Şikayetperver Koşucu: Emirgan’da Deniz

Hadi ulan diye O2’yi doldurdum ve o salak kural yüzünden birazdan sarı kartı yiyecek olan gol atmış futbolcuların hızıyla üstümüzü çıkarmaya başladık. Şortlarımızla kaldığımızda terli halimizle akşam esintisi hafif ürpertse de fazla düşünürsek vazgeçeceğimizi bildiğimizden hemen iki üç basamak aşağı indik. Dalgaların vurduğu son basamak buz gibi ve hafif yosunluydu. Rakıcı abilerin en aktif olanı ayağımızı ve kafamızı kırmadan nasıl atlayacağımızı bizzat atlayarak gösterdi (bombalama denilen stilde). Aklıma rahmetli İsmet İnönü her denize girdiğinde yapılan anlam ve önemini ve neden komik olduğunu bir türlü anlayamadığım İsmet Paşa gibi çivileme atlama esprisi geldi.

Yazın bir akşam bunaltıcı yaz sıcağında O2 ile koşmaya çıktık. Her zamanki gibi motorlarımızı Bebek Parkı’nın oraya bıraktıktan sonra deniz kenarında daha az katil balıkçı (bkz. Türkiye İzmir Olsun) olduğu için Rumelihisarı tarafına doğru seyirttik.

Oldukça tembel bir yaz geçirdiğimiz için ikimiz de formsuzduk. Böylece bir taraftan konuşurken bir taraftan da kardeş kardeş nefes nefese koşabildik. İnsanın koşu partnerinin de en az kendisi kadar formsuz olması gibisi yok!

Parkurumuzdaki Rumelihisarı – Baltalimanı arası yolun en heyecanlı kısmıydı zira iki taraftaki kaldırım da park eden arabalar tarafından işgal edilmişti. Burada karşı trafik olan tarafa (sola ama İngiltere’de olsak sağa) geçip üstünüze üstünüze süren arabalara elimizle “Bak kardeşim, emniyet şeridinin içinde koşmaktayım, efendi gibi kullansana… Hem kaldırım vardı da biz mi çıkmadık?” hareketi yapmak zorundaydık. Öte yandan öndeki bozuk egzozlu belediye otobüsünden çıkan ve hırsla oksijen almaya çalışan vücudumuzu dolduran karbonmonoksit yüzünden hafif kafayı çizdiğimiz için ulan şu arabaların bir tanesi durup bir laf etse de “Kardeşim sana kaldırım yok demedik mi?” diye üstüne yürüsek diye dolduruşa da gelebilirdik, dikkatli olmak gerekiyordu.

Emirgan'da Deniz

Lütfen Bana Kızmayınız, Kim Olsa Atlardı

Baltalimanı’na ezilmeden vardıktan sonra bok kokularının bittiği yerde solumuzda Polis Moral ve Eğitim Merkezi olması gereken çirkin mavi yavruağzı duvarlı, çivit mavisi doğramalı bina vardı. Merkezin moral kısmı herhalde biraz eksik kalmıştı ki deniz tarafına da taşıp arada kalan kaldırımı da park yeri yapmışlardı. Zaten bu çirkin bina bana hiç moral de vermezdi ama tabii polis olmadığımdan bilemezdim. Park etmiş sivil ve resmi araba ve minibüslerin arasından geçerken “Ah keşke şurada bir tane polis olsa da şunları şikayet etsem” diye düşünüp orada nöbet tutan eli otomatik tüfeğinin tetiğindeki polisi görünce kibarca selam verip devam ettim.

Bundan sonrasi yer yer kırık olsa da hatta oradan buradan demir filizleri denizin dibindeki ahtapot gibi ayaklarımıza dolansa da nispeten rahat ve kolay koşulan bir kaldırımdı. Fazla katil balıkçı da yoktu nedense.  Az  sonra Emirgan’a vardığımızda mevsim uygunsa müzenin önündeki koyda donlarıyla denize giren çocuklar olurdu. Bir gün denize girmeye kızkardeşlerini veya kız arkadaşlarını da getirseler bizi AB’ye alırlar mı acaba diye düşünürdüm.  Oradaki ufak koyda deniz o kadar berraktı ki her geçtiğimde atlamamak için kendimi zor tutardım. Bir pazar sabahı oradaki cevval çocuklar “Hadi abi, atlarsın sen abi, aslansın sen abi” falan diye heyecanlandırmıştılar da kendimi zorlukla tutmuştum.

Canım denize girmek istediğinden yol boyunca O2’nin kanına girmeye çalıştım. O da akşam ayazında boğazın buz gibi sularına girmeyeceğimden emin olduğu için “Hadi ordan hadi ordan” diye beni başından savmaya çalışmaktaydı. O esnada Hindistan konsolosunun rezidansının geniş kolonyal balkonunda, konsolos bey ve zarif eşi bir gece uykularının en tatlı anında evlerine giren bir şilep tarafından uyandırılabileceklerini hiç akıllarına getirmeden sütlü, baharatlı ve asker çayı gibi şekerli çaylarını maharacalar gibi içmekteydiler. Kendilerine selam verdim ama aldılar mı bilmiyorum. Rezidansın tam önündeki banklarda ise birkaç ortayaşlı abi bir taraftan çekirdek yerken bir taraftan da plastik bardaklara koydukları rakılarını yudumluyorlardı.

Gandhi ve Lord Mountbatten Çay İçerken

Mahatma Gandhi ve Son Vali Lord Mountbatten Çay İçerlerken

O2 ile yorgun argın İstinye ışıkların oradaki yokuşu tırmandık ve yokuşun zirversinden geri döndük. Bu şekilde 10 km koşmuş olacaktık. Dönüşte gene ben kendisini dolduruşa getirmeye çalışırken durup rakıcı abilere suyun durumunu sorduk ve abiler “Çocuklar biraz serince ama çok güzel” dediler.  Zaten deniz tertemizdi, sıfır denizanası, sıfır çöp, sıfır yosun… Kolibasili oranını bilemiyordum ve bilmek istemiydorum. Hoş daha bir ay önce Emirgan kısmı deniz tahlilleri tertemiz çıkmıştı (gastelerin ve belediyenin yalancısıydım tabii) ve inanmak istemiştim.

İniş çıkış durumunu gözden geçirdik. Merdiven yoktu, birkaç basamakla denize yaklaştıktan sonra atlamak zorundaydık. Son basamak deniz seviyesinden 50 cm falan yukarıdaydı galiba. Çıkması zor olabilir diye düşünürken akşamcı abiler “Merak etmeyin delikanlılar biz yardımcı oluruz” diye yüreklendirdiler.

Hadi ulan diye O2’yi doldurdum ve o salak kural yüzünden birazdan sarı kartı yiyecek olan gol atmış futbolcuların hızıyla üstümüzü çıkarmaya başladık.  Şortlarımızla kaldığımızda terli halimizle akşam esintisi hafif ürpertse de fazla düşünürsek vazgeçeceğimizi bildiğimizden hemen iki üç basamak aşağı indik. Dalgaların vurduğu son basamak buz gibi ve hafif yosunluydu.  Rakıcı abilerin en aktif olanı ayağımızı ve kafamızı kırmadan nasıl atlayacağımızı bizzat atlayarak gösterdi (bombalama denilen stilde). Aklıma rahmetli İsmet İnönü her denize girdiğinde yapılan anlam ve önemini ve neden komik olduğunu bir türlü anlayamadığım İsmet Paşa gibi çivileme atlama esprisi geldi.

Temkinli bir kişi olduğum için bombalama da olsa atlamak yemedi ve kendimi efendice boneleriyle denize giren 70 yaşında teyzeler gibi suya bıraktım. Onlar gibi girer girmez üşüyüp “Uhuhuhuhu uhuhuhu” demem de gerekirdi ama rakıcı abilerden çekindiğim için sesimi çıkarmadım.  Su buz gibi ve tuzsuzdu. Anında ayaklarım dondu lakin 5 km koşunun üstüne güzel bir histi olduğundan umursamadım. O2 ve rakıcı abi ile beraber biraz ileri geri yüzdük. (Aslında çimdik desem daha doğru olacak.)  O2 hemen rakıcı abi ile en yakın arkadaş olmuş Bebek sahilinden saldalla açılıp sarhoş sarhoş balık tuttuğunu anlatmaya başlamıştı.  Abi de birazdan gençliğinde elden düşme kapattığı Şavrolesinin Kilyos dönüşünde bozulduğunu ve bu sayede yengemizle nasıl tanıştığını uzun uzun hikayelendirecekti.

Önceki sene 22 Temmuz günü Akıntıburnu’ndan girmiştik, burada o kadar akıntı olmasa da kendimizi bırakınca farketmeden ilerlemiş oluyorduk.  Nehirde yüzmek de böyle olmalı diye düşündüm…  Acaba Boğaz’a sürekli “nehir” diyen ecnebi şarkıcılar Emirgan’dan denize mi girdiler düşüncesi de kafamdan geçti.  Sonrasında Axl Rose buradan girse bıngıl bıngıl vücudu ve örülmüş uzun turuncu saçları yüzünden muhakkak taciz edilir diye düşünüp vazgeçtim.

Donma hissi ayak parmaklarından bileğe oradan dize ilerleyince “e hadi yeter artık, yolcu yolunda gerek” diye çıkmaya karar verdik. O2’yi uyumaması konusunda uyardım. (Uyusa kesin donacaktı.) Lakin denizden çıkmak zannettiğim kadar kolay değildi. Kendimi birkaç kez çekmeye çalıştım ama olmadı. Neyse ki rakıcı abi bir kez daha yetişti ve bir taraftan yosun tutmuş kaldırım taşından kendimi yukarı ittirirken anason kokuları arasında bileğimden yukarı doğru çekildim.

Salacak Plajı

Salacak Plajı 1937.  Denizde Balina Sesi Çıkaran Adamlardan Var Mı?

Tabii ki kurulanacak birşeyimiz olmadığından ıslak ıslak terli tişörtlerimizi, çoraplarımızı tekrar giydik. Abiler her Türk abisinin yapması gerektiği gibi “Delikanlılar üşüyeceksiniz, zatürre olacaksınız” diye uyardılar ama biz uyarı alan her Türk delikanlısı gibi dinlemeyip kendilerine bu ufak serinleme için teşekkür ettik ve yolumuza koyulduk.

Yolun gerisi vukuatsız geçti. Zaten hava o kadar sıcaktı ki daha Emirgan’a vardığımızda kurumuştuk. Eve girince Seha ya suratımdaki pis gülümsemeden ya saçlarımın keçemsi halinden ya da üstüme sinmiş kolibasili kokusundan denize girdiğimi anlayıp benimle herhangi bir diplomatik ilişki kurmayı reddetti.

Duşun soğuk ama boğazdan da sıcak suyunun altına girerken evime kuş uçusu 50 metre mesafede deniz olmasına rağmen giremediğime, hatta mayoyla dolaşsam deli muamelesi görecek olmama hayıflandım. Aklıma çocukken Suadiye’den denize girdiğim geldi. Su o kadar pisti ki dizimden aşağısı gözükmüyordu, bir daha da girmemiştim.

Annem Bağdat Caddesi’nde o zaman moda olan havlu elbiseleriyle gezdiklerini anlatır, anneannem ise gençkız iken Fenerbahçe Kadınlar Hamamı’ndan denize girdiğini…  Tahminim 10 sene sonra bizim de aynı şekilde İstanbul’dan tekrar denize girebileceğimiz ve karılarımız tarafından deli muamelesi görmeyeceğimiz.  10 sene sonra sarapci.com hala varsa (ve sansürlenmemişse) bakarız artık.

3 thoughts on “Şikayetperver Koşucu: Emirgan’da Deniz”

  1. Banu: Doğrudur, suyun temiz olduğuna eminim. Nezihlik konusunda şüphelerim var ama yazın deniycem. Gerçi orada sahilde koşunca şikayetperver koşucu olarak şikeyet edecek fazla birşey bulamamaktan muzdaribim.
    Cem: Bir dahaki sefere seni de alıyoruz. Moskova’daki Polar Bear Club gibi boğazda denize girme klübü kurmak isterim.

  2. 83 sonbaharına kadar her yaz, her poyraz günü göztepe sahilde yüzdüm. hemen her yaz da hala boğaz’da bir atlamaya çalışıyorum. koli basili hak getire…

  3. Babam Suadiye’den devamli denize giriyor valla…
    Iddiasina gore de su cok temiz, plaj da cok nezih…
    Bilemem!

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *