Shanghai, Beijing, Xi’an, Hong Kong Notları (Yalın)

Çin denince akla gelen ilk aktivitelerden biri kimileri için tabii ki alışveriş. İlk sabahımızda Shanghai’ın “Old Town”ında tipik Çin mimarisi (çatıların köşeleri kıvrımlı) evlerin arasında dolaşırken irili ufaklı tıklım tıklım dükkanlarla karşılaştık ama en çok dikkatimizi çeken “Luviton Luviton Gucci Prada” diye üstümüze atlayan üreticiler oldu. Önce ana caddede elinde katalogla turistlerin ilgisini çekiyor, sonra “tu minits” diye diye ten minits uzaktaki dükkanına götürüyor ve genelde asıl dükkan başka bir dükkanın arkasındaki gizli bir kapının ardında oluyor – ordaki kalabalığı ve Batılı turistleri görünce şaşırmamak elde değil. Pazarlık konusu inanılmaz tabii ki.

Çin: çocukluk atlaslarımızın kocaman kırmızılığı, mutfağını insanlarından iyi tanıdığımız, binlerce yıllık gizemli tarihini filmlerden biraz öğrendiğimiz, seddi sürekli karikatürlerimize konu olan, günümüz dünyasında en çok gündemdeki, hakkında haber çıkmadığı güne rastlamak mümkün olmayan, mutfağımızdan çocuk odalarımıza evlerimizdeki ürünlerin birçoğunun doğumyeri, dünyanın en büyük dördüncü ekonomisini barındıran ve petrol fiyatlarından uluslararası ticari dengelere kadar bizleri artık günlük ve direk olarak da etkileyen bir çok konunun gidişhatında önemli söz sahibi bir memleket.

Boeing marka uçağımız Shanghai Pudong havalimanına doğru hareket ederken ilk gerçekten heyecanlanmaya başlayışım küçük harita ekranında Chelyabinsk, Novosibirssk, veya Gizli Hedef’ten gayet iyi bildiğimiz Irkutsk ve Jakutsk gibi isimleri görüşümdü sanırım. Etrafımda sürekli ağlayan bebekler ve sinemada kaçırdığımız Narnia filminin ekranda karşıma çıkması artmakta olan heyecanla birleşince 12 saatlik uçuş boyunca gözlerimi kırpmak kısmet olmadı.

Londra’da sinemalarda artık korsan DVD’lere karşı bir klip gösteriliyor. Kocaman ekranda Narnia filminden sahneler, sonra gittikçe sahne küçülüyor, ses ve görüntü bozuluyor, arada tuvalete giden birinin gölgesi ekrandan geçiyor, ve böylece bir filmi sinemada veya korsan DVD’den seyretmek arasındaki büyük farklar vurgulanmış oluyor. En sonunda da kalın İskoç aksanlı bir adamın özlü sözüyle klip bitiyor: “it’s the expeeerrience that counts.” Küçük uçak ekranımda filmin bitişiyle Çin “experience”ım başlamak üzereydi.

Modern havalimanında uluslararası markalar HSBC, Vodafone, Citi reklamları ilk dikkatimi çekenler oldu. Cep telefonu ve Blackberry çalışıyordu (“yarın maç var mi abi?” diye Cuma akşamı Londra’dan gelen emaillara gülümsedim). Çin, Amerika ve Britanya dahil dünyanın her pasaportuna vize isteyen bir ülke olduğu için epey kalabalık bir pasaport sırası ve doldurulan kişi başına takribi üçer tane formla ülkeye girdik. Terminaldeki bikinili kadın reklamı yanında arkadaşına resim çektiren, giyiminden bir “Köyden İndim Şehre” macerasına başlamak üzere olduğu belli olan Çinli delikanlı da dikkatimizi çekti.

Oya bir haftadır MBA programıyla Çin’de olduğundan kendisi artık ülkeye epey aşinaydı. Bana heyecanla yaşatmak istediği tecrübe Shanghai şehir merkezine giden trendi. Alman manyetik teknolojisiyle yapılmış bu tren, normalde bir buçuk saatlik 80 kilometreye yakın yolu tam yedi (7) dakikada gidiyor. Bir de trenin ne kadar hızlı gittiğini gösteren bir ekran koymuşlar: yavaş yavaş 100 km, sonra 200 km, derken 300 km ve en sonunda saatte tam 431 km hıza ulaşıyor! Ekonomik olarak karlı bir yatırım mı bilemiyorum ama ilerde bir çok yere bu tip trenlerle gideceğimizden ve seyahat vakitlerimizin daha kısa olacağından emin olabilirsiniz.

Aklıma biz ortaokuldayken Set Kebap’ın önünden Rumeli Hisarüstü otobüsüyle Taksim’e bir buçuk saatte giderken şimdiki ortaokulluların aynı mesafeyi metroyla sekiz (8) dakikada gidebilmeleri geldi. Arada kazandıkları bir saat yirmiiki dakikada da pencereden İstanbul trafiğini seyretmek yerine daha faydalı şeyler yapabilirler (Playstation 2 oynamak gibi). Teknoloji parayla birleşince ne güzel ve faydalı şeyler ortaya çıkabiliyor!

Shanghai İstanbul misali doğu-batı yönünde suyla ikiye bölünmüş bir şehir. Batı tarafı daha eski, Empire of the Sun filminde seyrettiğimiz sokaklarla dolu, şimdilerde su boyunca giden Bund adlı bir yolla modernleştirilmiş. Bu gidiş-dönüş beşer şeritli araba yolu sahil boyunca ilerliyor. Yolun sağında sahil boyunca tıklım tıklım kocaman bir yürüme yolu, solunda da şimdi otel, lüks mağaza, restoran, veya bar yapılmış bazıları eski bazıları modern binalar. Bunların teraslarındaki barların bir kaç tanesini görmek şerefine nail olduk. Gündüzün görüp de çok etkilendiğimiz karşı taraf manzarasını gece görünce adeta mıhlandık. Karşı taraf son 20 yılda yapılan yatırımlarla, öncelikle ünlü kocaman TV kulesi, ve yanında yapılmış olan düzinelerce rengarenk gökdelen ile NY Times Square’in kat kat büyüğü bir göz kamaştıran aydınlık ve renk yumağı haline gelmiş, dünyaya Shanghai’in ne kadar “happening” bir şehir olduğunu bas bas bağırıyor. Karşı taraf manzaralı teras barlarındaki gece hayatının kalabalıklığını ve çılgınlığını da not ettik. Örneğin bir barda oval şeklindeki barın tamamen etrafına alkol dökülüyor ve kibritle yakılıyor, anında parlayan alevler içerisinde müziğin sesi açılıyor ve içkiler dikiliyor bu yenibinyılın yeni kentinde.

yalin_cin_bar.jpg

Çin Mi Amerika Mı Belli Degil

Bu arada Shanghai’ın muhteşem modern manzaraları nasıl hala bir modern Hollywood filminde görülmedi diye tam kendimize sorarken Mission Impossible III’ün reklamında gacırt diye Shanghai TV kulesini görünce hem hoşumuza gitti, hem de burası böyle hafif gizemli kalsaydı keşke diye gitmedi.

Yemekler
Yemeklerden biraz çekiniyordum, zira önceki hafta Oya midesini bozmuş ve epey otelde yatmak zorunda kalmıştı – haliyle böyle bir tatilde yaşanması istenmeyen bir olay. Ayrıca kayınvaldem ve kayınpederim de bizlerle birlikte oldukları için özellikle yediklerimize dikkat etmek istedik. Sokaklarda kızartılan değişik yemeklerin kokusu cezbettiyse de kendimi tuttum. En çok şişe geçirilmiş sokak yapımı izgara ahtapotlardan canım çekti ama dayandım. Kuru balıklar, ne olduğunu bilemediğimiz kızartılmış sebzeler, et olduğu belli olan ama tanımlanayaman tuhaf cisimler, hepsini kalabalıkta mideye indirenler doluydu.

Hele bazı sefalet dolu sokaklarda gördüğümüz yemekleri yiyebilecek pek kimse tanımıyorum sanırım. İyi mahallelerde McDonald’s (bir taksi şöförümüz ısrarla bize “Madola! Madola!” diye birşey anlatmaya çalışıyordu, sonra parmakla gösterince anladık ki McDonald’s demeye çalışıyormuş) veya Starbucks gibi tanıdık Amerikan simaları da vardı ama Çin boyunca hep en çok Kentuck Fried Chicken gördük. Buna önce anlam veremedik ama sonra KFC’nin aksakallı Colonel Sanders’ına dikkatli bakınca Konfüçyus ya da benzeri bir Çinli bilgeye, hatta biraz Miyagi Usta’ya benzediğini farkettik. Tatilin sonlarına doğru da dayanamayıp bir öğün yedik KFC’de – Çin soslu tavuk sandviçleriyle oranın ağız tadına uygun bir konsept yaratmışlar.

yalin_cin_bocekler.jpg

Acıkanlara Böcek Kavurma

Hem unutmayalım diye hem de başka gidecek olanlar için muazzam manzaralı M on the Bund adlı restoran/bar, yine manzarası dehşet Rouge adlı teras (alevli bar), People adlı Hakkasanvari ortam, Xintiandi adlı renove edilmiş eski mahalledeki Zen not edilmeli. Ayrıcana genelde iyi otellerde çok iyi restoranlar var. Huaihai adlı alışverişe odaklanmış ana caddede pek yiyecek yer görmedik, gerçekten de dedikleri gibi Doğu’nun Champs-Elysses’si demek ki. Dim sum restoranları aynı Londra veya NY’ta yediğimiz tarzda. Ama bizim Batı şehirlerinde Çin mutfağı diye bildiğimiz mutfak Çin’de epey farklı. Mesela pilav genelde yemekten sonra geliyor, aç kalmışsan doy diye. Halbuki biz o etin sosunu pilavın üstüne döküp yemeğe o kadar alışmışız ki. Belli ki Londra veya NY Chinatown’larında Çin mutfağının Batının ağız tadına uygun versiyonları icad edilmiş.

Çin denince akla gelen ilk aktivitelerden biri kimileri için tabii ki alışveriş. İlk sabahımızda Shanghai’ın “Old Town”ında tipik Çin mimarisi (çatıların köşeleri kıvrımlı) evlerin arasında dolaşırken irili ufaklı tıklım tıklım dükkanlarla karşılaştık ama en çok dikkatimizi çeken “Luviton Luviton Gucci Prada” diye üstümüze atlayan üreticiler oldu. Önce ana caddede elinde katalogla turistlerin ilgisini çekiyor, sonra “tu minits” diye diye ten minits uzaktaki dükkanına götürüyor ve genelde asıl dükkan başka bir dükkanın arkasındaki gizli bir kapının ardında oluyor – ordaki kalabalığı ve Batılı turistleri görünce şaşırmamak elde değil. Pazarlık konusu inanılmaz tabii ki. Şöyle bir örnek vermeli – diyelim ki bir satıcı elindeki beyaz çantaya baktığını gördü (Dublaj türkçesine tercüme benden – Emin):

Satıcı: This very good quality, real leather, looku looku – Bak adamım, bu gerçekten çok kaliteli hakiki deri (çakmakla yakmaya çalışarak plastik olmadığına ikna etmeye çalışır!)
Müşteri: How much? – Ne kadar bu?
S: How many you want? – Kaç adet lazım?
M: One. How much? – Bir. Ne kadara olur?
S: Come ooon, good quality, OK OK Hadi adamım, bak süper kalite. Tamam, tamam. (elindeki hesap makinesine 1,000 yazıp gösterir, yani €100 kadar)
M: One thousand?? No thanks, bye… – Bin mi dedin? Teşekkürler dostum, sağlıcakla kal.
S: Come on, frieeeeend, come oooon…OK OK, how much? – Yapma dostum! Hadi bak, tamamdır, ne kadar vereceksin? (hesap makinesi müşterinin eline verilmiş durumda)
M: Fifty – Elli papel (makineye 50 yazıp veriyorsun kendisine).
S: Fifty?!?! Fifty dollar?!?! Noooo, you joking?! Come onnnn, friend, no joking…how much? – Ne? Elli papel mi dedin? Hey sen benimle dalga mı geçiyorsun dostum?
(Müşteri makineye yine 50 yazar)
S: Nooooo, come on friend, OK OK, special price for you – Hayır dostum! Tamam, tamam, bak bu sana özel son fiyatım. Ona göre (makineye 900 yazar)

…çok uzatmamalı; ana fikir bu işte. Biraz sonra bu satıcı fiyatı 800’e, sonra 700’e, sonra kek turist olmadığını ve nerdeyse gidiyor olduğunu görünce bir anda 300’e indirecek, akabinde 300’e biri beyaz, biri kahverengi ve biri kırmızı olmak üzere üç tane satacak. Ben biliyorum, bu filmi çok seyrettim orda!

Genelde Çin’de çok az ingilizce konuşulduğunu da yukardaki anekdottan anlayabildiniz. Taksi şöförleri genelde bir kelime bile konuşmuyor. Abartmıyorum, yes ve no’nun ne olduğunu bilmeyen insanlar düşünün! Adama “NO!” diyorsun, adam sırıtarak “Ni hau” diye cevap veriyor mesela. Taksiyle bir yerden bir yere gitmek konuşarak mümkün değil. Her gittiğin yerin adresini oteldeki resepsiyoniste bir kağıda yazdırmak lazım, yazılı kağıdı şöföre gösterip ancak öyle anlaşabiliyorsunuz. Elimdeki Mandarin konuşma kitapçığı da hiç bir işe yaramadı zira tonlamalarını doğru söylemek çok zor, ayrıca doğru söylesen de yabancı olduğun için anlamıyorlar. Westin otelinin Çincedeki adı da, haliyle, Westin. Şöföre Westin Hotel diyorsun, hönk diyor, yine Westin diyorsun, yine hönk diyor, haritada gösteriyorsun, haritayı bir o yöne, bir bu yöne çeviriyor, en sonunda “HAAAA Wesatinooo” diyor ve gidiyorsunuz otelinize. Oldukça bağırma meraklısı olduklarını ve kesinlikle çocukluğumuzun klasik çince laflarından çin-çan-çon terimini sıkça kullandıklarını da eklemem lazım.

Televizyonda Çince futbol izlemek de çok ilginçti açıkçası. Oyuncuları ve formaları tanıdığım için anlıyorum ki Arsenal-ManU oynuyor. Skor 2-0 (sayılar bildiğimiz sayılar). Ama isimler Çince yazdığı için kimin önde olduğunu kestirmek mümkün değil. Sonra galibiyetin getirdiği özgüvenle oynayışlarından anlıyorum ki ManU kazanmakta. Konu futboldan açılmışken belirtmem lazım ki Çin’de yer-gök sarı kırmızı ve her yerde aslanlar var. Her Budist tapınağı ya da tarihi bina kapısı girişinde sağlı-sollu birer adet aslan, tüm tavanlar, duvarlar, yollar, ipler, elbiseler, bisikletler, süsler, oyuncaklar, ilanlar, arabalar, kolonlar, binalar, herşey de sarı-kırmızı. Kendimi yer yer cennette hissettim.

Hong Kong
Shanghai’dan sonra Hong Kong’a geçtik. HK eski limanıyla ve günümüz modernliğiyle ünlü bir iş hayatı şehri olduğu için önce pek ilgimi çekmiyordu ama şimdi Oya iyi ki ısrar etmiş diyorum. Tertemiz ve modern, gökdelenleri biraz daha uçuk mimarili bir NY düşünün. Biz HK adasında kaldık, karşıda Kowloon’da da biraz gezdik. HK tarafında Lan Kwai Fong ve Soho mahallelerinde tüm yorgunluğumuza rağmen canlı barlar sokaklarını görünce dayanamadık, epey gezdik, içtik.

HK’a yolu düşenlerin kesinlikle yapması gereken üç şey var: (1) tramvayla Victoria Peak’e çıkıp o tropik ormanın yanından dehşet şehir ve deniz manzarasını şöyle bir güzel yutmak, (2) Star Ferry denilen eski vapurla Kowloon tarafında Tsim Sha Tsui’ye geçmek – eğer Victoria Peak’e gündüz gidilmişse Star Ferry’nin gece yapılmasını öneririm, veya tam tersi ve (3) Central mahallesindeki Queen’s Road’dan yürüyen merdivenle – dünyanın en uzunuymuş derler – HK adasının mahallelerinin yükseldikçe değişimlerini görmek.

yalin_cin_hongkong.jpg

Orman Soslu Hong Kong Manzarası

Xi’an
HK’dan Çin’in eski başkenti Xi’an şehrine geçtik. Xi’an aslında yedi milyon kişinin yaşadığı bir yerleşim ama epey köy kalmış. İngilizcenin nerdeyse hiç konuşulmadığı bir bölge. Dikdörtgen şeklindeki eski şehir duvarlarının içinde yine komünist stilde yapılmış kocaman geniş caddeler, bulvarlar, tarihi kuleler.

Şehrin içinde en canlı yer Müslüman mahallesi (bu noktada Çin’in resmi bir dini olmadığını ve nüfusun büyük bir kısmının dinsiz olduğunu hatırlatmalı). Moğollardan ve İpek Yolu’nun kullanıldığı zamanlardan buraya yerleşmiş (Xi’an İpek Yolu’nun başladığı (veya ne taraftan baktığına göre değişecek şekilde bittiği – Emin) yer), Çinli suratlı upuzun sakallı Müslümanlar cüppeleriyle sokaklarda geziniyorlar. Müslüman restoranlarının adı büyük Çince harflerle, üzerinde ise küçük Arapça harflerle, nedense lacivert üzerine beyazla yazılıyor.

Çin mimarili Xi’an Camii’nin arka sokaklarında epey acayip yemekler yapan sokak satıcıları gördük. Pek turistik de olmayan bu ürkütücü sokaklarda hiç bir şey yemedik – canım kırmızı biberli kekikli ekmeğe benzeyen kızartılan bir üründen çok çekti ama yapamadım. Tam ana caddeye doğru yön değiştirirken bir anda daracık sokaklara giren limuzinli düğün alayından bir gelinin tezahüratlar arasında çıkışını da görmek kısmet oldu.

yalin_cin_mumbar.jpg

Şu Damarlı Görüntü Bana Fazla İştah Açıcı Gelmedi
Ama Xi’an’da asıl görülmesi gerekenler şehir içinde değil. İsa’dan 200 yıl kadar önce Qin Shi Huang (Qin bildiğimiz Çin gibi okunuyor), Çin’in çeşitli kabile ve medeniyetlerini birleştiren imparator olarak tarihteki yerini alıyor; yani “İlk İmparator” kendisi (bir nevi Osman Bey). Öneminin farkında, henüz hayattayken piramit şeklinde bir tepenin içinde mezarını yaptırmaya başlıyor. Mezarını öbür dünyada korumak için de bir kilometre kadar batısına, o devrin gerçek savaş formasyonunda, 10,000’e yakın asker ve attan oluşan, terracottadan yapılmış, nerdeyse gerçek ebatlarda bu orduyu yaptırıyor.

Hepsinin surat ifadeleri, boyları, kiloları farklı, zira hepsini ayrı bir işçi yapmış, ve hatta bütün işçiler de aynen mezara gömülmüş deniyor. 40 yıla yakın bir inşaat süreci sonunda tamamlanmış. Qin’in ölümünden sonra ayaklanmalarda mezarı basılıyor ve askerlerin çoğu parçalanıyor. Akabinde mezar da askerler de sonraki Çin hanedanları boyunca toprağın altında kalıyor… Taa ki 1974 senesine kadar. Kuyu kazmaya çalışan bir çiftçi topraktan yapılmış bir heykel parçası buluyor. Derken bu 2,000 yıllık muazzam hazine toprağın altından çıkartılıyor ve bugün müze halinde izleyicilere sunuluyor. Aslında renkli olan askerler havayla temas eder etmez renklerinin çoğunu atıyorlar, o yüzden henüz askerlerin çoğu hala toprak altında (rengin atmasını önleyecek yeni teknolojinin keşfedilmesini bekliyorlar).

yalin_cin_terrakota.jpg

Şu Öndeki Vank Yu Değil Mi?
Qin’in terracotta ordusu görülmeli. Sadece ihtişamından ötürü değil. 2,000 yıl toprak altında kalmış heykellerin böyle bir boyutta ortaya çıkmış olması hazineye mistik bir hava katıyor. Ayrıca orda durup ordunun manzarasını seyrederken insan Qin’in de bizim gibi bir ölümlü olduğunu hatırlıyor, ister mezarını korumak için 40 yılda 10,000 askerlik bir ordu yaptır, istersen de sessizce bu dünyadan göç, hayat doğumla ölüm arasında kısacık bir çizgi.

Xi’an’da bu duyguları pekiştiren bir başka yere daha gittik: Bespo Cilalı Taş Köyü. Anadolu’nun geçmişini biraz bilen Türk insanlar olarak binlerce yıllık alet-edevatlar görmek bizi Amerikalıları etkilediği kadar etkilemiyor olabilir, ama 6,500 yıl öncesinden kalma anaerkil Bespo şehrinin kalıntılarını görünce tüyler yine diken diken oluyor. Çoğu ayakta durmuyor ama duvarların çizgilerinden ev olduğu belli yerleşim birimleri apaçık ortada. İşçilik yaptıkları, taşları cilaladıkları, yemek yaptıkları, ekinlerini sakladıkları yerler belli. Hatta bir-iki odada kemikleriyle birlikte mezarlarını görmek mümkün. Hiç 6,500 yıllık gerçek bir kurukafa görmemiştim. O da aynı bizim gibi doğumuyla ölümü arasındaki çizgiyi yemek bulmak, kadın bulmak, canını korumak ve üremek gibi uğraşlarla geçirmiş. Anadolu’da daha da eski Yontma Taş döneminden de eserler var, şimdi ilk fırsatta oraları gezmek istiyorum. Son durağımız Pekin’e uçarken Cilalı Taş Devri’ndeki Anadolu insanları ile Xi’an insanlarının birbirleriyle görüşmüş ve anlaşmış olma ihtimalleri var mı acaba diye düşündüm durdum.

China Eastern uçağımız Pekin’e indiğinde ise tekerlekler yere değer değmez ayağa kalkıp hosteslerin çığlıkları arasında 15 sıra gerisindeki bavulunu yalpalaya yalpalaya almaya giden Çinli amcayı görünce bu konuda en kötünün THY yolcuları olmadığını anlayıp rahatladım.

Pekin
Pekin’de ilk durağımız dünyanın en büyük ve kalabalık meydanı Tiananmen oldu. Çin’in çok ama çok kalabalık bir ülke olduğu sanırım ilk burda kafamıza dank etti. Yine kocaman şeritli caddeler, kocaman bir meydan ve binlerce insan. Pekin’de gördüğümüz turistlerin yüzde doksanı Çinli turistti. Mao’nun mozolesini veya Yasak Şehri görmeye gelen, iki yaşındaki çocukların ellerine Çin bayrağı tutuşturulmuş binlerce Çinli turist meydanı panayır yerine çevirmekteydiler.

Bir yerde bana elinde fotoğraf makinesiyle genç bir Çinli kız yaklaştı. Ben arkasında duran arkadaş grubunun resmini çekmemi istediğini düşünüp “OK” deyip elimi uzattım. Oysa ki bir anda sağıma ve soluma gülüşen Çinli kızlar dizildiler. Bir tanesi boyumun uzun olduğunu gösterip “NBA!” dedi de durumu anladım: gerçekten de hayatlarında gördükleri en uzun insandım belki de ve benimle resim çektirmek istiyorlardı. Sonra benim sağlı sollu kızlarla çevrilmiş olduğumu gören Oya sağ kaşı havada “Nooluyo bakiim burda?” der gibi bir surat ifadesiyle yanıma yaklaştı – bir tane de Oya’yla beraber çektirdiler, zira Oya da en uzunlarından en az bir kafa uzundu. Sarışın kayınvaldemin de haliyle resimleri çekildi. Anladığım kadarıyla zenciler de Çinli turistler arasında çok popülermiş.

yalin_cin_nba.jpg

NBA!
Pekin’de Shanghai’da olduğundan beter bir pislik ve toz sözkonusu. Gobi Çölü’nden gelen toz dumanları sürekli olarak şehre esiyormuş. Ayrıca gökyüzü hava güneşli bile olsa isli bir gri/bej renge bürünüyor. Bu pisliğe rağmen çocukların jenital bölgelerinin apaçık ortada olduğunu görmek bizi şaşkına çevirdi. Hacet vakti geldi mi kucaktan yere indiriliyor ve orada hacet gideriliyor. Toz problemine katkısı olabiliyor belki ama idrar kokusu da başka bir problem tabii ki. Ayrıca, yine tozdan dolayı herhalde, sokaklara harrrkk hurrkk tükürme konusunda kesinlikle Pekinliler İstanbulluları yenerler. Bir başka problem de, Olimpiyatlar yüzünden o kadar çok inşaat, tamirat, ve yapım-onarım çalışması var ki her yerde toz toprakla karşılaşmak mümkün.

Son İmparator Pu Yi’nin filmde de seyrettiğimiz Yasak Şehri Tiananmen’in hemen kuzeyinde. Heryerini gezmek bir gün alır, ve yine bir-iki binasi inşaat yüzünden kapalı olduğu için çabukçana bir ucundan öbür ucuna gezdik, Ming hanedanının mimarisinin güzel örnekleriyle karşılaştık. Filmde şurdan araba giriyordu, burda ufaklık sarı perdenin altındaydı, şurda bakıcısıyla vedalaşmıştı falan gibi sürekli anımsamaya çalıştık. Sonuçta Çin’in de yüzlerce yıl süren bir İmparatorluktan bugünkü partili cumhuriyet sistemine geçişinin yüz yıl kadar önce olduğunu hatırlamamız bize kendi ülkemizle bir paralellik kurdurdu.

yalin_cin_bebek.jpg

Böylece Bez Derdi de Kalmıyor
Bütün gün ayakta yürümek ve tapınak gezmek epey yorucu olduğundan Pekin’de akşamları Opera ve Akrobasi gösterilerine gidip dinlenmek iyi geldi. Opera bildiğimiz opera değil ama güzel kostümler, geleneksel müzikleri, ve binanın renkli atmosferiyle epey görmeye değer bir gösteriydi. Akrobatlar ise tabii ki harikaydı ama mesela Cirque de Soleil görmüş olanlar öyle çok etkilenmeyebilirler.

yalin_cin_opera.jpg

Çin Operası
Pekin’de Wangfujing caddesi civarlarında tüm Çin’de gördüğümüz en Indiana Jones tipi sokak yemeğini gördük: canlı akrepler, bir şişe canlı olarak geçirilmişler, kolları-bacakları-iğnesi hareket ediyor. Bunların hemen altında kızgın yağ var. Etli-butlu olanlarından seçiyorsun, hemen kızartıp veriyorlar. Ben yiyen kimse görmedim ama Oya görmüş (yalnız Pekin belediyesinin kadrolu elemanı mıydı bilemiyorum).

Shanghai gibi modern mahallelere de sahip ama genelde Pekin’de kalabalığın getirdiği fakr-u zaruret daha ortada. Yolda bir şey satmaya çalışmayan insana rastlamadan iki adım atmak mümkün değil. Oya’nın bir MBA arkadaşı takside giderken korkunç bir dilenciyle karşılaşmış. Kadın kırmızı ışıkta duran taksinin açık penceresinden içeri ufacık bebeğini bu arkadaşın kucağına atmış. Bir an kucağında ağlayan ve kokan bir Çinli bebek gören bu arkadaşın ne hissettiğini kendine sormalı, ama epey rahatsız ederdi gibime geliyor. Senede %10 büyüyen bu dehşet ekonomide artmakta olan varlığın eşit dağılmadığı da gözler önünde. Yakın gelecekte daha da ciddi sosyal problemler çıkartabileceğini tahmin ediyorum.

yalin_cin_akrep.jpg

Çin Ekonomisini Bosver De Bu Akrepleri Kim Yiyor?
Yalnız tabii fakirlik de izafi. Bir ana caddenin kenarında kilim benzeri örtülerin üzerinde el yapımı incik-boncuk satan Çinli olmayan (Moğol ya da Tibetli olabilir gibime geldi) çok fakir insanlar gördük. Onlar da kendi memleketlerinden turist kaynayan Pekin’e gelmişler para kazanabilmek için. Onlarla pazarlık yaparken çok ısrar etmeye içimiz el vermedi, hafif kazık yemekten de hiç rahatsız olmadık.

Ona karşılık Pekin’de biri Pearl Market, öbürü de Silk Market olmak üzere iki tane kocaman bina var ki, altışar yedişer katlı bu iki bina inanılmaz kalabalık turist gruplarının galon galon para akıttıkları iki market olarak aklıma kazındılar. Artık herhangi bir ürünün fiyatını düşündüğümde aklıma bu marketlerdeki ucuzluğun tanımı gelecek. İyi yanı, önümüzdeki bir sene falan Batı dünyasında kolay kolay kendime pek bir şey alabileceğimi düşünmüyorum açıkçası.

Bu arada bu marketlerdeki bütün satıcılar antremanlı, kesin. Hepsinin ilk ilgilendiğinde ve vazgeçmekte olduğunda ikna için yaptıkları taktikler aşağı yukarı aynı. Tabii ki nerden geldiğini öğrenip muhabbet etmeye çalışıyorlar. “Biz Amerikalı değiliz kazık yemeyiz” deyince gülüyorlar ama Türküz deyince de çoğu anlamadan bakıyor. Türkiye’nin nerde olduğunu ilk bir kaç defa sorulduğunda “bak şimdi burası Çin, burası Hindistan, burası İran, burası İtalya, burası da Türkiye” gibi anlatmaya çalıştım, yine de anlamayanlar oldu. Yalnız son alışveriş günümde sırtımda 2002 Dünya Kupası’nın Hasan Şaş formasıyla dolaştığımda herşey farklıydı. Bana “Yees you beat China in football” diyenler…”no Hasan Şaş, you look like Hakan Şükür” diyenler (bu kompliman mı acaba? – Emin)… Viva Türkiye tezahürati yapanlar…Brezilya’ya karşı sizi tutuyorduk muhabbetine girenler…tabii bu arada Çin’e niye Hasan Şaş forması götürdüğümü sormayın (Şimdi onu soracaktım – Emin) – üzerinden kaç yıl geçerse geçsin, o formama bu muhabbetin yapılmasından acayip bir zevk alıyorum.

Hatta Pekin’de Hutong’ların birinde bile teyzenin teki formayı görünce “Footobaaaall!!” şeklinde bir tepki yaptı. Hutong olayını açmalı: Moğollar Pekin’i 13. yüzyılda yerle bir ettikleri zaman kendilerine dar sokaklarda küçük kapılı, arkaları avlulu bir takım irili ufaklı evler yapmışlar. Bunlara Hutong deniyor. Pekin’de yaklaşık 200 tane Hutong mahallesi var, ve her hafta bir-iki tanesi yıkılıp yerine modern binalar yapılıyor. Kapitalizmi iyi kavramış komünist Çinliler bu mahallelerin bazılarını bisikletli şöförlerle gezdirme turları yapıyorlar, hatta ekstra para vererek bazı Hutong evlerinin içlerine girip yemek bile yemek mümkün.

Çin Seddi
Çin Seddine gelince, Pekin’e yakın Badaling adlı bölgeden görmeyi seçtik – haliyle 6,700 km’lik bir duvar olduğu için çeşitli yerlerden görebilmek mümkün. Üzerine atlayıp birşeyler satmaya çalışan insanlar bu sefer işimize yaradı da birer atkı ve şapkayla giysilerimizi takviye ettik.

Duvar sandığımdan epey dar çıktı. Zaten uzaydan görülmesi de sağlam palavraymış. Hatta Çinli astronot uzaydan baktığında “Beijing, we have a problem” dercesine Çin Seddinin uzaydan falan görülmediğini itiraf etmiş de ders kitaplarından bu iddiayı çıkartmışlar.

İki saate yakın yürüyüşle Badaling’deki en yüksek noktaya ulaşılıyor. Bence tırmanmadaki en büyük problem diklik ya da mesafe değil ama kalabalık – o kadar turist vardı ki, bazı yerlerde nerdeyse kıpırdamak mümkün olmuyordu. En tepeye varınca da her yönden ufka kadar uzanan kocaman dağların arasından yılan gibi ilerleyen duvarı takip etmek harika bir histi. Okuduğuma göre (ve tarih derslerinde gururla öğrendiğimize göre – Emin) zamanında düşmana karşı çok da etkili bir defans mekanizması değilmiş ama şimdiki turist endüstrisi sağolsun bugün ülkeye büyük katkısı oluyor bu duvarın.

yalin_cin_seddi.jpg

Çin Seddi Deyince Aklıma Birsürü Leman Karikatürü Geliyor,
“Abi bu duvar kaça çıktı?” diye soran Hun akıncısı mesela.
İşte böylecene günümüze getirip bağlamaya çalışayım. Xi’an’ın kurak topraklarında şehre geri dönerken hiç olmadık bir yerde Northwestern Chinese Institute of Nuclear Technology diyen bir sapak görmüştük, o da aklımdan çıkmıyor. Araştırmaya, geliştirmeye – tabii ki aynı zamanda kopyalayıp ucuzunu üretmeye – bu kadar efor sarfeden bu ülkeye hayranlık duymamak mümkün değil. Sadece gerçeğinin tıpkısının aynısı ama fiyatının yüzde biri Luviton çantalar değil… Uzaya adam yolladı ve sağ-salim geri getirdi bu ülke.

Acaba çocuklarımız bizim zamanımızda popüler Amerika ya da İngiltere yerine Shanghai’a üniversiteye gelmek isteyecekler mi? Bir sonraki Dünya Savaşı’nda Çin’in önemli bir rol oynamaması ihtimali var mı? Çin’in önümüzdeki 15 yılda 2,000 adet yeni uçak satın alması gerekiyormuş – ya Amerikan şirketi Boeing’den alacak ya da Avrupa şirketi Airbus’dan – Cumhurbaşkanı Hu Amerika’ya bu son gidişinde krallar gibi ağırlanmaz mı?

Tabii ki on günlük bir geziden bu soruları cevaplandırıp gelmek mümkün değil, zaten gezdiğimiz her yeri anlatmadım – bir türlü kesmeyi beceremediğim bu yazı iyicene uzadı (Çin Seddi gibi? – Emin). Biz turla gitmedik, uçak biletlerimizi kendimiz aldık, kitabımızı aldık, okuduk, öğrendik, icabında günlük şöförlerle idare ettik, gayet de güzel oldu – yani gözünüzde çok büyütmeden gidip gayet rahat görülebilecek bir memleket. Çocuklu arkadaşların çocuklarının biraz büyümesini beklemeleri gerekebilir, ama çocuksuz arkadaşların bu binyılın başında olağanüstu bir dinamizm yakalamış bu ülkeye gitmemek için hiç bir bahanesi yok.

Başladığımız gibi kalın İskoç aksanlı özlü sözle bitirelim: doğumla ölüm arasındaki kısacık çizgide, it’s the expeeerrience that counts.

Not: Yalın’ın geçen sene derlediği yazıların kitabını Amazon’dan alabilirsiniz: New York ve Londra Yazıları. – Emin

3 thoughts on “Shanghai, Beijing, Xi’an, Hong Kong Notları (Yalın)”

  1. oha abicim bu ne yaa ınsan böö faln oluo harbi yuhhh ole seyle yenılıo aslında tatlarını merak edıom ama asla tatmam çin devleti oncesını okuyan arkım cınde yasıo ve orası berbat bıyer ama goruntu olarak züpper

  2. Eline saglik Yalin… Shanghai icin iki tavsiye de benden :
    -Aksam yemegi icin: Yongfoo Elite. Bahce icindeki eski tip bir Cin evini mekan edinmis bu otantik restoran Wallpaper dergisine de haber olmus.
    -Masaj icin: Xintiandi yakinlarindaki Green Massage.

    Is cikisi masaja gitmek, Cinlilerin hayat tarzinin bir parcasi. Guzel tutsu kokulari, su sesleri ve rahatlatici muzik esliginde masaj yapilan salonlar gece gec saatlere kadar acik.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *