Türkiye İzmir Olsun

Balıkçı kılıklı adamlar ellerindeki çapari oltalarının bir kancasını sağ burun deliğime, ötekisini kulağıma, üçüncüsünü gözüme geçirirken öteki ellerinde tuttukları sigaranın külü yere düşmesin (denize silkelenecek) diye oltalarının kurşununu ayağıma dolamaya çalışıyorlar. Bir tanesi oltasına yem takarken 4 metrelik olta sopasını denize dik koyup sonra havaya kaldırıyor, üstünden 1500 metre engelli yarışındaki gibi atlamanız gerekiyor. Ötekisi boğazdan orkinos yakalayacak ya, oltayı daha uzağa atabilmek için gerilip sağına soluna bakmadan haşırt diye sallıyor. Bir kere köpeğini gezdiren bir çiftin köpeğini yakaladı biri bu şekilde. Neyse ki köpek efendi çıktı da herife birşey olmadı. İçimden ulan şu köpek ben olsaydın da herifi ibret olsun diye kıçının en gevrek yerinden ısırsaydım diye düşünmedim değil.

İş için ayda bir kez İzmir’e gidiyorum. Genellikle günübirlik yaptığım bu seyahatlerde çoğu kez İzmir şehrini görmeden dönerim. Ama bu sefer işim biraz daha uzun olduğundan Pazar akşamından gittim ve iki gece kaldım.

Otelime yerleştiğimde saat daha 19:00 olduğundan hemen üstümü değiştirdim ve İstanbul’da miskinliğim yüzünden yapamadığım koşuma çıktım. Adettendir, koşu saatim asıl lazım olduğu bu gibi yeni parkurlarda sorun çıkarır. Bu sefer de daha ilk 10 metre olmadan pili bitti (acaba bavulda sıkışıp açıldı mı?) ve mesafemi/hızımı eski günlerdeki gibi tahminen ayarladım.

Koşuya hayatımın en eski anılarının olduğu Efes Oteli’nden başladım. Otelin taş kaydırağını, cam trabzanlı balkonlarını, akvaryum gibi havuzunu net hatırlıyorum. Hesaplarıma göre o zamanlarda 3 yaşında olmalıyım. Hatta birinci kattaki odamızın balkonundan attığım oyuncak arabanın kafasına isabet ettiği bahtsız garsonun şikayetçi halini bile unutmadım. (Neyse ki adamcağıza birşey olmamıştı.) Bir başka hatırladığım şey ise ilk kez orada çiğnediğim muzlu çiklet. Hala çok severim.

Efes Oteli çok uzun süre atıl kaldıkta sonra Swissotel olarak yeniden açıldı. Önünden geçerken gördüğüm kadarıyla bahçesi hala çok güzel ama havuzunu henüz doldurmamışlar. Taş kaydırağı ise göremedim ama yerini yanlış hatırlıyor olabilirim.

İzmir’de en son kaldığımda Kordon’da yeni yapılan tartan pisti farketmiş ve benim düzenli parkurumdaki balıkçıları düşünerek iç geçirmiştim (yok aslında ana avrat Adana usulü küfretmiştim).

Bu sefer bu tartan pistte de koşabildim. Hava harikaydı, güneş batmaya yüz tutmuştu. Tek eksiklik takribi 50 dakika süre koşum boyunca başka bir koşucu, hadi koşucuyu geçtik en azından eşofmanlı bir yürüyüşçü bile görmemem oldu. İzmir halkı neler kaçırdığının farkında mı?

Uykusuz Mario Bros

Uykusuz’un Muhteşem 1 Mayıs Kapağı

İstanbul’da dünyanın belki en güzel parkuru olan Boğaz kenarında koşmaya çalışınca kendimi bilgisayar oyununda bir karakter gibi hissediyorum. Hani eskiden gamewatch yıllarında elinde tamir anahtarıyla engelleri aşarak koşan Mario vardı işte aynen onun gibi.

Balıkçı kılıklı adamlar ellerindeki çapari oltalarının bir kancasını sağ burun deliğime, ötekisini kulağıma, üçüncüsünü gözüme geçirirken öteki ellerinde tuttukları sigaranın külü yere düşmesin (denize silkelenecek) diye oltalarının kurşununu ayağıma dolamaya çalışıyorlar sanki.

Bir tanesi oltasına yem takarken 4 metrelik olta sopasını denize dik koyup sonra havaya kaldırıyor, üstünden 1500 metre engelli yarışındaki gibi atlamanız gerekiyor. Ötekisi Boğaz’dan orkinos yakalayacak ya, oltayı daha uzağa atabilmek için gerilip sağına soluna bakmadan haşırt diye sallıyor.

Bir kere köpeğini gezdiren bir çiftin köpeğini yakaladı biri bu şekilde. Neyse ki köpek efendi çıktı da herife birşey olmadı. İçimden ulan şu köpek ben olsaydım da herifi ibret olsun diye kıçının en gevrek yerinden ısırsaydım da iki ay üstüne oturamasaydı diye düşünmedim değil.

Bir keresinde bir adam misinasını yere sermiş (olta sopası yok) bırakıp gitmiş yanda simit yeyip çay içiyor, oltaları görmek mümkün değil, takıldım düşeyazdım, herif gelip “ulan burası koşu pisti mi!” diye çıkıştı bir de. Tuttukları izmarit denen o çiroz balıklar kadar da bir tipti, daha asabi bir günümde olsam kendisini balık tuttuğu denizdeki denizanası katmanının üzerinde bulacaktı. Ardından bir ordu kadar balıkçı da benim ağzımı yüzümü dağıtıp kulağımdan (kulak memesi kıvamında) balık yemi yapacaklardı. Neyse ki O2 araya girdi de yolumuza devam ettik.

Süzgeç Teyze

Bir koşu sonrası oltalardan delinen yüzüm bu şekle gelince
resimdeki Elaine Davidson Teyze’nin rekorunu kırmayı ümit ediyorum

Birden fazla kez eve gelince ayakkabımdan olta çıkardım. Bir keresinde de bari bu balık düşmanları kaldırımın daha geniş olduğu yerlerde sanatlarını icra etsinler de bizim retinalarımız sağlam kalsın diye safça Beşiktaş Belediyesi’ne yazdım ve hayatımda bir kamu kuruluşundan aldığım en hızlı cevabı aldım: “Söz konusu cadde ana arter olduğundan sorumluluk alanımızın dışında kalmaktadır. Büyükşehir’e başvurmanızı…” Yılmadım, büyükşehre de başvurdum, beyazmasa diye bir yerden bembeyaz bir boş email geldi. Bir daha yazdım bir daha beyaz sayfa aldım. Sonra yıldım.

Neyse efendim konuyu çok dağıttık. “Türkiye İzmir Olsun” diyorduk. İzmir’de sahilde koşmak isterseniz böyle bir tehlike yok zira durumu önceden gören ileri görüşlü büyüklerimiz körfeze senelerce bok dökerek balıkların yaşamasını imkansız kılıp sorunu çözmüşler. Balık yok, balıkçı yok. Bu kadar basit işte. Aynen Milli Eğitim Bakanı’nın (Maarif Nazırı olarak da geçebilir) “Ah şu okullar olmasa milli eğitimi ne güzel yönetirdik” demesi gibi.

Süper çalışarak heryeri köstebek gibi delen belediyemizden ricam hazır delmeye başlamışken İstanbul’un kanalizasyonunu birkaç senecik Boğaz’ın serin sularına yönlendirsinler, baksınlar bakalım o zaman sahilde balıkçı kalacak mı.

South Park bok

South Park’ın meşhur bokunu İstanbul Film Festivali’ne bekliyoruz

İzmir’in sahilinde bir kusur bulacaksak yukarıda bahsettiğim tartan pistin çok kısa olmasından şikayet edebilirim. Git gel 3 km sadece. Ama eğlenceli bir yol olduğu da kesin. Koşarken pazar akşamı uyuşukluğuyla çimlere uzanmış gitar çalan öğrenciler, yürüyüşe çıkmış elleri arkalarında kavuşturulmuş amcalar, çocuk gezdiren çiftler, birbirinin ağzından top kapmaya çalışan köpekler, sanki Megadeth konserinden çıkmış gibi ağzı yüzü süzgeç gibi delik küpeli siyahın çeşitli tonlarında kıyafetli gençler (kızlar ayrıcana siyah makyajlı), İstanbul’da olsa aklıevvel bir vatandaşımızın “benim bacımın, karımın, kızımın önünde sen nasıl…” diye pataküte girişeceği öpüşen çiftler gördüm…

3 km parkuru koştuktan sonra bu sefer Pasaport tarafına devam ettim. Kaldırımda bir davul bir gitar müzik çalan iki kişiden mürekkep müzik grubuna selamımı verdim ve tee zamanında Ziraat Bankası ile İzmir Belediyesi’ni birbirine düşüren köprüye kadar devam ettim. Bu kısımlar biraz daha kalabalıktı ve çimler gelen grupların çöpleri ile dolmuştu (ama aynı zamanda çöp tenekeleri de taşıyordu). Oldukça eğleniyormuş gibi duran zencilerin yanından selamlarını alaraktan geri döndüm ve gene meydanda koşumu bitirdim (7 km).  (Parkurumun Google Earth Adresi)

Duşumu yapıp otelden çıktım ve bir kez tadı damağımda kalan bir balık yediğim Hisar Balık Pişiricisi’ne doğru yürüdüm. Telefonla babamdan Adanalı garsonun ismini de almıştım ki önüne gelince Hisar Balık Pişiricisi’nin Pazar günleri kapalı olduğunu üzülerek farkettim.

Bunun üzerine Kordon’a yöneldim. Kordon’da önce bir yukarı aşağı yürüdüm. Kafeler barlar dolmaya başlamıştı. Kordon’da yürürken İzmir’in neden bana sempatik geldiğini düşündüm. Sonuçta İzmir’e bir turist olarak gelseniz fazla birşey yok. Pek bilinmemesine rağmen en güzel Türkçe romanlardan birisi olan Tol’da (yazarı Murat Uyurkulak) geçen mahallelerin üstüne oturmuş Kadifekale alelade. Kordonda ve Alsancak’ın arkalarında kalmış 3-4 binayı saymazsanız eski bina kalmamış. Homeros’un izinden Agora’ya gitmeye kalkarsanız İzmirliler çiğdemlerini yerken “Aman ordaki tinercilerin asfalyaları atarsa kafanızı tomatın sapını keser gibi keserler ki!” diye uyarıp ekliyorlar, “fakat orada harika bir gevrek fırını var. Ben eve ordan hep gevrek alıyom”.

Jeffrey Eugenides’in Türkçe’ye taze tercüme edilen kitabı Middlesex’te gereksiz düşmanca bulduğum detaylarla anlatılan 9 Eylül olayları sırasındaki yangın eski şehir bitirmiş. Karşıyaka belki biraz daha iyi durumda. Uşakizadelerin köşkü de duruyordur herhalde…

Kordon

Kordon’daki park. Ortada da tartan pist.
Höööt, sahildeki bankta el ele tutuşan namıssızlara bak!
(Fotoğraf Cumhur Kızıları)

Ama benim için İzmir’in güzelliği (gavurluğu dışında) şehirde hala bir orta sınıf olması. Bu orta sınıf sokakları daha yaşanır hale getiriyor. İstanbul’daki gibi kasılmaktan çatlayacak tipli adam ve kolundaki kafasına fondöten kutusuna batırmış kadın sayısı çok az, dolayısıyla onlara hizmet veren antipatik dükkan ve restoranlar da yok. Sokaklarda hala kadın kadına bira içmeye gidenler var ve kimsenin kimseye namus bekçiliği yaptığı yok. Kordon’daki parkta her türlü insanı görebiliyorsunuz. Birisi 85 model arkasında “Duru Gözlüm” yazan Şahin’iyle, ötekisi ise gıcır gıcır 2010 model BMW’siyle gelmiş ama yan yana çimlerde yatıyorlar.

Kordon en pahalı yer olmasına rağmen hala 3-5 liraya bir bira içip güneş batışını izlemek mümkün. Balık isterseniz en alası var. Pahalısı da var, ucuzu da. Balığınızı yerken parkın içinde yaylı tamburu ile ağır şarkılar çalan güler yüzlü abiyi dinlemek ise bedava (ama kendisini toparlanırken yakalayıp ufak bir meblağ takdim ettim ayrı).

Adana’dan İzmir’e (sonra Amherst’e, oradan San Fransisco’ya, sonra New York’a, en son da Paris’e) göçen Ayşın ben İzmir’i övdükçe İzmir’in özelliksiz ve sıkıcı olduğundan yakınıyordu. Sıkıcılığını bilemem, hiç o kadar uzun kalmadım. Ama belki de güzelliğinin bir parçası da özelliksiz olması. Özellikli olsa içine etmek için uğraşan çok daha fazla insan olacaktı.

Bakınız İstanbul.

4 thoughts on “Türkiye İzmir Olsun”

  1. emincim, bak yazılarını okuyorum! benzetmeler cok ince 🙂 diğer yorumlarımı sonra sana soyelyecegim 🙂

  2. Efes Oteli’nde ben de kalmıştım 5 yaşındayken 🙂
    İzmir Fuarı’na gitmiştik ailecek. Hatta da bir tiyatro vardı fuarda. Komedi bir oyundu. Bankerler yeni batmış olmalıydı o dönemde. Bu durumu tiye alan bir şeydi.

    Sonra ben kaybolmuştum fuarda. Annemler meğersem bilinçli bir şekilde bir ağacın arkasına saklanıp beni izliyorlarmış. Bakalım kaybolunca doğru hareketleri – yani bir polise gidip annemin babamın adı şu, telefonları da bu demeyi- yapıyor muyum diye bir deneymiş bu. Ben tabii ki sadece ağladım ve sağa sola ‘anneeeaaahh’ diye bağırdım. Annem de saklandığı yerden çıkıp çemkirdi. Tamam oldu. Travmamı da yaşadım yani bu şehirde. Eksik olmasın.

  3. selam
    sizi muhteşem bebek yazılarınızla keşfettim. tek kelimeyle süper….
    ben de 7 yıl istanbulda yaşadıktan sonra 4 yıldır izmir’de yaşıyorum ve evet tam olarak gözlemlediğiniz gibi bir şehir. fakat ne yazık ki ekonomisi çok dar, ve ne nasıl anlatsam biraz zamanın ruhundan uzak bir şehir. günübirlik gelenlerin aşık olduğu, burda doğup büyüyenlerin dünyada başka yer yokmuş gibi davrandığı, sonradan gelenlerin rehavete alışıncaya kadar fenalık geçirdiği acayip bir şehir. hala sevip sevmediğimi bilmiyorum.

  4. Oglum, bana da Kordon’da bira icip gunesin batisini seyretmeyi ozlettin ya, bravo sana.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *