Mostar ve Muhtesem Koprusu

Sırp sanatçı Ivan Jelisavçic enteresan bir soru sormuş: “Neden yıkılmış bir köprü resmi bize katledilmiş insanlardan daha çok acı veriyor? Belki de kendi ölümlülüğümüzü köprünün yıkılışında gördüğümüz için. İnsanların ölmesine şaşırmıyoruz, kendi hayatlarımızın biteceğine de eminiz. Ama bir medeniyet anıtının yok edilmesi farklı bir şey.”

Saraybosna’dan Mostar’a iki saat süren kartpostal manzaralı bir yoldan gittik. Mostara varınca meşhur köprünün altından akacak olan zümrüt rengi Naretva Nehri’nin vadisinde ince bir yoldan kıvrıla kıvrıla ilerlerken muhteşem manzaraya bakabilmek için yavaşladık. Naretva bazı yerlerde Yüzüklerin Efendisi’ndeki dağların arasından kanoyla gittikleri acayip nehri andırıyordu.

Saraybosna’dan Mostar’a gelirken aynı zamanda Bosna’dan da Hersek’e geçiliyor. Hersek’in havası ve bitki örtüsü Bosna’dan farklı. Bazı günler, Bosna ve Hersek’i ayıran BiH tünelinden çıkınca aniden kara ikliminden akdeniz iklimine (unutamadığımız hayat bilgisi konularından akdeniz iklimi: yazlar kurak ve sıcak, kışlar ılık ve yağışlı) geçiliyormuş. Bizim şansımıza uzun tünelden çıktığımızda hala yağmur yağıyordu.

Nehir o kadar güzeldi iki saatlik yolda iki kere resim çekmek için durduk. Tabii bir kez de bir Bosna Hersek klasiği olarak kahve molası verdik ve durduğumuz lokantada şirin bir su değirmeni vasıtası ile çevrilen kuzuya ağzımız sulanarak baktıktan sonra yolumuza devam ettik.

Naretva

Zumrut Naretva Nehri Kopruye Dogru Akarken

Mostar’a vardığımızda artık akşam olmak üzereydi. Hemen şarapnellerle delik deşik olmuş metruk bir binanın yanındaki pansiyonumuza yerleştik ve eski şehre doğru yürüdük.

Köprüye yaklaşırken önce solda 1557’de Mimar Sinan’ın yaptığı Karagözbey (Karadjozbegova) Camiinin yanından geçtik. Caminin avlusunda aynı şehirdeki eski evlerin arasında sıkışmış küçük parklardaki gibi mezar taşı koyacak yer kalmamıştı. Daha sonra yolun arabalara kapalı olan kısmına vardık ve arnavut kaldırımı tertemiz beyaz taşlı sokaktan beyaz duvarların arasından beyaz çatılara bakaraktan devam ettik. Bu bölgeye “Kuyumculuk” deniyor.

Mostar Mezarlik

Mostar’in Musluman Tarafinda Artik Mezar Koyacak Bosluk Kalmamis

Aygen “bu cami çok güzel” diye bizi kandırdı, ufak bir kapıdan geçirdi ve dallarından sükünet ve huzur akan ağaçlarla dolu bir avluya soktu: Koski Mehmet Paşa Camii. Cami solumuzda kalacak şekilde şadırvanın yanından ilerledik ve köşeyi dönünce birden meşhur köprüyle göz göze geldik!

Stari Most

Koprunun Altindan Nehir Akmasa Gercek Olduguna Inanmayacagim

Zümrüt yeşilinin üstünde gerdanlık gibi duran köprüyü görünce içimi Taj Mahal’ı gördüğümdeki gibi bir his kapladı. Defalarca resmini gördüğüm bembeyaz şiirsel bir yapı önümde canlı duruyordu. Etraf yaprak hışırtıları hariç sessizdi. Zaman durmuş gibiydi. Taj Mahal’de hafif sisin arasından görünen beyazlık manzarayı iyice masalsı yapmıştı ama Mostar Köprüsü’ne bakarken şaşkınlığım biraz daha kısa sürdü. Az sonra farkettim ki durgun sandığım zümrüt yeşili su yer yer minik girdaplar oluşturarak yavaş yavaş akmakta. Donmuş sandığım görüntü aslında canlı olan “Hersek’in taştan gülü” idi.

Köprünün göreni yerine mıhlayan büyülü etkisi geçince etrafa bakmaya başladım. İki yandaki binalar da köprüyü yıkan Hırvat topçuları tarafından yerle bir edildiği için savaş sonrasında restore edilmiş. Eski resimlerinde kararmış olan yerler şimdi kar beyazı olmuş. Bu beyazlık restorasyon sonrasında eleştirilmiş – ama bence köprünün zerafetine yakışmış.

Köprü Mimar Sinan’ın öğrencilerinden Mimar Hayrettin tarafından 1566’da yapılmış. Savaş sırasında Hırvat topçuları tarafından defalarca vurulmuş, zarar görmesin diye lastiklerle kaplanmasına rağmen hınçla ve nefretle tutulduğu top ateşine dayanamamış ve zümrüt rengi sularda kaybolmuş. Savaş sonrasındaki restorasyon sırasında nehrin dibindeki taşları tek tek toplamışlar ve gerçekten müthiş bir uğraşla köprüyü yeniden yapmışlar. Bu restorasyon ile ilgili güzel bir belgesel var. Şansımıza biz Saraybosna’dayken NTV’de gösteriliyordu.

Bu köprüden suya atlamak çok eski ve önemli bir yerel spor. Aşağıda bunu gösteren bir video var:


Not: Çin, Kuzey Kore, Tayland gibi Youtube’u zırt pırt yasaklayan bir ülkeden bağlanıyorsanız göremeyebilirsiniz.

Köprü ile ilgili bir belgesel için ise aşağıdaki videoyu izleyebilirsiniz. Belgeselde köprünün eski hali çok güzel görünüyor. Ayrıca yıkıldıktan sonraki durum ve 1997’de başlayan ve 7 yıl süren restorasyondan da görüntüler var:

Not: Çin, Kuzey Kore, Tayland gibi Youtube’u zırt pırt yasaklayan bir ülkeden bağlanıyorsanız göremeyebilirsiniz.

Ve son olarak köprünün yıkılışının yıkan Hırvat askerleri tarafından çekilen mide bulandırıcı görüntülerini aşağıya koymuştum ama vidyo Youtube’dan silindi, başka yerde de bulamadım.  Hakkında şunları yazmıştım:

“Uyarırım, üzücü görüntüler. Ayrıca birisinin oturup bunu yaptığından gurur duyarak kaydetmesi de ayrıca üzücü. Vidyoyu Youtube’dan izlerseniz göreceğiniz yorumlarda bir taraftan “keşke bütün şehri yıksalardı” diyen hayvanları bir taraftan da “biz Hırvatların en büyük aptallığı bu köprüyü yıkmak oldu” diyenler de klasik bir Yugoslavya kafa karışıklığı.”

Yukarıdaki iki bölümlü belgeseli yapan Sırp sanatçı Ivan Jelisavçic enteresan bir soru sormuş: “Neden yıkılmış bir köprü resmi bize katledilmiş insanlardan daha çok acı veriyor? Belki de kendi ölümlülüğümüzü köprünün yıkılışında gördüğümüz için. İnsanların ölmesine şaşırmıyoruz, kendi hayatlarımızın biteceğine de eminiz. Ama bir medeniyet anıtının yok edilmesi farklı bir şey.”

Bir taraftan düşüncelere dalmış durumda Koski Mehmet Paşa Camii’nden köprüye bakıyordum. Sağ yamaçta restoranlar şemsiyelerin altına masaları dizmişler, ama ne masalar ne de tek tip şemsiyeler köprünün ahengini bozmuyordu. Sol yamaç ise çok dik olduğundan boştu. Sağ yamacı incelerken gözlerim ister istemez yeni yapılan dev katolik kilisesinin iğneye benzeyen çan kulesine gitti. Kule cok soğuk görünümlüydü. Köprünün çevreye uyumlu haliyle karşılaştırınca kendini fazla önemser bir yapaylıkta olduğunu düşündüm. Gözlerimle kuleyi izleyince önce yandaki dağın yamacına, yamacı izleyerek de tepeye kondurulmuş kocaman haça baktım.Bu dev haç, köprüyü yıkan top atışlarının yapıldığı yere, köprüyü yıkanlara benzer fanatikler tarafından, üstelik de savaştan sonra katolikliklerinin sembolü olarak dikilmiş. Ama bana sanki insanlara yıllarca yan yana yaşadıkları komşularını ve şehirlerinin sembolü köprüyü vurduklarını unutmasınlar diye dikilmiş gibi geliyor.

Piyasadaki tek Bosna kitabı olan Bradt Guide’ın yazarı Tim Clancy’ye göre şehirlere hakim olan tepelere haç dikmek bir Hırvat adeti değil. İtalya’dan ithal bir “gelenek”. Nedense bu geleneği almak Hırvatların aklına 93’teki savaştan sonra gelmiş. Mostar’ın müslüman halkı tahrik amaçlı dikildiğini düşündükleri bu dev haçtan rahatsız oluyor ama bu haça her gün bakmaktan başka sansları da yok.

Don't Forget 1993

Unutma Unutturma!

Ağırlığı tatilin ruh haline tezat oluşturan düşüncelerimizden sıyrılmaya çalışarak, caminin avlusunda biraz daha dolaşıp sessizliği dinledikten sonra köprüye doğru yürüdük. Köprüye çıkmanın zevkini biraz daha geciktirmek için köprü manzaralı bir terasa kurulduk. Köprüye ve altında aheste aheste akan suya bakarken birden hoparlörsüz harika bir ezan başladı.

Türk standartlarına göre milliyetçi bir insan değilim. Ama Bosna’yı ve özellikle Mostar’ı görünce nedense Osmanlıcı, Türkçü damarım kabardı. Kendimle çelişmeye başladım. Ülkemde özümsediğim kültürün bir ucunun bu kadar uzaklarda yaşaması, o köprüyü tasarlayan ve yapan bilginin, görgünün, estetik anlayışının benim şehrimden geçerek buralara gelmesi içimi tuhaf bir gururla doldurdu.

Bir taraftan da zamanında vergisinden ve belki de başıboş kalmış valisinden bıktığı Osmanlıyı istemeyen Boşnakların acı savaşı sırasında uzaklarda kalmış olmak duygusu vardı. Savaş haberleriyle yeteri kadar ilgilenememek, savaş sırasında en azından üniversitemde birşeyler yapmamış olmak beni üzdü.

Terastan kalkıp yürümeye devam ettik. Köprüden yavaş yavaş geçtik, geçerken Koski Mehmet Paşa Camiine bu sefer köprüden baktık. Ertesi sabah minareye çıkmaya karar verdik.

Şehrin batı tarafında bir restoranda basit bir yemek yedikten sonra yorgun ve hamile Seha’yı otele bıraktım ve geri döndüm. Jenya’nın arkadaşı Mostar’da oturan bir İtalyan kızla buluştuk. Yol üstünde güzel bir kitapçıya şöyle bir uğradıktan sonra kocaman bahçesi olan bir kafeye yerleştik.

Aygenle ikimiz Osmanlı geleneklerini yaşatmak amacıyla bir nargile söyledik ve yıldızlı gökyüzünün altında bahçedeki bir ağacın altında güzel bir müzik eşliğinde nargile tüttürerek sohbet ettik. Ardından bir İtalyan kız daha geldi. Meğersem italyanlar bu yaz Bosna hükümetine organik tarım konusunda danışmanlık yapan bir italyan firmasında çalışıyorlarmış. Birisi italyanca öğretmeni diğeri ise daha üniversitede öğrenciymiş. İtalyan hükümeti kendi bağışladığı yardım parası ile kendi danışmanını getirerek sağ cebinden geleni sol cebine koyuyordu. Umarım arada Bosna’ya bir yararı oluyordur diye düşündüm.

Komünizm yıllarında bu topraklara fazla suni gübre atılmadığı için Bosna ve Hersek toprakları organik tarım için çok müsaitmiş. Mostar’ın içinde bulunduğu vadi ise oldukçe geniş ve tarıma elverişliymiş zaten.

İtalyan kızlar hayatlarından çok memnunlardı. Haftasonu film festivalinde film izlemeye Saraybosna’ya gidip gelmişler. Onlar havadan sudan laflarlarken Aygen ile ben de şehrin bölünmüşlüğünü konuşmaya başladık.

Şehri öncelikle nehir kuzey-güney doğrultusunda ikiye bölüyor. Köprüden batı tarafa geçtikten sonra da bir ana cadde (Alekse Şantiça) tekrar nehre paralel bir şekilde batı tarafı ikiye bölüyor.

Caddeye ismini veren şair aslında bu bölünmeden kendisi de nasibini almış. Zamanında Emine isimli müslüman bir kıza aşık olmuş fakat hristiyan olduğu için kızı ona vermemişler. Müslüman olmayı da kabul etmiş (bu tabii sünneti kabul etmiş demek de oluyor) ama kızın ailesi gene de izin vermemiş. Bunun üzerine sevdalinka denen aşk şarkılarından en meşhurlarından birisini bu Emine isimli dilber için yazmış.

Ertesi gün şehirden çıkarken savaş sırasında sınır olan bu Şantiça Caddesi’nden arabayla geçtik ve iki taraftaki delik deşik Avusturya etkili binaların hala durduğunu gördük. Şehrin Hırvat kısmına gitmedik, o yüzden oradaki daha önceden duyduğumuz gerginliği gözlerimizle göremedik. Ama Hırvatistan’a yaklaştıkça etrafta bayrakları ve özellikle gözümüze sokulan dev haçları görmemek mümkün değildi.

Akşama geri dönecek olursak, Aygen ile muhabbetimiz bitince kafeden çıktık ve eski köprünün mimari denemesi için kullanılan daha eski ama ünsüz (Kriva Çupriya) köprüye söyle bir baktıktan sonra nehir kenarına indik. Bu küçük köprü Türk mimar Seyvan Kethüda tarafından 1558 yılında yapılmış. Gece ışıklandırılan asıl köprü ise su sesi haricindeki sessizlikte ve suda yansıyan ay dışındaki karanlıkta başka bir büyülüydü.

Stari Most Night

Bu da Zifiri Karanliktaki Hali

İlginenler için köprünün doğu kısmına geçer geçmez sola dönünce hemen sağda bir mağara bar var, enteresan. Mağaranın içerisine mumlarla aydınlatılan oldukça güzel bir bar yapmışlar. Haftaiçi olmasına rağmen bayağı doluydu.

Ertesi sabah kalkınca ilk iş Karagözbey Camii’ne gittik. Sinan’ın eserini hızlıca gezdikten sonra Osmanlı Evi’ni atladık ve Koski Mehmet Paşa Camii’ne vardık. Aygen – muhtemelen restorasyondaki Türk katkılarından dolayı – Türklere beleş olduğunu söylemişti ama müezzin bizden gene de para istedi biraz söylendik ama sonra parayı verdik.

Gücünüz yeterse bu minareye çıkmanızı tavsiye ederim çünkü gerçekten harika bir manzara var ve şehrin oryantasyonunu çok daha iyi anlayabiliyorsunuz. Aygen dizinden dolayı çıkmadı ama Seha. Jenya ve ben çıktıktan sonra inmek istemedik.

Karagozbey Camii

Kopruden Karagozbey Camii

Daha sonra yanımda adam gibi bir bayrak getirmeyi unuttuğum için hediyelik bir adet sarı bir adet de kırmızı tişört aldım ve böylece söz verdiğim üzere Mostar Köprüsü’ne sarı kırmızı bayrağı asmayı da ihmal etmemiş oldum!

16. Sampiyonluk

Temsili Bayrak Koprude 16. Sampiyonlugu Kutlarken

Daha sonra köprüyü biraz daha izledik ve içimize sindiremeden Hırvatistan’a doğru yola çıktık.

Tekke (Blagaj)
Yolda Bradt kitabının kapağını kaplayacak kadar güzel olan tekkeyi görmek için az da olsa yolumuzu değiştirdik. Burası Bosna Hersek’in birçok nehrinden birinin (Buna) pınarına kurulmuş şirin bir tekke.  Türkçe kaynaklarda Sarı Saltuk veya Blagay tekkesi olarak geçiyor.  Meşhur Sarı Saltuk burada şeyhlik yapmış deniyor – ama o zamanın şartlarında nasıl bu kadar çok yerde birden bulunabilmiş anlaması zor.

Tekke

Zikir Ayinleri Yapmak Icin Oldukca Musait

Kitapdan okuduğum kadarıyla Osmanlılar bölgeyi ele geçirir geçirmez Sultan sükunetine hayran kaldığı bu noktaya bir tekke kurulmasını emretmiş. 200 metrelik bir uçurumun altından zümrüt renkli su kaynıyor. Evin avlusundaki merdivenlerden suyun yanına kadar inebiliyorsunuz.

Ev şirin ama bizim için müthiş enteresan olduğunu da söyleyemeyeceğim. Evde sürekli olarak tasavvuf musikisi çalıyor ve aşağıda Adnan Hoca’nın kitapları satılıyor. Ayrıca neredeyse bütün hediyelik eşyalar Türkiye’den gelme.


Poçiteli (Pocitelj)

Tekke’den Hırvatistan’a doğru devam edince yolun üstünde kaçırılmaması gereken muhteşem Poçiteli köyü var. Girişteki tepede yer alan kaleden nehrin iki yönü de çok güzel görüldüğü için savaşlarda yolları gözetleme amacıyla kurulmuş küçücük bir köy. Maalesef bizim kaleye tırmanacak vaktimiz yoktu ama sokaklarında biraz gezinebildik. Hemen köyün girişinde çok şık bir de saat kulesi var.

Meyva Satan Teyze ve Torunu

Arabayı yolun yakınındaki meydana parkettik ve yukarı doğru yürüdük. Park yerinin yanındaki şemsiyeler olmasa köy 1500’lerden beri fazla değişmemiş. Bir Osmanlı köyü neye benzerdi görmek isterseniz burada bir on-onbeş dakika durmak kafi. Taş sokaklı yokuşlu yollarında yürürken tarihi bir değer nasıl korunur görebilirsiniz ve Osmanlının merkezi olmasına rağmen Anadolu’da böyle yer kalmadığı için hayıflanırsınız. Acıktıysanız köylülerden köyün etrafında yetiştirilmiş taze veya kuru incir, kayısı ve eriklerden alabilirsiniz.

Köy savaş sırasında çok zarar görmüş ama UNESCO dünya mirası kapsamında olduğu için sonrasında oldukça iyi restore edilmiş. Köydeki küçük camide Bosna Hersek’teki diğer camilerdeki gibi Türkiye’den yollanmış Diyanet Kuran’ı vardı. Güleryüzlü imamla sohbet etmek istedim ama maalesef hiç ortak lisanımız çıkmadı. Aklıma zamanında anneannemin hastanede tanıştığı bir iranlıya yaptığı gibi karşılıklı dua okuyarak “muhabbet” etmek geldi ama vazgeçtim.

Pociteli

Gozetleme Kulesini Gozetlerken

Dalmaçya kıyılarındaki öğle yemeğimize daha fazla gecikmemek için tekrar yola koyulmak zorunda kaldık. Kısa bir süre sonra Hırvatistana geçtik, oradan sahil yolunu takip ederek birkaç dakikalığına tekrar Bosna Hersek’e uğradık ve ülkenin tek limanında durmadan bir kez daha Hırvatistan’a girdik. Aygen’in diplomat plakalı arabasının sayesinde bütün pasaport kontrolleri oldukça rahattı.

Aklım Mostar Köprüsü’nde kalmış olarak Dalmaçya kıyılarındaki minik adaların arasını kaplayan lacivert denizin yansıttığı güneşi ve yeşil adaların sağından solundan çıkıp duran beyaz yelkenleri izlemeye başladım.

İstanbul

 

9 thoughts on “Mostar ve Muhtesem Koprusu”

  1. Selam,

    Bosnaya gitmeden uluslararası siteler dahil bir çok yere baktım; fakat bu kadar detaylı doyurucu ve güzel yazılmış başka bir site bulamadım.
    gidip gezdikten sonra tekrar gireceğim bakalım ne kadar gerçek 🙂

  2. Mehmet Bey ve Tülin Hanım:

    Yazıların işinize yaradığına çok sevindim. Buraya yazmaya ilk başladığımda hedeflerimden birisi de gittiğim yerlere benden sonra gideceklere yardımcı olmaktı.

    Yorum bıraktığınıza da ayrıcana çok memnun oldum. Tanıdıkların fikirlerini alabiliyorum ama sizler gibi arayıp da bulanların ne düşündükleri hep merak ettiğim birşey.

    Karadağ hakkında da Aygen’den çok iyi şeyler duymuştuk ama vaktimiz yetmemişti. Orayı da Tülin Hanım’ın blogundan okurum!

    Not: Aygen erkek.

  3. Biz de 10 kişilik bir grup olarak tüm Hırvatistan ve Bosna’yı sizin yazılarınızla gezdik. Aygen de bizimle beraber minibüsteydi:)

    Olağanüstü keyifli bir kaleminiz var. Döner dönmez tüm sitenizi inceledim ve çok beğendim.

    Ben de Sabah gazetesine ara sıra yazı yazıyorum. Bu seyahatimizi de yazmak üzere yola çıktım. Fakat oraları gezerken, bir yandan da sizin yazınızı okurken sürekli “ee, bunu ben yazacaktım ama:(” dedim kendi kendime!:) Şimdi sizin yazılarınıza rağmen nasıl oluşturacağım yazımı bilemiyorum:)

    Bu arada seyahatimiz sırasında sizden heveslenip ben de kendime bir blog oluşturmaya karar verdim. Biraz önce tamamladım: 1detay.azbuz.com Belki ilginizi çeker. Henüz Bosna-Hırvatistan-Karadağ yazımı yazamadım ama en kısa zamanda o da eklenecek.

    Seyahatimize keyif kattığınız için size teşekkür ederiz. Bu arada kim olduğunuz, kaç yaşında olduğunuz, ne iş yaptığınız gibi sorular seyahat boyu hepimizin kafasını kurcaladı:) Bir de Aygen kız mı, yoksa erkek mi?

    Sevgiler,

    Tülin Kozikoğlu

  4. Merhabalar ,
    Şeker bayramında Saraybosna-Dubrovnik gezisindeydik.
    Gitmeden sizin yazılarınızı okumuştuk. Gittiğimizde yazdıklarınızın doyuruculuğunu ve yol göstericiliğini çok iyi anladık.
    Teşekkürler.
    Bundan sonra her gezimden önce, oralar hakkında yazınız olup olmadığına bakacağım.

  5. Bunlari ne zaman kitap haline getirecegini merak etmekteyim sadece..

    Ellerin dert gormesin insaallah

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *