Dubrovnik – Müze Şehir

Okuduğum başka bir hikaye de idollerimden birisi olan Sn. Evliya Çelebi’nin seyahatleri esnasında şehre kadar gelip adamların hastalık korkusundan dolayı yaptığı surların hemen dışındaki karantina alanında 15 gün beklemek zorunda kalması ve sonunda sıkılıp dönmesi. En üzüldüğü konu Dubrovnik gece hayatını görememiş olmasıymış!

Dubrovnik’e Mostar sonrasında gittik. Aygen’in arabasında oldukça laubali bir sınırdan pasaportlarımızı pasaport polisine uzaktan sallayarak geçtikten sonra karşımıza aniden deniz çıktı. (“Durbovnik’e doğru denizi göreceksin sakın şaşırma!” – Meşhur Hırvat şairi Ognjan Velimir)

Bir süre Taşucu – Antalya yolu gibi virajlı ve bir tarafı uçurumlu yolda ilerledik. Taşucu – Antalya yolundan farkı önümüzde açık deniz yerine Dalmaçyalı köpeğinin benekleri gibi dağılmış olan adaları görmemizdi

Ardından çok kısa bir süre tekrar Bosna Hersek’e girdik, gene komik bir sınır vardı, burada Neum şehrinde Bosna Hersek ucundan azıcık denize değiyor. Şehrin önemi Bosna Hersek’in dünyaya açılmasını sağlayan tek liman olması. Başka da bir önemi varmış gibi durmuyor doğrusu. Beş dakika sonra tekrar Hırvatistan’a girdik.

Sınırdan geçtikten sonra yol döndü dolaştı ve etraf birden Yugoslavya’dan çok İtalya’ya benzemeye başladı. 2002 yapımı şık bir köprü olan Tudjman (Hırvatların ilk başkanı) köprüsünden geçtikten sonra sağ tarafımızda dev bir yelkenlinin durduğu bir limana vardık. Burası Dubrovnik’in şimdiki limanı imiş. Limanın ucunda bir yarımada var, onun arkasında da eski ve asıl Dubrovnik (eski ismi ile Ragusa) duruyordu.

Dubrovnik Tepeden

Sırpların Şehri Bombaladığı Tepeden Manzara

Önce Aygenler bizi otelimize bıraktılar. Bizim otel (Hotel Splendid) bahsettiğim tepenin öteki tarafında yeni şehir ve oteller bölgesindeydi. İyi işleyen şehir otobüsleri ile 15 dakikada eski şehre varabildiğimiz için fazla sorun yoktu aslında ama bence gene de mümkünse şehre daha yakın bir yerde kalınmalı.

Otelimizin kendi denizi vardı ama birazdan bahsedeceğim Lokrum varken otelin denizine gerek yok. Yani şehre daha yakın ama denizsiz bir yerde kalsanız daha iyi. Ayrıca biz ne zaman otelden denize girmeye kalksak rüzgar tersten esip denizi dalgalandırdı ve bulandırdı. Bir gün de o yaz ülkemizde de çok görülen 30 cm çapındaki mor denizanalarından gördük ve otelimizin denizinden iyice soğuduk. Daha sonra bu denizanalarını limanda ve maalesef Lokrum’da da gördüğümüzü üzülerek belirtmem gerekir.

Aygen ve Jenya eski şehre sol taraftan tepeden bakan bir ev kiralamışlardı. Bayağı bir merdiven çıktıktan sonra varılan evden manzara muhteşem olduğu gibi ev de tertemiz ve çok düzenli idi. Buralarda yapılacak doğru iş buymuş. Dubrovnik sakinleri yazın evlerini turistlere kiraya verir o parayla başka yerlerde hayatlarını yaşarlarmış. Tabii bu endüstrinin gelişmesinin asıl sebebi zamanında bina yapımının kontrol altına alınması. Ama gördüğüm kadarıyla bu kontroller biraz gevşemiş durumda, şu anda şehrin etrafı hep şantiye. Dev dev binalar ve özellikle oteller yapıluyor. Tanıdık geldi mi? Tanıdık gelmeyecek kısmı eski şehre yeni çivi çakılmasına bile izin verilmemesi.

Oryantasyon
Otele yerleşip hemen eski şehre doğru yol aldık. Hem eski şehir hem de şehrin etrafını çeviren surlar dün yapılmış gibi bakımlıydı. Şu anda bahçe olan eski hendeğin üstünden geçen köprüyü takiben ana kapıdan içeri girince önce bir büyük çeşme ile karşılaştık. Dubrovnikliler en zengin zamanları olan 1400’ler ve 1500’lerde şehre veba gelecek korkusundan her giren kişinin burada (Onofrio Çeşmesi) yıkanmasını şart koşmuşlar!

Onofrio Çeşmesi

500 Senelik Çeşme Hala Kullanımda

Çeşme hala kullanılabilir durumda (darısı bizim zamanında her mahalleye yapılan ve şimdi çoğu çalışmayan zarif osmanlı çeşmelerimizin başına) ve Dubrovnikliler hala çok temiz insanlar. Şehri baştan başa kateden ve bu çeşmenin yanında başlayan Stradum Caddesi o kadar temiz ki bizim bebek emeklerken zaman zaman yaptığı gibi yerleri yalasaydı herhalde “oğlum kirletmesene elin adamının şehrini” diye azarlardım.>

Stradum

Stradum Caddesi (Fotograf Ayse Kaya)

Bu caddenin altında eskiden kanal varmış ve sağ taraf ada sol taraf ise karaymış. Daha sonra Bedrettin Dalan usulü birleştirmişler. Bazen düşünüyorum da kazık dikme bu hızla devam ederse daha geniş yollar, daha geniş kaldırımlar daha sonra kaldırılmlar çay bahçesi olunca daha da genişleyecek olan yollar sayesinde bizim Boğaz da sağdan soldan birleşecek herhalde sonunda.

Caddeden yürürken sağda ve solda çok düzenli sokaklar göreceksiniz. Dubrovnikliler 1200’lerden başlayarak şehirlerini planlamışlar. Daha sonra şehri mahveden 1667 depreminden sonra yeniden yapılandırırken son rötuşlarla daha da düzeltmişler.

Caddenin sonundaki meydanda çok güzel bir kitapçı var. Burada eski Yugoslavya coğrafyası hakkında birçok ingilizce kitap bulmanız mümkün. Ayrıca gene o topraklarda geçen romanlar da var. Bu kitapçıda en görünen raf yan yana kapakları görülecek şekilde dizilen Orhan Pamuk kitaplarına ayrılmıştı. (Gezimiz Pamuk’un Nobel ödülünü almasından 5 ay kadar önceydi.)

Dubrovnik Sokak

Karşıdan Karşıya Çamaşır İpi Asmayı Akıl Edememişler

Stradum’dan yürüken başka bir dikkat çekici şey de bütün binaların aynı taştan yapılması, hepsinde aynı koyu yeşil panjurların kullanılması ve en hoşuma gideni dükkanların tabela koyması çok kısıtlandığından isimlerini ancak önlerindeki sokak lambalarına yazabilmeleri! Türkbükü’ndeki evini o çirkin renge boyatan imparatorenin kulakları çınlasın.

Dubrovnik Panjurlar

Imparatore Imparatore Duy Sesimizi

Şehri iyice anlamak için önce Stradum’u baştan başa yürümek, daha sonra da surlarda yaklaşık 1 saat süren bir gezinti yapmak lazım. Surlar ilk olarak 1200’lerde yapılmakla beraber Osmanlı korkusundan 1400’lerde güçlendirilmiş. En son sırpların saldırıları sırasında yani ‘93 harbinde kullanılmışlar. Sırpların Dubrovnik’e saldırmak için bir sebepleri yokmuş fakat hırvatların morallerini bozmak amacıyla şehri bombalayıp durmuşlar ama alamamışlar. Şu anda surlar çok iyi durumda ve bütün eski şehrin etrafını dönüyorlar. Surlarda gezerken yenilenen kiremitlerin açık renklerinden nerelerin vurulduğunu anlayabiliyorsunuz.

Dubrovnik Kale

Surların Dışında Bir Kahve Molası

Şehir bana en çok bir Şekspir filmi setini hatırlattı. Taş yer ve duvarlar, surlar ardında korunaklı bir şehir, 1400’lerden beri değişmemiş binalar, sessizlik… Akşam saatlerinde turistik bir asker nöbet değişimi oluyor, denk gelirseniz kendinizi kadim zamanlarda hissetmeniz mümkündür.

Şehrin tamamını bir buçuk veya iki günde gezebilirsiniz. Bence ilginç kısımları surlar ve sokakları saymazsak hemen girişte Avrupa’nın en eski eczanesi olduğu iddia edilen eczane ve meydandaki katedral.

Deniz tarafında bir de sinagog var. Sinagog’un enteresanlığı ispanyol engizisyonu sırasında dubrovniklilerin kaçan yahudileri kabul etmeleri. Yani bize öğretilen “bütün dünya yahudileri kovarken sadece osmanlılar onlara kucak açtı” eksik bilgiymiş. Ama şehri gezerken okuduğum rehber kitap olan Rough Guide aynı zamanlarda Dubrovnik’te anti-semitik hareketler de olduğunu hatta şehrin önemli bir eğiencesinin yahudi kılığına sokulan birisini kovalamak (ve bazi iddialara göre adamakıllı zarar vermek) olduğu da yazıyor.

Dubrovnik’in Tarihi
Şehri gezerken şehrin eskiden gelen zenginliğini hissediyorsunuz. Dubrovnik’in kendilerini italyan zanneden sakinleri Balkanları osmanlının kasıp kavurduğu yıllarda önce tarafsız kalmış, daha sonra da surlarının sağlamlığı sayesinde osmanlılar tarafından kuşatılmayıp her sene verilen vergi şartıyla bağımsız kalmayı becermişler. Her yıl şehrin ileri gelenlerinden iki tanesi paraları yüklenip İstanbul’a gelir, bir önceki sene gelenleri azad ederler ve kendileri bir senelik sürgünlerine başlarlarmış.

Dubrovnik sakinlerinin o zamanlar okur-yazar olduklarını düşünürsek (ki aralarında eski ve yeni zenginler arasında okudukları üniversitelere göre Sorbonlular ile Salamankalılar diye bir ayrım da varmış) bu bir sene İstanbul’da kalan adamların yazdıklarını okumak isterim.

Dubrovnik’in zenginiliğinin bir sebebi zamanının İsviçre’si olmaksa ikincisi de doğudan ve Yugoslavya’nın içlerinden aldıklarını Batı Avrupa’ya satmakmış. Yani zenginliklerinin önemli bir kısmı Osmanlı olmasına rağmen Osmanlı Lehistan (Polonya) savaşlarında slavları çaktırmadan da olsa desteklemekten geri kalmamışlar. İronik bir şekilde Osmanlı gücünü kaybedince Dubrovnik de önemini kaybetmiş. Pek bilmiş dubrovnikliler osmanlının yaratmış olduğu ortak pazarın ne kadar işlerine geldiğini anlamamışlar. Veya belki anlamışlar da slav gururlarına yedirememişler.

Osmanlıların Baltacı Mehmet Paşa ile birlikte sevilmeyen başka bir “kaybeden” meşhur paşası Kara Mustafa Paşa’dan Dubrovnikliler çok çekmişler. Paşa o zaman Bosna valisiymiş ve Viyana kuşatmasında ölünce şehir halkı pek memnun olmuş.

Kara Mustafa Paşa

Kara Mustafa Pasa’nin Masum Bir Portresi

Okuduğum başka bir hikaye de idollerimden birisi olan Sn. Evliya Çelebi’nin seyahatleri esnasında şehre kadar gelip adamların hastalık korkusundan dolayı yaptığı surların hemen dışındaki karantina alanında 15 gün beklemek zorunda kalması ve sonunda sıkılıp dönmesi. En üzüldüğü konu Dubrovnik gece hayatını görememiş olmasıymış!

Yeme – İçme
Şehir o zamanlar Osmanlı istilasından kurtulmuş da olsu günümüzde bu konuda o kadar başarılı değil. Öncelikle eski şehirden 5 dakika mesafede bir koyun içerisine dev gibi bir Rixos oteli inşa edilmekte. Bunun dışında şu andaki en pahalı otel olan tarihi Puçiç Oteli’nin işletmecisi bizden.

Bir akşam Puçiç’in meşhur lokantasında romantik bir yemek yedik. Yerel balıkları yedikten sonra türk aşçı ile tanışmak istediğimizi söyledik, sağolsun geldi bizimle biraz oturdu ve yemeğin sonunda bir baklava da ikram etti! Türkiye dışında türk yemeği yemem (gezmenin önemli bir kısmı yemektir benim için) ama baklava gerçekten nefisti.

Dubrovnik’te deniz mahsulleri dışında tabii ki italyan mutfağı hakim. Arka sokaklardaki pizzacı Mea Culpa’yı tavsiye ederim. Soğuk bir hırvat birası eşliğinde pizzanızı yerken sokaktan gelen geçeni de izleyebilirsiniz.

Onun dışında deniz mahsüllerini (Atlas Club Nautica – pahalı ama güzel) de tabii ki çok tavsiye ederim. Ülkemizde deniz mahsulü bol olmasına rağmen önemli bir kısmını pişirmiyoruz, yemiyoruz. Varsa yoksa balık ve kalamar. Akdeniz’in gezdiğim diğer ülkelerdeki zengin deniz yaratıklarını çeşitlerini görünce acaba bu kadar şey neden bizim oralara uğramıyor diye merak etmemek mümkün değil. “Denizden babam çıksa yerim vre” lafı acaba balık isimleriyle birlikte rumcadan mı geçmiş?

Biraz Deniz Biraz Okuma
Şayet Dubrovnik’e yazın gitme şansına eriştiyseniz gidebileceğiniz çok yer var. Tekneler eski limandan kalkıyor ve Mljet, Hvar gibi meşhur adalara gitmek 2-3 saat sürüyor. Bizim o kadar vaktimiz yoktu, şansımızı Dubrovnik’in eski limanının hemen karşısındaki Lokrum’da deneyelim dedik. Lokrum Adası’na 15 dakikada gidiiyor.

Lokrum

Lokrum’un Lokum Gibi Denizi

Adanın denizi o kadar güzel ki şayet uzun yürüyüşler yapmak gibi bir niyetiniz yoksa (ki biz sadece deniz istiyorduk) Lokrum yeter de artar bile. Tekne ile eski limandan karşıya geçtikten sonra 50 metre kadar yürürseniz kuş cıvıltılarını dinlerken Marmaris koylarındaki gibi denizin üstüne kadar uzanmış çam ağaçlarından birisine sırtınızı dayayıp keyfininize bakabilirsiniz. Adada kumsal olmadığını ve kayadan atlayarak denize girdiğinizi belirtirim. Ben zaten bu durumu hep günler sonra oramdan buramdan çıkan kum tanelerine tercih ederim.

Lokrum’da yiyecek içecek konusunda fazla şansınız yok, teknenin yanaştığı iskelenin orda vasat altı bir büfe var ama sessizlik ve muhteşem deniz yeter diyorsanız yanınıza yiyecek basit birşeyler alarak Lokrum’a gelin uzak adalarla uğraşmayın derim.

Ben denizde olmadığım zamanı gaste ve kitap okuyarak geçirdim. Otelde daha çekin ederken bir broşürde Newspapers Direct isimli muhteşem servisi keşfettim. Benim gibi gazete bağımlısı bir kişiyseniz bir bakmanızı tavsiye ederim. Birçok ülkede ve otelde servisleri var. Hatta Londra gibi büyük şehirlerde verdiğiniz adrese servis bile yapıyorlar. Tek yapacağınız hangi gazeteleri istediğinizi işaretlemek. Her sabah size o gazeteleri (siyah beyaz) basarak erkenden otelinize bırakıyorlar. Böylece gurbette basılan gazetelerimizin “Mönchengladbach cemiyet hayatının en neşeli simalarından Simaver Hanımefendi Almanya turnesindeki Serdar Ortaç’ın kıvrak müzikleriyle kendinden geçti” haberlerini okumak zorunda kalmıyorsunuz. Bastıkları Türkiye baskısının tıpkısının aynısı.

Koşu Parkuru
Son birkaç senedir kıçıma şap sürülmüş gibi koştuğumu daha önce yazmıştım. Dubrovnik’te de çam ağaçlarının altında çam kokusu ve deniz manzarası ile koşma şansını da kaçırmadım.

Otelden çıktım ve bizim yukarı tepeye tırmandım. Bir süre sonra asfalt bitti ve yok keçi patikası haline geldi. Tırmanmaya devam ettim ve zorlanarak tepenin tepesine vardım. O esnada çalıların arasında yiyişen çifti basmak gibi bir niyetim yoktu ama gene de kendilerinden özür dilemek isterim, zannedersem o taraflara bakmasam da rahatsızlık vermiş oldum.

En tepede bir TV anteni ve harika manzara vardı. Şöyle biraz bakındım nefeslendim ve inmeye başladım. Bu sefer yeni limana doğru ilerledim. Bir köprüyü geçtikten sonra yokuş yukarı gitmeye başladım ve anladım ki Dubrovnik şehrine tepeden bakan dağa doğru çıkmaktayım

Hırvatların aynen Mostar’daki gibi buraya da dev bir haç diktiklerini söylememe gerek var mı? Neyse ki bu sefer amaçları yerel müslümanları tahrik etmek değil (zira buralarda pek müslüman yok).

Yokuşa dayanamaz olunca döndüm ve aynı yoldan otele döndüm. Aynı Saraybosna’daki gibi burada da benden başka koşan bir allahın kulu yoktu ama bu sefer en azından yerliler acayip acayip bakmadılar.

Bu parkuru ve türevlerini birkaç kez yaptım. Hepsi de gayet güzeldi. Çam, deniz ve toprak kokan tertemiz havada koşmak, koşmuyorsanız da Dubrovnik şehri ve etrafında yürümek tavsiyelerim arasındadır.

Tatilin sonu gelince Saraybosna’ya dönmemiz gerekti. Otobüsler pek kullanışlı değil ve oldukça pahalı, iki kişi otobüs yerine Aygen’in ayarladığı araba ile dönmek daha hesaplı ve kolaydı. Dönüş yolumuz vize sorunlarından dolayı Sırbistan’dan geçemeyceğimiz için gene zümrüt Neretva Nehri’nin kenarından oldu.

İçerilere, Bosna’ya doğru ilerledikçe insanın içini bir hüzün kaplıyor. Bu yetmiyormuş gibi nehrin üzerine de yavaş yavaş bir sis çöktü. Yolda içtiğimiz kahve de beni ve Seha’yı neşelendirmeye yaramadı. Şoförümüzle dil sorunlarından dolayı konuşamadığımızdan “Semranım bir kaset koy da neşemizi bulalım” diyemedik

İlerledikçe kendimi İstanbul kitabındaki kasvetli sokaklarda tek başına veya kalabalık içerisinde yanlız yürüyüp duran mazo-melankolik Orhan Pamuk gibi hissettim.

3 thoughts on “Dubrovnik – Müze Şehir”

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *