Tel Aviv – Züğürdün Rio’su

Tel Aviv’de de Rio gibi şehrin tam içinde bir sahil şeridi var. Açık renkli ve ince kumsal oldukça geniş. Kumsalın kara tarafına hafta içinde bile kullanılmakta olan voleybol fileleri gerilmiş, futbol kaleleri yerleştirilmiş. İsrailli gençler Rio’lu yaşıtları gibi futvoley de oynuyorlar üstelik! Kumların bittiği yerde bir promenad yapmışlar ve günün her saatinde insanlar yürüyorlar, koşuyorlar, bisiklete biniyorlar, paten kayıyorlar. Hatta utanmadan promenadın kaldırım taşlarını bile Copacabana’ya benzetmişler! Ha bu arada İzmir Kordon’un da aynı desenin çok benzerini kullandığına da dikkatinizi çekerim…

Bu yazıda türkçemize sevdiğim bir ingilizce deyimi ithal etmek istiyorum. “Poor Man’s …” bir şeyin daha meşhur olan aslına benzeyen ama ondan bir nebze kötü olan başka bir şeyi tarif etmek için kullanılmaktadır. Belki 2000’lerde argomuza yerleşen “çakma” kelimesi uygun bir tercüme olabilir.  Ama ben “züğürdün” kelimesini kullanmayı tercih edeceğim.  Çakma daha çok taklit anlamında kullanılıyor.  Züğürdün Rio’su dersek Rio’dan azıcık daha kötü (ve değersiz) olduğu anlamını da verebiliyoruz.

Misal, bu aralar bir dünya markası olma iddiasında olan Ülker hala dünyanının meşhur şekerleme üreticilerinin tutmuş markalarını alır ve ambalajına kadar kopyalar, daha sonra yeni bir isim bulur.  Bazen yaptıkları orijinalinden iyi bile olsa sonuçta Twix ambalajından şekline kadar çakma Albeni, Mars Metro olur. Yani Albeni için züğürdün Twix’i diyebiliriz.

Daha güzel bir örnek vermek gerekirse Hülya Avşar yıllardır Madonna’ya özense de bence Türkiye için züğürdün Madonna’sı Hande Yener’dir.  Hülya Avşar kendini hem güzel, hem akıllı, hem sportmen, hem güzel sesli, hem de ideal bir anne ve abla zannededursun, Hande Yener (meraklısı olmasam da) gerçekten müzik yapmış üstelik nasılsa Madonna gibi bir gey ikonu olmayı da başarmıştır.  Bir de Gülben Ergen var – geçenlerde bir çocuk kitabı yazarak Madonnalığa doğru yol almış – ona da züğürdün Hülya Avşar’ı diyebilir miyiz?

Neden Rio?
Bu kadar girizgahı neden yaptım? Bu dünyada Rio’yu görmüş şanslı kullardan olduğum için 2008 başlarında ziyaret ettiğim Tel Aviv’in züğürdün Rio’su olduğunu düşünüyorum da ondan.

Tel Aviv Kumsal

Züğürdün Copacabana’sı

Tel Aviv doğal güzellik olarak Rio’nun yanına yaklaşamaz elbette.  Sonuçta Tel Aviv neredeyse çölde kurulmuş bir şehirken Rio’nun içinde yemyeşil balta girmemiş ormanlar var.  Ama şehirlerin havasında/suyunda bir benzerlik hissettim, yaşamadan hele yıllarca Tel Aviv’de otobüse atılan bomba haberleri okumuş insanlar olarak zorlama bir benzetme gibi gelmesin, Tel Aviv sokaklarında hissettiğim içine girince ön yargılarıma göre çok farklı.

Tel Aviv’de de Rio gibi şehrin tam içinde bir sahil şeridi var.  Açık renkli ve ince kumsal oldukça geniş.  Kumsalın kara tarafına hafta içinde bile kullanılmakta olan voleybol fileleri gerilmiş, futbol kaleleri yerleştirilmiş.  İsrailli gençler Rio’lu yaşıtları gibi futvoley de oynuyorlar üstelik!  Kumların bittiği yerde bir promenad yapmışlar ve günün her saatinde insanlar yürüyorlar, koşuyorlar, bisiklete biniyorlar, paten kayıyorlar.  Hatta utanmadan promenadın kaldırım taşlarını bile Copacabana’ya benzetmişler!  Ha bu arada İzmir Kordon’un da tıpkısının değişiğini kullandığına dikkatinizi çekerim…

(Google Earth Adresi)

Tel Aviv de Rio gibi liberal insanların olduğu ülkelere bol para bırakan gey turizmine göz dikmiş durumda. (Birkaç yaz önce Kuşadası’na gelen gey turist turunun nasıl geri çevrildiğini daha sonra işin ucundaki para anlaşılınca kırmızı halı ile karşılandığını hatırlayın.)

Gey Turistleri Çekmek İçin Yapılmış İsrail Reklamı
Sonunda “İşte Bu Yüzden Dünya Kupasına Gidemedik” Yazıyor!

İnsanlar (en azından arkadan) Rio’daki kadar ten göstermese de özellikle bizim jenerasyon dünyanın birçok farklı yerinden gelen ırkların karışması ile dikkat çekecek kadar güzel.  Etrafta züğürdün Shakira’sı kılıklı kızlar ve züğürdün Enrique Iglesias’ı kılıklı oğlanlar dolaşıyorlar.  Rio sahilleri ile Tel Aviv sahillerinin gözüme çarpan iki farkı var, Rio’da çok daha güzel müzikler çalıyor lakin Tel Aviv’in denizi daha güzel.

İş İçin Seyahat
Web sitesinden yazılarımı yazıldıkça takip eden okurlarım çocukların doğumu sonrasında gezi yazılarımın azaldığını farketmişlerdir.  Bir süre daha evde geçirdiğim uykusuz gecelerde cepten yediğim eski seyahatlerimin gecikmiş yazılarını bitirdikten sonra bütün gezi yazılarım iş seyahatlerimden tırtıkladıklarım oldu.

Yeni bir yerlere iş için gittiğimde turistlerin yapması gereken şeyleri yapacak vaktim çok daha az oluyor ama gene de gittiğim yerin bana hissettirdiklerini ve düşündürdüklerini ileriye saklamak amacıyla da olsa yazmaya çalışıyorum.  İş gezilerinin iyi tarafı ülke hakkındaki sorularımı rahatça sorabileceğim birilerini tanıyor olmam.  Bir turist olarak sokaktan adam çevirip soru sormak çok zor; çoğunlukla kitaplara güvenmek zorundasınız.  İş için gitmenin kötü tarafı ise sürekli gezdirildiğimiz için turist maceralarından mahrum kalmam.

Bu sefer de babamla beraber 3 günlüğüne İsrail’e gittik.  İsrail diyorum ama aslında Tel Aviv ve dış mahallelerinden başka birşey göremedik, o yüzden İsrail demek doğru değil.  Zaten içinde Kudüs geçmeyen İsrail yazısı mı olur?

Güvenlik Kontrolleri
Öncelikle İstanbul – Tel Aviv – İstanbul uçuşlarında tahmin ettiğimden çok daha az güvenlik sıkıntısı yaşadığımı söyleyebilirim.  (Belki pasaportumda arap ülkelerinin vizeleri, damgaları olmadığından olabilir.)  İstanbul’da yapılan kontroller Londra uçağı için yapılan kontrollerinden farklı değildi.  Dönüşte ise ekstra olarak sadece bavulumuzu makinadan geçirmeden önce “Kimsiniz? Nesiniz? Necisiniz?” gibi sorular sordular.

Tek heyecanlı şey şu oldu: girişte pasaport kontrolündeki kadın polis pasaportumu biraz uzunca inceledikten sonra beni alıp bir bekleme odasına götürdü ve 5 dakika kadar bekledim.  Beklemekte sorun yok, Kahire havaalanında olduğu gibi TC pasaportuma yapılan bir muamale değildi en azından.  Bekleme odasında benden başka fransız bir çift, sürekli cep telefonu ile konuşan türk bir abi ve tabiyetlerini anlamadığım ama türk olmayan birkaç kişi daha vardı.  Yaşasın ayrımcılık olmadan herkese çıkarılan zorluklar!

Bir süre sonra herkesin pasaportlarını teslim edip bizleri azad ettiler.  Havaalanından çıkınca bizi acayip bir sıcak karşıladı.  Mart ayında arabanın termometresi 40 santigradı gösteriyordu fakat sıcak pek rahatsız etmeyen kuru bir sıcaktı.  Havaalanında ilk dikkatimi çeken şey etrafta fazla bitki olmaması, onların yerine yer yer çakıllardan bahçemsi süslemeler yapmalarıydı.  Olan bitkilerin sulanması için ise sadece bitkinin köküne su verecek şekilde delikli siyah hortumlar görülüyordu.  Su sorunu olan bir ülke olduğu için geri kalan yerlerde de böyle olacak diye düşündüm ama sonradan Tel Aviv ve çevresinde yemyeşil alanlar ve koca parklar görünce şaşırdım.

Yemekler
Otele eşyalarımızı bırakmadan temsilcimiz ile müşteri gezmeye başladık.  İlk gittiğimiz müşterimizin ofisinde herkes oldukça sivil giyimliydi.  Daha sonra bunun da ülkeye yayılmış bir tarz olduğunu farkettim.  Orada bulunduğumuz zaman boyunca kravat görmedim diyebilirim.  Hava yüzünden herhalde ama gene de sevdiğim bir gelenek.  Kravatı icad eden hırvatlara buradan teesüf ederim.

İşimiz bittikten sonra müşterimiz (kendisine Amos diyelim) bizi yemeğe götürdü.  Gittiğimiz yer Amerika’da göreceğimiz cinsten yüksek tavanlı bir bar/restorandı.  Amos önden (dindar musevilerin yemediği) karides ardından da domuz kaburgası tavsiye edince şaşırdım.  İsrail’deki ilk yemeğimin domuz olacağını düşünmemiştim.  Çok lezizdi.

Konuşma süresinde yeni tanışmış olduğum Amos’un orduda uzun süre kaldığını ve Yom Kippur Savaşı sırasında 10 tane tanktan sorumlu olduğunu öğrendim.  Bir ara Amos biraz önce ofisindeki tartışmamıza atıf yaparak “Savaşta bulunmuş bir kişi olarak iş hayatındaki sorunlar beni pek etkilemez, güler geçerim çünkü bunlar insanın kafasını fazla takması gereken şeyler değil” dedi.  Ardından Yom Kippur savaşında çağırıldığı sırada altı aylık evli olduğunu ve en yakın arkadaşının 10 günlük evliyken balayından direk cepheye gittiğini ve dönemediğini anlattı.  Daha sonradan öğrendiğime göre kendisi de Suriye’de altı ay esir kalmış ve esir değişimi sayesinde kurtulmuş.

Bu kadar ordunun ve savaşın içinde kalmış birisinin çok daha agresif bir şekilde milliyetçi olacağını düşünmeme rağmen Amos’un sürekli arap arkadaşların bahsetmesi, bizi götürdüğü ikinci restoranın sahiplerini de tanıdığı bir arap restoranı olması dikkatimi çekti.

Bir akşam Hertzliya denen Tel Aviv’in Kalamış’ı (Züğürdün Kalamış’ı) gibi bir yere gittik.  Merkezden 15 dakika mesafede şehrin kuzeyindeki bu kasaba zengin Tel Aviv sakinlerinin yazlıklarının olduğu yermiş. Gittiğimiz balık lokantasında yediğim levrek nefisti ve yanında enteresan bir kırmızı domates sosu vardı ama kasaba nedense terkedilmiş gibi boştu.

Tel Aviv - Herzliya

Bu Halini Göremedik Maalesef

Başka bir akşam ise bizi eski liman denen bir yere yemeğe götürdüler. (Google Earth Adresi) Pek eski bir hali yoktu ama sonuçta bir grup antrepoyu bar-restoran-dükkan yapmışlar dalgakıranın arkasında kalan kısımda da denize giriyorlar.  Orada meşhur bir balıkçıda (Benny the Fisherman) yedik.  Çok lezzetli bir tatlı su balığının üstünü kimyon ve tatlı paprika ile kaplamışlardı.  Balık öncesinde hemen küçük tabaklarda soğuk mezeler geldi.  Çeşitli turşular, soğuk rakı mezesi gibi iştah açıcılar vardı.

Ama en güzeli humusları ve tahinleriydi.  İsrail’deyken bütün yediğimiz yemeklerde önden humus geldi ve o kadar beğendim ki havaalanından birşey taşımaya çok üşensem de dönüşte havaalanından eve götürmeye humus aldım.  Humusları bizimkinden daha ince ve bazen tam ortasına tahin de koyuyorlar.

Ben Yehuda
Balığın yanında israilliler daha çok şarap içerlermiş (ve doğu blokundan gelenleri votka tabii) ama biz arak olarak bilinen rakıdan içtik.  Bizim rakılardan biraz daha sertti sanki.  Biz yemekten çıkarken pazar akşamı olmasına rağmen (onların ilk iş günü) sokaklar gezintiye çıkmış insanlarla doluydu.  Gençler ise barları doldurmaya başlamışlardı.  Ama asıl barlar Ben Yahuda Caddesi’ndeymiş.

Eliezer Ben Yahuda enteresan bir insan, kendisinden kısaca bahsetmem lazım.  Şu anda konuşulan ibranice eskiden tevrat haricinde kullanılmayan bir dilmiş.  İsrail’in eninde sonunda kurulacağını ve dünyanın her tarafından yahudilerin geleceğini düşünen Ben Yehuda ortak bir dilin gerekeceğini düşünmüş.  Önceleri pek ciddiye alınmasa da Ben Yahuda Tevrat’ta geçmeyen birçok modern kelimeyi bizzat uydurmuş.  Yeni doğan oğlu ile de sadece ibranice konuşmuş ve Ben Yahuda’nın oğlu modern zamanlarda anadili ibranice olan ilk insan olmuş.

Bu bahsettiğim olayların tarihi 1800’lerin sonları, yani siyonizmin ilk yılları.  Siyonizm demişken çoğu laik sosyalistler olan siyonistler ile haridim denen mütedeyyin musevilerin çok da iyi geçinmediklerini bizim mütedeyyinler bilir mi acaba?  İsrail kurulurken haredilerin bazılarının “israil ancak mesih tarafından kurulabilir” diye karşı çıktığını ve bu yüzden Ben Gurion’un onlara taviz (her türlü evlenme-ayrılma işleri, koşer sertifikasyonu, vergi vermemeleri vs.) vermek zorunda kaldığını da eklemek isterim.

Liberaller
Din konusuna girmişken buradan devam edeceksek konuşkan müşterimiz Amos konuştukça kendisi gibi liberal israillilerin dertlerini anlatmaya başladı.  Daha muhafazakar olan haredilerin (haridim?) çok çocukları olduğu için gittikçe daha kalabalıklaştıklarını, haridi partilerinin diğer partiler aralarında anlaşamadıkça dengeyi değiştirebilecek unsur olarak oy oranından çok daha fazla güç sahibi olduğunu, dindarların sırf askere gitmemek için dini okullarda yıllarca kaldıklarını, kendisi gibi museviliği inançtan çok kültür olarak görenlere “mahalle baskısının” ufak ufak arttığını anlattı.

İsrailli gençlerin askerden sonra üniversiteden önce bir yıl dünyayı gezme geleneği varmış.  Benzer bir gelenek İngiltere’de de var, duyunca çok hoşuma gitmişti ve tabii kıskanmıştım.  Amos bu şekilde dünya vatandaşı olmaya biraz daha yaklaşan israilli gençlerin İsrail’e gelip muhafazakarlarla geçinemedikten sonra kaçmayı düşündüklerinden dert yandı.  Kendi kızlarından birisi de şu anda İrlanda’daymış.  Seyahatini orada biraz uzatmış çünkü Dublin’li bir yahudinin yanında çalışmaya başlamış ve komisyon aldığı için bayağı da iyi para kazanıyormuş.  “Belki de geri gelmez” derken biraz da kalmasını istiyormuş gibi bir hali vardı.

Rabin ve Arafat

Bu Gibi Görüntüleri Kaç Sene Sonra Tekrar Görebileceğiz Acaba?

Buradan baktığımız zaman İsrail, Şaron, Netenyahu gibi insanlar tarafından yönetilen bir polis devletiymiş gibi duruyor.  Aslında bunun haklı tarafları da var tabii ama içine girince bizlere benzeyen İshak Rabin‘lerin de olduğunu ve sayılarının sandığımızdan çok daha fazla olduğunu görebilmek insanın içini ümitlendiriyor.

Teknoloji
Bir başka müşterimizin ofisi Tel Aviv’in biraz dışındaki yüksek teknoloji bölgesindeydi.  Silicon Wadi olarak da bilinen bu bölge Amerika’nın Silikon Vadisine gerçekten de çok benziyor.  Gayet düzgün yolun sağına soluna şık yeni binalar yapmışlar.  Hepsi belli bir düzen içinde aynı boyda ve mimarilerinin bir uyumu var. (Aslında bu mimari uyum Tel Aviv’in her tarafında gözüme çarptı.)  Arabayla ilerlerken sağda solda Microsoft, Sandisk, Intel gibi bildiğim şirketler dışında isimlerini bilmediğim ama daha çok teknoloji şirketlerinin yer aldığı New York borsası Nasdaq’ta tahtası olduğunu sonradan öğrendiğim İsrail şirketleri vardı.

İsrail’de hiçbir doğal zenginlik olmamasına rağmen elmas kesme, tarım ve su teknolojileri, makina üretimi gibi daha geleneksel endüstriler dışında yeni teknoloji de çok gelişmiş durumda.  Bunun bir sebebi tabii ki Amerika’dan her sene 10 milyar dolar destek alan ordu.  Ordudan çıkan girişimciler özellikle telekom konularında dünyanın en iyi şirketlerini kuruyorlarmış.  Ama bunun dışında eşitlikçi eğitim sistemi ve son yıllarda eski sovyet cumhuriyetlerinden gelen iyi eğitimli yahudilerin de çok payı var.  İsrail’deki girişim sermayesi Avrupa ortalamasının üstünde, İsrail şirketleri sayı olarak Nasdaq’da Amerika ve Kanada sonrasında üçüncü büyük grubu oluşturuyorlar.

Hadi çip üretimini ve telekomu geçtik diyelim ama özellikle yazılım konusunda Türkiye’nin de daha iyi olmaması için bir sebep göremiyorum.  Bir adet bilgisayar ve eğitimli bir beyin dışında gereken birşey yok.  Türkiye’nin yazılım şehri adayım da İzmir.  Bu konuda bir çalışma var mı bilmiyorum – umarım vardır.

Yukarıda da yazdığım gibi iş seyahati için İsrail’de olduğumdan bir turistin görmesi gereken birçok şeyi göremedim.  Ne de olsa 1.5 saatlik uçuş olduğu için Ekim veya Nisan gibi havanın daha uygun olduğu bir ayda turist olarak bir daha gitmek istiyorum.  Aşağıda kaçırdıklarım var, sizler giderseniz kaçırmayınız!

Kaçırdıklarım

  • Tel Aviv Bauhaus mimarisinin en önemli şehirlerinden birisiymiş.  Hatta Bauhaus gezileri falan vardı ama gidemedim.
  • Bir kibbutz ziyaret etmek istiyordum.  Kibbutzlar özellikle İsrail’in ilk kurulduğu yıllarda hem yayılmacı politikaları hem de ülkenin ekonomisi için faydalı olan yerleşim birimleri.  Sosyalist bir şekilde içinde yaşayan herkesin ortak üretip tükettiği fabrika/çiftlik – lojman kombinasyonları.  Artık eskisi kadar önemli olmasalar da bazıları ciddi üretim yapıyorlarmış.
  • Tel Aviv’in meşhur gece hayatına tanık olamadım.
  • Tel Aviv eski bir şehir değil ama şehrin eski kısmı olan Cafa (Jaffa veya Yafa) limanını göremedim. Ayrıca Yemen Mahallesi denen eski mahallede gezmek de isterdim.
  • Sadece 45 dakika mesafedeki Kudüs’e gidemedim.
  • Filistin’i İsrail’den ayıran meşhur utanç duvarını gördüm ama uzaktan evlerini ve camilerini görmeme rağmen Filistin’e giremedim.
  • Her sabah plaj manzarasına uyanmama rağmen denize giremedim, kumda futbol oynayamadım, sahildeki promenadda koşamadım.

Mayıs 2008, İstanbul

4 thoughts on “Tel Aviv – Züğürdün Rio’su”

  1. bende aralık ayında gideceğim internetten neyi meşhurmuş diye araştırırken yazınızı okudum. yaznınız cok profosyenelce cok güzel betimlemişssiniz. benzer formatı kullanıp iş seyahatim sırasında notlar almay çalışacağım. sevgilerimle.

  2. Yillardir gitmek istedigim sehir Tel Aviv…

    Londra’daki en samimi arkadasimin memleketi.

    Yazin ilgimi daha da artirdi. En kisa zamanda gidecegim.

  3. En az 8 kere gittigim sehri senin kaleminden okuyunca daha iyi taniyabiliyorum. Eline saglik. Bir dahaki sefere cocuklu gitmeni ve ozellikle ”hayvanat bahcesi ve safari” turunu yapmani tavsiye ederim..Bir de ”falafel”siz Tel Aviv yazisi olmaz- pita ve tursusuz da falafel olmaz.Sevgiler.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *