Daha sonra anladım ki asıl ev yan sokakta.

Bunun üzerine yolun karşısına geçip sokak lambaları ile aydınlanmış evi biraz izledim.  Her tarih dersimiz Ali Rıza Efendi ve Zübeyde Hanım’ın resimlerinin yanında duran bu evle başladığı için eski bir dost görmüş gibi heyecanlıydım. Önüne arkasına baktım renginin pembe olmadığını farkedip hayıflandım (aşağıdaki resimde belli olmasa da evin rengi turuncuya daha yakın). Zaten gecenin o saatinde daha fazlasını yapmak mümkün değildi. Bunun üzerine otele geri dönmeye karar verdim.O akşam Seha ile fazla gezecek halimiz yoktu, sabah erken kalkmak için erkenden yattık. Yatmadan önce TV’de bir talk showda Nükhet Duru’yu şakır şakır Yunanca konuşurken görmek enteresan oldu.

Ertesi sabah hızlı bir kahvaltı sonrası hemen Atatürk’ün evine gittik. Bu sefer konsolosluk açıktı, kapıyı çaldık, görevliye pasaportlarımızı bıraktık ve küçük bahçede beklemeye başladık.

Az sonra ufak tefek bir teyze geldi. Belli ki hayatı bu turu yaptırmakla geçiyordu. Defalarca duymuş olduğu soruları bir kez daha sabırla cevapladı. Mustafa Kemal’in burada doğduğunu ve 8 yaşına kadar annesi ve babasıyla kiracı olarak kaldıklarını, babası ölünce daha küçük bir eve taşındıklarını anlattı. Daha sonra askerken tekrar Selanik’e geldiğinde kısa bir süre için bu evi tekrar kiraladığını söyledi. 40 – 45 yıl sonra ev Selanik Belediyesi tarafından satın alınmış ve Türkiye Cumhuriyeti’ne hediye edilmiş. Bahçesine de konsolosluk yapılmış.

Pembe Ev

Zevkler ve Renkler

Evi içimize sindire sindire gezdik. Daha sonradan Yunanlı bir arkadaşımın bu evi Atatürk’ün ailesine kiralayanın kendi babaannesi olduğunu söylediği aklıma geldi. Herhalde doğrudur diye düşündüm ama yine de bir ara teyid etmek için kafama not aldım. Eşyaları olmadığı için daha sonra İstanbul’dan (çoğu Topkapı Sarayı’ndan) toplanan eşyaların yerleştirildiği evde ayrıca kıyafetleri, karneleri, bazı kitapları, meşhur ziyaret defteri ve birçok resim vardı.

Evden çıktıktan sonra da Selanik’te nereye gitsem Atatürk’ün çocukken veya gençken oralarda gezmiş olduğu hissi peşimi bırakmadı. Kendisi hakkında aslında ne kadar az şey bildiğimizi düşündüm. Ailesi, (alegorik olarak karga kovalaması hariç) çocukluğu, gençken nelerden etkilendiği, arkadaşları ve okuduğu kitaplar, askeri okulda fikirlerinin şekillenmesi, Osmanlı’nın batılılaşma hareketleri hakkındaki düşünceleri vesaire konusunda kendimi cahil hissettim. Acaba Kurtuluş Savaşı sonrasında Selanik’i de geri almak istemiş miydi veya İzmir’e girerken kendi memleketine gitmiş gibi hissetmiş miydi diye düşündüm.

Osmanli Eserleri ve Türk Mahallesi
Oradan çıkınca tekrar aşağılara inmeden önce Türk mahallesini gezmek istedik. Evin sol ve arka tarafında kalan mahalle Türk mahallesi olarak biliniyor. Sokaklar dar, evler küçük ve bozulmamış. Acaba bizde her taş eve “Rum evi” dendiği gibi Yunanlılar da her ahşap eve “Türk evi” diyorlar mı diye düşündüm.Aralarda bir cami var, çocuklar bahçesinde futbol oynuyorlardı. Yine o civarda küçücük bir eski kilise var, freskleri güzel. Başında duran amca da çok arkadaş canlısıydı.

Buradan daha yukarılara çıkarsak Yedikule’ye varacaktık ama onu Pazar gününe bırakıp aşağılara döndük. Aşağıya inen ana caddenin (Ethnikis Amynis) eski ismi Mecidiye Caddesi imiş. Burada Atatürk’ün favori bilardocusu varmış. Keşke şehir hakkında güzel bir Türk gezi kitabı çıksa da bunları yazsa diye aramızda konuştuk. Selanik asıllı meşhur tarihçi Mazower’in Selanik hakkında mükellef bir kitabı çıkmış aslında. Bu kitabını okumamış olsam da The Balkans kitabını gösterge alaraktan tavsiye edebilirim.

Bedesten

Hanutcular Ogle Tatilindeydiler

Şehirde birçok Osmanlı eseri var ama çoğu harap halde ve kapalı. Birkaç tane hamam var, birisi kültür merkezi olmuş. Birçok cami var ama hepsi kapalı. Bedesten ise hala kullanılıyor ve aynı işi görüyor.

Yunanistan’a gelen Türk turist sayısı artarsa belki bu Osmanlı eserlerine azıcık bakmaya başlarlar diye ümid ediyorum.

Kordon
Şehrin kalbi İzmir’de olduğu gibi Kordon (tabii ben Kordon diyorum ama aslında adı “Nikis”). Birinci Kordon baştan aşağı cafe ve restoran dolu. Bunların bazıları akşam bar oluyorlar ve her adımda ayrı bir müzik duyarak piyasa yapabiliyorsunuz. Biz o sabah gezerken bütün Selanik gençliği buzlu frappe içerek laklak yapıyordu. Bizden başka turist yoktu. Yunanlıların ne kadar çok konuştuklarını fark ettim, bize benzeyen başka bir özellikleri işte. Başka bir ilgimi çeken şey ise kimsenin gazete bile okumaması oldu. Hani insan en azından Hürriyet Pazar muadili boş birşeyler okur.

Kordon
Arkada Beyaz Olmayan Beyaz Kule Olmasa
Deniz Doldurulmadan Onceki Izmir

Kordonun denize bakarken en soluna varınca Selanik’in sembolü “Beyaz” Kule var. Atatürk’ün evi nasıl pembe değilse bu kule de beyaz değil!  Beyaz Kulenin yanındayken evinin olduğu mahalleden bilardocuya inen, bilardo sonrası da deniz kenarıne gelince bu noktaya çıkan Mustafa Kemal’in Olimpos Dağı’na bakarak sigarasını (veya cigarasını) tüttürdüğünü hayal ettim.

Olimpos

Ataturk’un Sigara Icme Manzarasi, Arkada Olimpos Dağı

Bundan sonra yeni şehir başlıyor. Sahilden yeni şehre doğru yürümeye devam ettik. Az ileride şaha kalkmış atının üstündeki Büyük İskender’in dev bir heykeli var. Şehri kurup kızkardeşinin ismini vermiş. Makedonyalılar bu sebepten “Büyük Makedonya”’nın başkenti olarak Selanik’i bellemişler. Heykelin arkasında meşhur arkeoloji müzesi var. Büyük İskender’in ne kadar da Helen olduğunu ve Makedon falan olmadığını burada öğrenebilirsiniz!

İskender

Bu Sehrin De Kurucusu!

Yine beyaz kalenin altında şehrin bizden kurtuluşunu gerçekleştiren abinin bir heykeli var. Tabii işin enteresan kısmı şu anda bu şehirde oturanların önemli bir kısmı o tarihte Osmanlı vatandaşı olarak teoride savaşta bizim taraftaymışlar.

Dönme Camii
Kitabı karıştırırken yeni şehir tarafında Yeni Cami veya Dönme Camii olarak da bilinen bir camiden bahsedildiğini farkettim. Burası zamanında sadece 15,000 kişi olmalarına rağmen şehirdeki en varlıklı grup olan meşhur Sebataycıların camisi imiş. Resimleri şimdiye kadar bütün gazetelerimizin pazar eklerini süslemeliydi diye düşündüm ve yorulan Seha’yı frappesini içerken kordonda bırakıp oraya yöneldim.

Yeni Cami

Aman Yalcin Kucuk Hoca Duymasin

Yaklaşık 20 dakika kadar yürüdükten sonra pek de kolay bulunmayan camiyi buldum (Archeologikou Mousiou Sokak).  Kitaba göre dışarısı yapıldığı zamanın (1904) art nouveau cami mimarisi, fakat içerisi İber Yarımadasındaki sinagogların aynısı imiş.  Hiç İber yarımadası sinagogu görmediğim için yorum yapamayacağım.  Acaba İber yarımadasında sinagog kaldı mı?

Cami şu anda bir sanat galerisi olarak kullanıldığı için içini gezmek mümkündü. Görevli kızı çok da uğraşmadan ikna edip her tarafa girip çıktım. Sergi fazla rağbet görmüyordu, o yüzden rahat rahat dolaştım.

Liman
Cumartesi akşamını Limanın ucundaki tavsiye edilen yeni bir lokantada (Kitchen Bar) geçirmeye karar verdik. Yazları terasından bütün kordon görülen oldukça şık yüksek tavanlı bir restoran/bar burası. Yemekleri gayet iyiydi, fiyatı da tuzluydu. Ben şahsen bir tavernayı tercih ederdim lakin bir Seha klasiği olan illa şık restoranda yemek tutturmalarına dayanamadım.

Selanik’e bir sonraki gelişimde ise kordonun en sağ tarafında açık otoparkın hemen solundaki bir balık lokantasında ağırlandık. Duvarında Yunan bayrağı olan bir lokantaydı, adını unuttum ama kereviti hayatımda yediğim en iyi kerevit idi – ki prensip olarak karada olsa yemeyeceğim yaratığı denizden çıktı diye yemekten hoşlanan bir kişi değilim. Ayrıca bu lokantada çok güzel pişirdiklerini duymuş olduğumuz barbunyanın “barbuni” balığının çoğulu olduğunu öğrendim! Burada yediğimiz saat 15:30’dan 20:00’ye kadar süren öğlen (!) yemeğini unutamıyorum. Hava açık olduğundan Olimpos Dağı da batan güneşin yanında çok net görünüyordu. Hani Atatürk’ün kordonda güneş batışına karşı rakı içmek için İzmir’i aldığı geyiği vardır, onun gibi.

Buradan çıkıp Beyaz Kuleye doğru yürürseniz Aristo Meydanı’ndan birkaç sokak sonra sakız mamulleri satan bir dükkan var (Mastiha Shop). Bu dükkandan yiyeceklerden el kremine, rakısından şampuanına kadar sakız ile yapılan herşeyden almak mümkün. Ben şahsen Sakız Adası’nda yapılan sakızlı rakı ve çok şekerli olsa da sakız likörünü tavsiye ederim. Ayrıca çok da komplike olmayan bir ürünü nasıl pazarladıkları da oldukça enteresan.

Liman eskiden şehrin en canlı yeri olmasına rağmen sonradan birçok liman gibi şehrin pislik yuvası haline gelmiş. Şimdi ise şehrin ana limanı daha ileriye taşındığı için bu mahalle yeniden doğuyor. Burası aslında 1500’lerde şehirdeki çoğunluk olan yahudilerin mahallesi imiş. Fakat maalesef 1917 yangınında eski binaların ve 32 sinagogun çoğu yanmış.

Pazar günü öğle yemeğini yediğimiz Selanik’in eski ve meşhur restoranlarından Zythos da bu bölgede. Tavsiye ederim. Biz oradayken yan masalarda büyük bir aile yemeği yeniyordu, çok güzeldi. Yemek konusu açılmışken başka bir tavsiyem de Elenidis Pastanesi’nde en güzelleri yapılan üçgen şeklindeki tatlılar. Bunlara pek de yaratıcı olmayan bir şekilde “triangle” deniyormuş. Baklava hamurunu konik şekilde sarıp içine krema sıkıyorlar. Çok leziz, kendiniz gidemeseniz de Selanik’e giden olursa ısmarlayınız.

Kiliseler
Her Yunan şehrinde olduğu gibi Selanik’te de önemli kiliseler mevcut. Herhalde en güzeli bizimkine benzetilmiş olan Ayasofya. İkinci kordon üzerinde, Bizans stilinde küçük bir kilise. Şehrin ana kilisesi ise Aya Dimitrius. Aya Dimitrius’un altında roma zamanlarından kalma bir bodrum var. Bu bodrumdaki kitapçıdan ingilizce Selanik kitapları bulabilirsiniz. Başka bir önemli yapı da Rotunda. Yine Roma zamanlarından kalma eski bir bina, Osmanlıların yanına yaptırdığı minare şimdi Pisa kulesi gibi eğik duruyor. Daha sonra kiliseye çevrilmiş – biz oradayken (herşey gibi) restore ediyordu.

Yedikule
Üşenmeden şehri İzmir’den daha güzel yapan tepeye tırmandık ve nargilesiyle esrar içtiği için Yedikule zindanlarına atılan rebetikocu amcanın şarkısından tanıdığımız Yedikule hapishanesine çıktık. Aslında bu tepe üstünde Yedikule olmasa da şehrin yukarıdan görüntüsü için tırmanılacak güzel bir yer. Yedikule de biz oradayken restore oluyordu. Yakın zamana kadar hapishane olarak kullanılıyormuş.

Yedikule

“Bes Degil Onbes Yil Olsa Ben Vazgecmem Bu Isten”

Girişteki kapının üstünde 1431’den kalma eski türkçe yazılmış bir kitabe var. Bizim ingilizce kitapta tercümesi yoktu ama sonradan orada “işte biz burada frenkleri dümdüz ettik, analarından emdikleri sütü burunlarından getirdik” cinsinden birşeyler yazdığını öğrendik. Neden tercüme etmedikleri de böylece anlaşılmış oldu.

Türk Mahallesi

Mutevazi Bir Pasanın Evi

Dönüş yolunda gene türk mahallesinde To Spiti tou Pasa (Paşa’nın Evi) isimli küçücük bir lokantada yemek yedik. Yemekler güzeldi. Genç garson kız lokantanın sahibinin kızıydı ve bize birçok yunanlı gibi hayatında en çok gitmek istediği yerin İstanbul olduğunu söyledi. İlk biriktirdiği para ile gidecekmiş.

Dönüş
Yunanlıların İstanbul hakkında kafaları karışık. Bazen hayatlarında görmemiş olanları bile ağlarcasına hasretle bahsediyorlar, bazen de ellerinden gittiği gerçeği yüzlerine vurulduğu için “artık eskisi gibi değil” diye küçümsüyorlar. Ben de Selanik için onlar kadar olmasa da benzer hisler içerisindeyim.

Selanik 450 seneden fazla Türk şehri olmuş, mübadele öncesinde Rumlar azınlıktaymışlar, zaten mübadele sonrasında da Anadolu’dan en çok göç alan yerlerden birisi olmuş. Osmanlının modernleşmesi Selanik’ten başlamış. Atina 1821’de Mora ayaklanması ile elden giderken Selanik Türk kalmış. Öte yandan sonradan Yunanlılar da aynen bizim yaptığımız gibi bilinçli olarak Türk izlerini silmişler, cadde isimlerini değiştirmişler. Kalan üç dört cami ile iki üç hamam da harap durumda.

Selanik benim için ise adeta bir hac yeri. Atatürk’ün karakterinin oluşmasında çok önemi olan bir şehir. Hatta şehirden çıkmış en önemli insan belki de Atatürk. Ama biz bu şehri hiç tanımıyoruz, şehir ise son restorasyondan beridir pembeligi kalmamis meşhur pembe ev de olmasa Atatürk’ü silmiş durumda.

Selaniklilerin eve Kemal’in evi demelerindeki mesaj da belirsiz. Küçümsedikleri için mi yoksa Kemal’i soyadı sandıklarından mı? Atina’yı hiç sevmiyorlar ama bana Niko ve Nazlı’yı (Yabancı Damat) anlatan kız istisna bile olsa Atatürk ile hemşeri olmaktan dolayı gururluydu.

Ben de 1917’deki yangınla aynen İzmir gibi yanmış ve sonrasında çirkince modernleşmiş olan bu şehrin sokaklarında dolaşmaktan çok hoşlanıyorum. Üstelik 1922 mübadelesi olmasa bu şehirde hala Türkçe konuşarak gezebilecektik diye düşünmeden de edemiyorum. Etraftaki bütün kasaba isimleri Ege Bölgesi’ndeki kasabaların isimleri (Nea Menemeni, Nea Mudanya vs.) yani buradaki Yunanlıların da büyük kısmı aslında bizim oralı. Zamanında Yunanistan kökenliler tarafından Türk tohumu diye aşağılanan nüfus. “Vatanımda almancı, burada yabancı” jenerasyonu gibiymişler.  Ben Selanikli veya Egeli değilim ama oraya gidince de evimdeymiş gibi hissetmem belki de bundan işte.

3 thoughts on “İzmir’in İkizi, Selanik”

  1. Yunanlılar her şehirlerinde dikkat ederseniz Güzel İzmiri örnek almışlardır.Yani hala izmir onlarda bi mabed gibi bişey.

    O yedikuledeki Türkçe kitabe hoşuma gitti.Bence de Çeviri yapmamaları normal.

    Beyaz Kuledeki yunan bayrağını görünce içim burkuldu.

    Selanik Misak-ı Milli sınırları içerisindedir ve ne yazıkki Atatürk’ün almaya ömrü yetmemiştir.Bir gün nasıl olsa yeniden alacağız.Şimdilik yaşasınlar bakalım.

    bilgiler için çok teşekkür ederim

    saygılar

  2. Selanik tatlilari ile meshurdur. Bir daha gittiginde Terkenlis’ten tzoreki veya Hatzis’den (Haci’nin yeri) yazinda bahsettigin ortasi kremali milfoylerden yemeni tavsiye ederim. Muhtesem.

    Rumlarin azinlik olusu ve Anadolu’dan mubadele sonrasi cok goc almasi hakkinda da enteresan bir notum olacak. Mubadele sirasinda gelen Turk(?)’leri yani bize gore Rumlari Selanik yerlisi Yunanlilar asagilarlar ve onlara sehrin disinda en pis yerden toprak verirler. Adina da Konstantinapolitika derler. Bahsi gecen yer, bugun Selanik’in en pahali semti. Iste o begenmedikleri Istanbul’lularin Yunanistan’i bugunku Yunanistan yaptiklarinin bir baska guzel ornegi.

  3. Ben de Selanik’de aynı hisse kapılmıştım. Kordon’un sonuna kadar yürüyüp İzmir’deki Tekel tütün depolarına tekabül eden bir yerde, Bristol otelinde kalmıştık.
    İşin ilginç yanı orası da tütün kokuyordu, hiç unutmam.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *