Bozcaada

Son gün ise artık patlamaya hazır bir volkan kıvamına gelmiş olan Yasemin’in gazabına uğradık ve Berkman sattı, ben tek başıma bu sefer 30,000 kişinin elektriğini sağladığı söylenen meşhur rüzgar türbinlerine doğru gittim. Önce kekik kokuları içinden ilerledim, daha sonra biraz yokuş yukarı çıkarak gene bir korunun içinden rüzgar türbinlerine vardım ve herhalde deli bu der gibi bakan bekçiye selam verip geri döndüm. Rüzgar türbinlerinin romantik olduğu söyleniyor ama bence romantik falan değil basbayağı korkunçlar. Yanlarına yaklaşınca duyulan korku filmi efekti gibi rüzgar sesi de cabası.

Bu seneki Şeker Bayramı öncesinde rüyamızda seyahat ya resulallah dedik galiba. Bayram haftasının başında Cumartesi günü Bozcaada‘ya (eski ismi Tenedos) gittik, Çarşamba akşamı evimizde bavul değiştirdik ve Perşembe sabahı Kars’a uçtuk. (Başbakana bayramda tatilde olduğumu söylemeyin o beni aile ziyaretinde sanıyor.)

İstanbul – Bozcaada Yolu
Türk usulü son dakikada plan yaptığımızdan zamanı kısaltmasa da araba kullanma süresini azaltan Yenikapı – Bandırma feribotunda yer yoktu. İstanbul – Kilitbahir – Çanakkale – Geyikli yolundan arabayla gittik.

Galiba iki sene önceydi, bu yoldan Saros’a gitmiştik. O zaman yolun Tekirdağ civarındaki kısmı yeni yapılıyordu. Yol sadece iki senelik olmasına rağmen o kadar kötü yapılmış ki dalgalı denizde hızla ilerleyen ufak bir bottaymış gibi hopidi hopidi gittik. İki sene sonra delik deşik olmazsa müteşekkir kalırım. Muhtemelen Kuruçeşme – Tarabya sahilinin kaldırımlarını yapan şirket yapmıştır.

Havadan Bozcaada

Kuşbakışı Bozcaada Kasabası
Kaynak: www.bozcaadatenedos.com

Çanakkale Boğazı’nı geçenler arasında en uygunu olduğu söylenen Kilitbahir’deki feribot her 10 dakikada bir kalkıyor ve 10 dakikada karşıdaydık. Çanakkale’ye geçer geçmez çarşı içerisinde (aslında isminden biraz tırstığım) Gülen Köfte’de birşeyler yedik. Pek biz özelliği yoktu ama temizdi ve hep kadınlar işletiyordu o yüzden sevdim. Çıkışta peşimizden gelen bir garson sağolsun bizim oğlana şeker verdi. Ben de çaktırmadan cebe attım ve akabinde kendim yedim.

Bu çocuğa şeker çikolata verme aslında bayramın teması oldu. Tamam bayramın ismi bazıları sevmese de bazılarına göre şeker bayramı ama 1.5 yaşında çocuğa sabah akşam şeker vermek istemiyoruz. İkram edilince de geri çevirmek ayıp olacağından hepsini ben götürmek zorunda kalıyorum. Baba olmak kolay değil.

Çiftlikte Yaşam
Geyikli’den iki saatte bir tek sayılı saatlerde kalkan feribot ise 30 dakika kadar sürüyor. Sabah 9:00 gibi İstanbul’dan çıkmıştık, 15:00 feribotuna rahat rahat yetiştik. Feribotla gidiş gayet güzel ve medeni. Dönüş için aynı şeyi söyleyemeyeceğim ama o daha sonra.

Adaya varınca arabalarımızı ismini adada yaşayan en eski (MÖ 2000) uygarlık olan Pelazzilerden alan  Pelazzi Çiftliği‘ne sürdük. Acelemiz olmadığından güney sahilden giden kıvrımlı yoldan gittik, solda harika koyları geçip Ayazma Koyu’ndan sağa adanın ortasına doğru saptık. Tahminlerime göre Pelazzi adanın tam ortasında kalıyor.

Adada kalınacak yerler ya kasabanın içindeki pansiyon veya küçük oteller ya da daha dışarılardaki çiftlikler. Bizler artık çoluk çocuk sahibi sıkıcı insanlar olduğumuz için medeniyetten uzakta çiftlikte kalmayı tercih ettik.  (Google Earth Adresi)

Pelazzi’de odalardaki banyolar küçüklük açısından Paris otellerini aratmasa da başka hiçbirşeyden şikayet etmem mümkün değil. Pardon ikinci şikayetim kablosuz internetin şifresi. Şimdi burada yazamam ama HWD2VSYS39CHA gibi birşeydi. Kendimi CIA’in hep filmlerde zırtpırt girilen bilgisayarına giriyormuş gibi hissettim.

Öte yandan çiftlikteki servis, kahvaltı, beş çayları, misafirperverlik, temizlik mükemmeldi. Bir tavsiyem şudur, şayet 4 oda olacak şekinde bir grup olarak gidebilirseniz bir binayı kapattığınız için daha rahat edersiniz. Biz çocuklu 3 oda olarak diğer odada kalan ve muhtemelen adanın sükuneti için gelmiş olan mütekait çifti bayağı rahatsız ettik galiba. Sabah 7’de başlayan akşam 21’de biten çocuk bağırtı çağırtıları için kendilerinden bir kez daha özür dilerim!

Şimdi çiftlik demişken okurların aklına Cartwright’ların çiftliği (genç okurlarımız için Bonanza Dizisi) veya Southfork Çiftliği (bu da Dallas dizisi; Ceyar, Sue Ellen hatta o zaman ergen olan erkek okurlarmız için Lucy falan) gelmesin. Çiftlikler etrafları açık, adanın nasılsa titizlikle riayet edilmiş inşaat kurallarına göre arazinin az bir kısmına bina inşa ederek yapılmış agroturizm benzeri tatiller sunan otelleri. Agroturizm dediysek ağaçlardan elma toplayıp bir de üstüne para vermek söz konusu değil ama bizim kaldığımız yerde çiftlik içerisinde elma, nar, domates, ayva, üzüm, armut, biber gibi meyve ve sebzeler vardı ve topladıklarımızı afiyetle yiyebiliyorduk.

Pelazzi Çiftliği

Gördüğünüz Gibi Etrafta Lucy Ewing Falan Yok

Ayrıca sütlerinden ve (doğayla pek barışık bir insan olmadığımdan nerelerinden sağıldığını bilmediğim) yoğurtlarından faydalandığımız iki de keçi arkalarda biryerlerde duruyorlardı. Bu özgür ruhlu iki keçi tatilin ortasında çiftleşmek maksadıyla yerlerinden ayrıldıktan sonra kendisine emanet edildikleri sorumsuz çobandan kaçarak kayboldular. Çobanın keçileri kaçırması vakasını da görmüş olduğumuz için eksiksiz bir doğa tatili yaptık diyebiliriz. Çiftlikte bunun dışında çok iyi huylu bir labrador köpek (Üzüm) ve hiç de iyi huylu olmayan tavuk ve horozlar da vardı.

Vakitsiz öten horoz kesilir diye bir gelenek olduğunu zannediyordum lakin çiftlikteki horozların bundan haberleri yoktu. İlk gece bir tanesi saat tam 4:23’te ötmeye başladı. Panik halinde uyandım. Bizim oğlan ve hanım hasta olduklarından pencere açık uyuyorduk (çivi çiviyi söker) ve horoz efendi sanki üstünde tepinerek tüylerini tek tek yoluyorlarmışçasına can havliyle ötüyordu. Şayet yerimden kalkacak enerjim olsa gidip bizzat tüylerini tek tek yolacaktım.

Bu horozların laftan anlamadıklarını öğleden sonra ötmeye devam ettiklerinde Yasemin’in (ki kendisi çok serttir, kocasına sorabilirsiniz) gidip ikna edici bir şekide konuşması da işe yaramayınca anladık. Sonuç olarak horozlardan intikamımı kahvaltılarda Michael Phelps gibi 12,000 kalorilik ekstra yumurta yiyerek almaya karar verdim. İyi de yapmışım. Not: geçen gün Phelps aslında 12,000’in abartı olduğunu günde sadece 10,000 kalori yediğini söyledi, maşallah.

Yeme İçme
İlk akşamımızda Gülten Hanım’ın tavsiyesi üzerine Bozcaada kasabasının sahilindeki balıkçılardan Koreli’den sonra en meşhuru olan Yakamoz’a gittik. Balıklar gayet iyiydi, mezeler de ekseriyetle başarılı idi lakin benim asıl istediğim şey olan ve adada bol bulunduğu söylenen böcek nedense yoktu. Yakamoz’un fiyatları biraz İstanbul fiyatları gibiydi ama genel olarak gayet memnun kaldık.

İkinci akşam limana yukarıdan bakan Oda Cafe diye çok şirin bir barda akşamı başlattık. Bizden başka kimse olmadığından sahibi Yeşim Hanım (ki kendisi İspanyol görünümlü bir İstanbullu) istediğimiz müzikleri çaldı, çocukların ortalıkta koşuşturmalarından şikayetçi olmadı. Ben ise limana bakarak adanın meşhur şarapları yerine The Big Lebowski‘deki muhteşem karakter The Dude’un şerefine bir adet white russian içtim.

Oradan çıkıp sahildeki Deniz Restoran’da akşam yemeğini yedik. Fiyatları Yakamoz’a göre daha uygundu ama mezeleri o seviyede değildi.

Diğer iki akşam çakma Mersinli olan Yasemin ve çakma Adana’lı Berkman balık yemekten sıkıldıkları için kasabanın içerilerine girdik ve bir akşam Battı Balık isimli küçük bir lokantada, öteki akşam da tavsiye edilen yerlerden birisi olan Salkım’da yemek yedik.

Bozcaada Kasabası

Rum Mahallesi’ndeki Sokaklardan Birisi

Battı Balık’ta tezgahın arkasındaki sempatik sahibi Cenk’in tavsiyeleri ile yediğimiz ızgara karides vasattı ama marine edilmiş ahtapottan çok memnun kaldım. Ardından gelen dil balığı da gayet iyiydi. Ayrıca buraya kendini evde hissetmek için de gidilebilir, ufak ve sempatik bir lokanta.

Ertesi sabah Yasemin’in bitmez tükenmez isteklerini yerine getirmek için kanter içinde çarşıda koşuşturan Berkman’ı “Son Maço” gibi sakin sakin beklerken gazetelerimi okuyup kahvemi içmeye bir daha Battı Balık’a gittim.

Salkım ise yol üstünde başka bir şirin lokanta idi lakin burada yediğimiz akşam bizim oğlan pek huysuzlandığı için erken çıkıp otelimize dönmek zorunda kaldık. Ayaküstü yediğim yunan usulü musakka biraz fazla yağlı da olsa güzeldi.

Milliyet’te Vedat Milor Bozcaada’yı yazarken insanın sevdiği bir mekanda herşeyin tadının daha güzel geldiğini anlatmış. Belki de bu Bozcaada etkisi yüzünden ama kaldığımız 4 gün boyunca bütün yemeklerden ve bütün şaraplardan çok memnun kaldığımı söylemem lazım.

Bozcaada tek tek sayılacak kadar az kalmış olan medeni sahil kasabalarımızdan birisi. Nihayet “efendim bir Simi’ye bakın bir de Bodrum’a” veya “bir Kaş’a bir de Meis’e” dememize gerek kalmıyor.

Kasaba
Yukarıda da bahsettiğim gibi Berkman’la beraber birkaç öğlen yiyecek alışverişi yapmaya kasabaya gittik. Alışverişlerimizin arasında zaten çok ufak olan kasabayı biraz gezebildik.

Kasabanın denize bakarken solda kalan kısmı Rum Mahallesi olarak biliniyor. 1860 yılında çıkan bir yangında yandıktan sonra Amerika’ya göçüp mimar olan bir Bozcaadalı tarafından yeniden planlanmış. Bundan dolayı sokaklar birbirine dik ve çok düzenli. Burada kahvaltısı ve piyanosu ile meşhur Rengigül Pansiyon (ki bir önceki gelişimizde bir gece orada kalmıştık), restore edilen şık bir bina olan Kaikias Otel, eski Rum İlkokulu binasındaki Ege Otel gibi yerler var. Sağ tarafta denizin üstünde güzel bir iki barı da manzara açısından çok tavsiye ederim.

Daha önceki gelişimizde Fenikeliler veya Venedikliler tarafından yapılıp favori padişahlarım Fatih Sultan Mehmet ve 2. Mahmut tarafından güçlendirilen kaleyi gezdiğimiz için bu sefer uzaktan izlemekle yetindik.  Kale oldukça iyi durumda olmakla birlikte zamanında nasıl kullanıldığını anlamak biraz zor.

Çan kulesinden dolayı kolaylıkla bulabileceğiniz kilisenin solunda ise Bozcaada Müzesi var. Miniskül müzede her oda başka bir temaya göre gruplanmış: osmanlı zamanı, 1. Dünya Savaşı, adalı ünlü şahsiyetler vb. Şeker bir amca odaları tek tek gezdiriyor ve soruları cevaplıyor.

Müzede adanın eski halini gösteren resimler, savaşlarda kullanılmış ve kalmış malzemeler, Venizelos’un adaya çektiği “maalesef sizi Türklere kaptırdık” temalı telgrafın bir kopyası, bağcılık süngecilik balıkçılık gibi ada mesleklerinin alet edevatları, denizkabukları, rumlardan kalan ev içi ıvır zıvırları var. Alt kat ise doktorluk, berberlik gibi ada meslekleri hakkında daha detaylı malzemeler ile ufak bir etnoğrafya müzesi gibi.

Bozcaada Müzesi

Müzenin Alt Katından Bir Fotoğraf (Kaynak: Radikal)

Ama benim en hoşuma giden şey 1. Dünya Savaşı sırasında Yunan egemenliğinde olan adayı üs olarak kullanan Fransız askerlerinin ailelerine gönderdikleri mektup ve kartpostallar. En eskilerinde askerler oldukça umutlu ve moralli. Gittikçe nasıl içlerinin karardığını roman okur gibi görüyorsunuz. O zamanda gerçekten savaşı uzaktan da olsa yaşayan insanları tanımak ve anlamak için bu yazılar birer hazine gibi.

Ülkemizdeki birçok zavallı müzenin aksine bahsettiğim bütün dokümanların gayet güzel tercüme edilmiş olduğunu da eklemek isterim. Kısacası bu ufak ama güzel müzeyi kaçırmayın.

Koşular
Bozcaada’dayken zannedersem bir haftadaki koşu rekorumu kırdım. Pazar, Pazartesi, Salı, Çarşamba sabahları koştum. Toplamda (8+8.5+8.5+9) 34 km oldu. Genellikle tatillerde koşmaya çalışırım ve iddia ediyorum ki Bozcaada galiba şimdiye kadar koştuğum en güzel parkurlara sahip.

Hava 15-20 derece olmasına ve son gün hariç güneşi görmememize rağmen Çarşamba hariç her gün koşunun ortasında denize girmeyi de ihmal etmedim. Bayram boyunca adanın buz gibi denizine giren üç-beş kişiden biriydim galiba.

İlk koşuda çiftlikten çıkıp adayı baştan başa ortadan kateden ana yola vardım. Önce kasabaya doğru döndüm lakin 1 km bile gitmeden evlerin birinden çıkan biri ak biri kara iki köpek yolumu kestiler. Hafiften havlayıp hırladılar, ben de şimdi çişleriyle çizdikleri sınırlarının içine girmenin gereği yok diye düşünüp öteki yöne döndüm. Köpekler bana bir süre refakat ettikten sonra vazgeçtiler, ben de yokuş aşağı Ayazma Koyu’na doğru devam ettim.

Truva’ya saldırmaya gelmiş Akhalılardan olsam gemilerimi Ayazma Koyu’nda saklardım diye düşündüğüm koya vardığımda saat 8:00 civarıydı. Hem durgun deniz hem de yalnız ve güzel kumsal çok davetkardı. Uzun kumsalın ortasında denizin hemen kıyısında bir sandalye ve ufak bir sehpa duruyordu. Bunun ilahi bir işaret olduğuna kanaat getirdim ve gidip sandalyeyi de kullanarak kumlanmadan denize girip 5 km koşmaktan ısınmış kaslarımı serinlettim ve çıktım.  Yokuş yukarı koşarak çiftliğe döndüm.

Bozcaada Ayazma Koyu

İşte O Sandalye ve O Deniz

İkinci gün Berkman da benle geldi. Çiftlikten çıkıp sağa dönüp hemen yanımızdaki korunun içinden geçtik. Oradan yokuş aşağı aşağıdaki resimdeki manzaraya bakarak bağların içerisinden daha kısa bir yoldan Ayazma Koyu’na vardık. Bu sefer üşüyeceğini iddia eden Berkman’ı da dolduruşa getirdim, o da denize girdi. Berkman hastalanırsa Yasemin hem Berkman’ın hem de benim tüylerimizi tek tek yolacağı için korka korka aynı yoldan geri döndük ve korudan tekrar geçerekten çam kokuları arasında koşumuzu bitirdik.  Neyse ki Berkman hastalanmadı.

Üçüncü gün korunun içerisinden başka bir yola sapıp bu sefer Ayazma’ya öteki tarafından vardık. Uzun yoldan döndük. Bir kez daha denize girdik ve Berkman bir kez daha hastalanmadı. Hatta işi arsızlığa vurup hastalanmamasını soğuk suya girmesine bağladım ve kendisini yün kazaklara sarmasına rağmen burnu akan Yasemin ile korkusuzca dalga geçtim.

İçinden Koştuğumuz Koru Biraz Sepia Efekti Yaptım Zira Çocukluğumu Hatırlattı

Son gün ise artık patlamaya hazır bir volkan kıvamına gelmiş olan Yasemin’in gazabına uğradık ve Berkman sattı, ben tek başıma bu sefer 30,000 kişinin elektriğini sağladığı söylenen meşhur rüzgar türbinlerine doğru gittim. Önce kekik kokuları içinden ilerledim, daha sonra biraz yokuş yukarı çıkarak gene bir korunun içinden rüzgar türbinlerine vardım ve herhalde deli bu der gibi bakan bekçiye selam verip geri döndüm. Rüzgar türbinlerinin romantik olduğu söyleniyor ama bence romantik falan değil basbayağı korkunçlar. Yanlarına yaklaşınca duyulan korku filmi efekti gibi rüzgar sesi de cabası.

Bozcaada Bağlar

Bağların Arasından Ayazma’ya Giden Yol

Şarapçılar
Bozcaada malum sükuneti, soğuk denizi, iyi korunmuş kasabası dışında şaraplarıyla da meşhur (artık sünger ve zeytinyağı kalmamış). Biz de gitmişken adanın şaraplarını son zamanlarda moda olmasını sağlayan Corvus’u gezdik. Aslında Talay’a da uğrama niyetimiz vardı lakin Talay’ın kasabadaki dükkanı bu kadar potansiyel müşteri olan bir zamanda kapalı olunca biraz hayalkırıklığına uğradık. Bozcaadalı birkaç kişi bize Çamlıbağ’ı önerdi ama ona da vaktimiz kalmadı.

Ha bu arada Corvus’un kasabadaki dükkanında da tadım yapmak yassah. Sadece paranızı bastırıp satın alabiliyorsunuz. Aynı burnu havadalık fabrikada da var maalesef. Fabrika turu sadece günde bir defa, kaçırdınız mı ertesi gün geleceksiniz! Bütün şarapları tadabiliyorsunuz ama çavuş üzümünden yaptıkları ve çok merak ettiğim passito stilindeki tatlı şaraplarını tattırmıyorlar. Artık bayram gibi birçok müşterinin olduğu bir zamanda fabrikada da tadım yapılmayacaksa nerede ne zaman yapılacak? İlla gurme olup gazetede yazmamız mı gerekiyor diye merak ediyor insan. Passito (zaten kalitelerine göre ucuz olmayan Corvus şaraplarına oranla bile) pahalı bir şarap olabilir ama madem pahalı, paralı tadım yaptırsınlar bari…

Diyojen’in Fıçısı da Böyle Birşey Olmalı
Kaynak: www.bozcaadarehberi.com

İyi tarafından bakacak olursak Corvus’un fabrikasında herşeyin ne kadar özenli olduğu dikkatimi çekti. Etraftaki mobilyalardan şişelere, çalışanların eğitiminden şarapların ambalajlarına kadar herşey ince bir zevkle düşünülmüş. Bir başka hoşuma giden huyları da vasilaki, çavuş gibi yerel üzümlerle denemelerde bulunmaları. Tamam bütün şarap ülkelerinde artık “soylu üzümler” olarak bilinen Fransız üzümlerinden yapılma şaraplar var. Ama aynı zamanda her ülkenin kendi üzümlerinden de kendilerine özgü şarapları var. Bizde eskiden sadece Öküzgözü, Boğazkere, Kalecikkarası vardı. Şimdi şarapçılık gelişince bu sefer sadece Cabarnet, Shiraz ve Merlot ekilmeye başlandı. Bu işin ortası yok mu?

Corvus dışında bir de Ferhat Abi’nin bağlarını görme şansımız oldu. Rüzgar türbinlerinin orada büyükçe bir arazide bağlarını ekmiş, yanında da konteynerlerden basit ama çok güzel bir kalacak yer yapmış, bütün enerjisini de kendisi güneş ve rüzgardan üretiyor. En ilginci tarlanın tam ortasına bir uçak pisti inşa etmiş ve bir sene Bozcaada’ya ufak uçağıyla gitmiş gelmiş ama bir süre sonra adaya sivil olarak uçmak yasaklanınca şimdi yemyeşil çim kaplı pist boş duruyor!

Şarapları gelecek sene çıkacağı için tadamadık ama onun da özeni bağlardan ve evinden belliydi, şarabın da hakkını vereceğini tahmin ediyorum.

Dönüş
Dönüş için herkes feribota mahkum. Eskiden arabalarla feribota girereken çok karambol olduğundan artık feribota rezervasyon almaya başlamışlar. Böylece artık karambol girerken değil rezervasyon yaparken oluyor. Aynı gün için rezervasyon yapıyorsanız direk biletinizi de alabiliyorsunuz. Ama direk bilet alırsanız işlem fazla basit olacağından önce bir sıraya girip herkesle beraber rezervasyon yapıyorsunuz. O sırada birisi “bugünkü feribot doldu!” diye bağırıyor, insanlar panik olup birbirlerine girdikten, herkes birilerinin önüne girip sıra darmadağın olduktan sonra aslında feribotun dolmadığını öğreniyorsunuz. Yani eşeğinizi önce kaybettirip sonra bulduruyorlar!

Sağ salim rezervasyon yapabildiyseniz bu sefer ikinci bir sıraya girip biletinizi alıyorsunuz. Tabii ki bütün bu olaylar sırasında yüzünüze bakmayan sinirli elemanlar tarafından hizmet almak durumundasınız. Aslında en güzeli adaya varır varmaz günü belliyse dönüş rezervasyonunu da yapmak ama herhalde bunu engelleyen bir sistem de düşünmüşlerdir.

Sonuçta bunlar canınızı sıkmasın çünkü Bozcaada’nın insanı sakinleştiren bir etkisi var. Adada fazla yapacak birşey olmadığından sakin olmak zorundasınız. Trafik yok, acele etmenizi gerektirecek (Corvus’un fabrika turu hariç) herhangi bir aktivite yok. Feribot hariç sıra beklemek yok. Yok oğlu yok.

Rahat bir yerlere oturacaksınız, rüzgarı ve veya güneşi yüzünüzde hissederken mümkünse şarabınızı içecek ve rüzgar sesi ve kekik kokusu içinde kitabınızı okuyacaksınız. Sadece feribot sırasından uzak durunuz.

6 thoughts on “Bozcaada”

  1. Emin Abi yarın adadayız. Yorumlarınız doğrultusunda gezeceğiz, dönüşte yine comment bırakacağım.Selamlar teşekkürler..

  2. Alçak Emin!!!
    Beni tanımayanlar hakkımda çok yanlış düşüncelere kapılacaklar:)
    Ayrıca, böylelikle kocamın Adana’lılığını iki paralık etmiş oldun.
    Yazı çok güzel olmuş. Eline sağlık.
    Keşke, Haziran gibi Bozcaada seyahatimizi tekrarlayabilsek…

  3. ruzgar tribunlerinin oldugu bolgedeki romantizmi yakalaman icin

    a- gun dogarken degil batarken gitmen
    b- yaninda powerade degil sarap olmasi
    c- yalniz olmaman

    gerekiyor:)

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *