Universiteden Aurelien Boulet isimli bir fransız arkadaşım var ama kendisine Erdoğan Gülle (Adana aksanıyla “gulle”) demeyi tercih ediyorum. Malum Aurelien biz frankofon olmayan türkler için telaffuzu oldukça zor bir isim. Ayrıca kendisini Türkiye’de çalışmaya ikna etmeye çalıştığım için ismini de Erdoğan olarak değiştirdim.
Erdoğan şimdi çokuluslu tabir edilen cinsten bir firmanın Tayland’daki bürosunda (yazıhanesinde?) çalışıyor.
2 sene önce Tayland’a gittiğinden beridir bizi davet ederdi. Şirketinin Bangkok’un müreffeh bir semtinde tuttuğu dayalı döşeli fıstık gibi bir dairede kalıyordu, fazla bir odası da hazırdı. Üstelik her an başka bir ülkeye transfer olması söz konusu idi. Eh, sonunda uzatmalı sevgilisi Esther’i de sağ parmağına yüzüğü takarak yanına almıştı.
Birçok erkek gibi daima özgür kalacağını iddia eden Erdoğan yüzüğü de takınca işlerin değişme olasılığının arttığını anladık ve bayram tatili planlarımızı her türk evladı gibi son anda yaparak 2006 Ocak ayında 13 saat süren – hayatımızın en uzun – uçak yolculuğu sonunda sıcak ve nemli bir Cumartesi sabahı Bangkok’a vardık.
Adana mı Bangkok mu?
Ne zaman Adana ve sıcak konusu açılsa (ki Adana ve sıcak, Adana ve kebap, Adana ve Çukurova, Adana ve Orhan Kemal’den daha fazla açılan bir konudur) babam övünme mi şikayet etme mi karar veremediğim bir tonda Adana’nın sıcağını dünyanın diğer sıcak yerleri ile karşılaştırmaya başlar. Sonuçta da Adana’nın sıcağının daha kötü olduğu kararına varır.
Evet, Adana Mayıs’tan Ekim’e kadar çok sıcaktır. Uçaktan indiğinizde üzerinize gelen hava bir an zannettiğiniz gibi hala çalışan uçak motorundan gelmemektedir. Yazın arabada kaset (kaset mi kaldı?), gözlük, saat vesaire bırakılmaz. Yollarda gördüğünüz kolları alçılı insanlar sıcak yüzünden damda uyurken uyku sersemliği ile aşağı düşenlerdir. Temmuz sonrasında akşam neminin %90’lara varmasıyla Adana gündüz bunaltıcı gece ise boğucu bir sıcakla içindekileri kavurur. Ayrıca ne gece ne de gündüz Adana tabiriyle “töbe esmez”.
Adana’daki diaspora kayserililierinden rahmetli Mehmet Dayı bu gibi günlerde “Bu akşam Adana’nın altındaki ateşe iki tane daha odun attılar” derdi.
İşte bu tarif etmeye çalıştığım dayanılmaz sıcağın üstüne hava kirliliğini ve muhteşem sokak restoranlarından gelen havadaki kesif yağ kokusunu eklerseniz ve o sıcağı senenin 10 ayına yayarsanız Bangkok’un atmosferini tahayyül etmeniz mümkündür.
Böyle bir öğlen Erdoğan ve Esther bizi havaalanından aldılar. Pasaport kuyruğundan lacivert pasaportlarımızı gururla göstererek vizesiz geçtik ve polis kadının bir hafta boyunca her yerde göreceğimiz cinsten gülümsemesi ile Tayland’a resmi olarak ayak bastık.
Park
Bangkok havaalanında da bütün şehirde olduğu gibi bir park sorunu söz konusu idi. Buldukları çözüm enteresan: park yerleri dolunca daha sonra gelen arabalar park edenlerin arkasına dik olarak durup arabalarını boşta ve lastikleri düz bir şekilde bırakıyorlar. Şayet arabanızın arkasına park edildiyse park eden arabayı yavaş yavaş itip arkanızı açıyorsunuz.
Bu şekilde arkadaki arabayı ittik başka bir Bangkok klasiği olan yüzüne hava kirliliğine karşı beyaz doktor maskesi takmış park görevlisine paramızı ödeyip parktan çıktık.
Erdoğan spor delisidir demiş miydim? Evlerine varır varmaz bana jetlage karşı ideal bir çözüm olduğunu iddia ettiği koşuya çıkmayı tavsiye etti. Hemen hazırlandık ve apartmandan çıktık.
Yağ ve baharat kokan sokaktan döndük, TV’de thai boksu karşılaşmasını heyecanla izleyen taksicilerin bağırtılarını arkada bıraktık, bir üst geçitten İstanbul’dakiler gibi şehri kateden otoyollardan birini aştık, çamaşırlarını her boşluğa asmış Bangkokluların yaşadığı dere kenarındaki gecekondulara teğet geçen ahşap bir köprüden devam ettik ve sonunda şehrin ortasındaki güzel parka vardık.
Park spor yapan insanlarla doluydu. Bizimle aynı tempoda koşan izbandut gibi bir zenci abiyi (atletizm tabiriyle) tavşanımız olarak belirledik ve peşine takıldık. Koşumuza George Bush’tan girip Jacques Chirac’tan, Atatürk’ten girip Charles de Gaulle’den çıkan bir muhabbet eşlik ediyordu. Bir ara hep beraber aerobik yapan yaklaşık 500 Taylandlı kadınla karşılaştık. Çoğu orta yaşlıydı ve oldukça hızlı tempolu bir euro-trash tekno eşliğinde en öndeki genç kadının yaptığı hareketleri taklit ediyorlardı.

Bizim Izbandut Tavsan Alis Harikalar Diyarında’daki
Tavsan Gibi Kayboldu Galiba
Koşunun sonunda dönüş yolunda bir süpermarkette durduk ve içecek aldık. Tayland’daki süpermarketteki bütün içecekleri tanımak ve Türkiye ve Amerika’da da alabileceğim şeyi seçmek zorunda kalmak cahil bir turist olarak hoş olsa da meraklı bir turist için sıkıcıydı.
Ülkemizde özellikle batıdaki hayata yüzeyselce özlem duyanlar Mc Donald’slarla, Starbucks’larla dünyanın gelişmiş kısmına benzememizden haz alıyorlar. Bu hazzı kınamıyorum, onlara göre bu bir gelişmişlik işareti ama bana bu hem çok banal geliyor hem de içlerindeki milliyetçi geçinenlerin nereye gittiğimizi farketmemesine şaşıp kalıyorum. Gezip gezip yurda döndükçe bu küresel firmalar bana daha fazla batıyorlar. Aynen bu şekilde Tayland’da da battılar.
Vertigo ve Mallika
Duşumuzu aldıktan sonra güzel bir yemek için dışarı çıktık. Öncelikle para bozdurmak istedim. Ana yolun üstünden geçen metro hattı yüzünden Mecidiyeköy’e benzeyen caddenin köşesindeki döviz bürosuna girdik ve elimdeki dolarları camekanın ardındaki (hepsi gibi) gülümseyen kadına uzattım. Kadın dikkatle tek tek paraları inceledi ve iki tanesini sahte bularak bana iade etti. İtiraz edecek oldum ama Erdoğan durdurdu ve izah etti: bu klasik bir Taylandlı hareketiymiş. Kadın o iki taneyi reddederek bize işini ciddi yapan birisi olduğu mesajını vermiş! Birkaç gün sonra aynı yerden o kalan iki taneyi de bozdurdum, o günkü gülümseyen kadın aynı paraları uzun uzun inceleyip sonunda sorun çıkarmadan kabul etti.
Akşam önce bir barla başladı. Erdoğan şehri daha iyi anlamamız için bizi Bangkok’un meşhur barlarından birisi olan Vertigo’ya götürdü. İstanbul’daki karşılığı 360 ama 360’ın manzarası daha güzel. Vertigo bana pek ilginç gelmedi zira tepeden bakınca Bangkok öyle fazla enteresan değil. Etraftaki uluslararası dev şirketlerin gökdelenlerini inceleyebiliyorsunuz sadece. Gitmek isteyene Banyan Tree otelinin tepesinde.

Vertigo’dan Manzara
Dünyada Herhangi Bir Buyuk Sehir Olabilir
Vertigo’da çıkıp güzel bir tik bina içindeki geleneksel bir restorana gittik (Ruen Mallika diye arayabilirsiniz, şehrin merkezine yakın).
Tayland’da kötü yemek yemedim diyebilirim ama bu Mallika en iyisiydi. Tayland yemeklerini üniversite yıllarında ilk denediğim günden beridir palmiye yağı, rendelenmiş fıstık, cins cins erişteler ve acı/tatlı kombinasyonuna baylırım. (Tek içimde kalan şey bir yağda kızarmış çekirge yemeden Tayland’dan gelmiş olmak.)
Maalesef restoran çok geleneksel olunca ayakkabıları çıkarıp yerde oturma olasılığınız artıyor. Önce Tayland’a gelmişken Taylandlılar gibi yere bağdaş kurarak oturduk, bir süre sonra belimden aşağısına kan gitmeyince söylenmeye başladım ve nihayet aşağı kattaki masalara indik.

Ilkokul Hayat Bilgisi Kitabimizda “Yer Masasinda Yerseniz
Dik Olmadiginizdan Iyi Hazmedemezsiniz” Yazardı
Taylandiliarin Haberi Yok Tabii Bunlardan
Restoranın sahibi dahil bütün çalışanları kadındı. Çok az ingilizce biliyorlardı ama Erdoğan ve Esther’in taylandcaları kafiydi. Patlayincaya, çatlayıncaya, tıksırıncaya kadar yedim. Acıları bastım, bir elimle terimi bir elimle şırıl şırıl akan burnumu sile sile yedim durdum. Yemek sonunda türk usulü soğuk karpuz geldi.
Çıkışta bindiğimiz taksi kıvrımlı tek yön yolda ilerlerken karşıdan bir araba geldi ve öleyazdık. İstanbul’da olsa bizim şoför inip karşıdan gelene levyeyle çataçuta girerdi. Ama gene klasik bir taylandlı tepkisi gördük. Taksici sinirden dellreceği yerde sanki hayatında duyduğu en komik fıkrayı dinlemiş gibi katıla katıla güldü. Ters yönden 100’le viraj dönerek gelen hayvan da gülümseyerek özür diledi ve yola devam ettik. Feshupanallah.
Prenses
Taksi bizi sabah koştuğumuz parkın tam kaşısındaki Brown Sugar isimli bara bıraktı. İçeride taylandlı bir blues grubu blues söylüyordu. Aslında hiç fena değildi ama ben blues sevmem.
Çekik gözlü kız ve erkeklerin “Pamukları toplarken elceğizim kanadı, gittim güzel karımın elinden domuz kulağı çorbası yedim. Yemek yerken camdan kaçmaya çalışan karımın sevgilisini de kıçından vurdum. Ooof bu hayat çekilmez” diye şarkı söylemesi ilginç tabii.
Bir içki sonrasında yandaki bara geçtik. Oradan da bir içki sonrasında çıktık daha yandakine geçecektik ki bir manga askerin nöbette olduğunu ve askeri ciplerin kaldırımı doldurduğunu farkettik. Erdoğan kraliyet ailesinden birisinin içeride olduğunu tahmin etti. Bunun üzerine yandaki sokak satıcısından aldığı tavuk satayın çöp şişini yağlı parmaklarıyla çekmeye çalışan şişman bir arkadaşa danıştım.
Arkadaş değil ama yanındaki kız çok iyi ingilizce biliyordu. Bize içeride prenses ve ekürisinin olduğunu ama içeri zor gireceğimizi zira korumaların hertarafı doldurduğunu söyledi. Prenses Amerika’da üniversiteyi yeni bitirmiş ve memleketine dönmüş. Teee Bangkok’a geldik prensesi görmeden gitmeyelim dedik ve kalabalığı yararak içeri girdik.
Taylandlılar zaten çok kibar insanlar, bizim gibi yabancılara da ekstra kibar oldukları için tayland popu çalan tıklım tıklım barda rahatlıkla ilerledik. Köşede prenses ve arkadaşları eğlence halindelerdi. Bir delikanlıya hangisinin prenses olduğunu sordum erkek arkadaşının kucağında oturan beli açık dar kot pantolonlu bir kızı gösterdi.

Benim Gordugum Pek Buna Benzemiyordu
Aaa bu muymuş falan derken birden müzik kesildi ve bize doğru kalabalığı yararak mangacı başı Feyzullah (Taylandca ismi Feyzullasonthanasunpunporn) gelmeye başladı. Ben hafif de çakır keyif olduğum için rütbesine saygı babında hemen bir selam çaktım. Feyzullasonthanasunpunporn istifini hiç bozmadan başını hafifçe eğerek selamımı aldı ve prenses ve arkadaşlarının yanına seğirtti. Feyzullasonthanasunpunporn’un açmış olduğu yola askerler sağlı sollu dizildiler ve prenses ve arkadaşları askerlerin arasından çıkışa doğru ilerlemeye başladılar. Bir dakika önce müzikle inleyen bar bir anda “zifiri” sessizliğe bürünmüştü. Prenses tam yanımızdan geçerken ingilizce “prenses, seni çok seviyoruz!” dedim. Kibar prenses dönüp bana her taylandlı gibi kocaman gülümseyerek el salladı!
Erdoğan olayın şokunu atlatır atlatmaz beni azarladı. Meğersem Tayland’da kraliyet ailesi en önemli tabuymuş ve benim dalga geçtiğimi zannederlerse hapsi boylarmışım. Bunları şarapçı’ya bile yazacağımı söyleyince ben olsam yazmazdım diye uyardı! Ahanda Erdoğan Efendi bu uyarını da yazdım. Stadlarda bağır(ma)dığımız gibi “işte basın bunu da yazın!”.
Bu olaydan birbuçuk sene sonra Tayland Kralı’nın kafasına ayak konan bir fotomontaj olan bir vidyo kondu diye Tayland’dan Youtube’a erişim engellendi! (Tanıdık geliyor mu?) Meğersem Erdoğan fazla abartmıyormuş.
Eve dönüp klimamızı kökledikten sonra “oh Tayland’a geldik prensesi de gördük” diye mutlu mutlu uyudum.




27 Apr 08 2:30
yemekler konusunda imrendim sana. ben aç kaldım. o koku yok mu o koku, öldürür adamı.
bi de çok alakasız olacak ama ben 7. ayımda burada “gulle” dedikleri şeyin bildiğimiz misket olduğunu anca öğrenebildim.
28 Apr 08 9:17
Evren,
Tanıdık olunca çok farkediyor. Ha bir de ben önden hazırlıklıydım. O pis yağ kokusunu bile severim!
Gulle ve Adana dili konusunda ise şuraya bi bak: http://www.facebook.com/group.php?gid=8183110010