Ağrı Dağı ve İshak Paşa Sarayı

Arabamızı parkettik ve kapıya vardığımızda “Restorasyon Nedeni İle Kapalıdır. Close” yazısı ile karşılaştık. Etrafta dert anlatacak kimse de yoktu. Hemen ardımızdan gelen üç adam da bizim gibi kalakaldılar. İçlerinden en yaşlısı sinirlenip Kürtçe bağırmaya başladı. Ortayaşlılardan birisi sonunda bir görevlimsi adam buldu ve Diyarbakır’dan sırf sarayı görmek için geldiklerini anlattı.

Bir önceki Kars yazımda anlattığım gibi Kars’tan güneye doğru yola çıktık. Hem yol hem de yolun çevresi Kars’tan çıkar çıkmaz ıssızlaştı. Önce Digor’dan, sonra Galatasaraylı Servet’in memleketi Tuzluca’dan, sonra da yemyeşil Iğdır Ovası’ndan geçtik.

Iğdır ovası şaşırtıcı idi. Kars’ın çevresi kilometrelerce uzanan boşluklarıyla, ağaçsız tepeleriyle ve ufuktaki karlı dağlarıyla kovboy filmerinden aşina olduğumuz Amerika’nın ıssız eyaletlerine (Montana, Wyoming, Utah) benziyordu. Ama Kars’tan Iğdır’a doğru giderken önce dağların arasında tek tük ağaçlar belirdi, sonra bir derenin etrafında yemyeşil Digor’u gördük, daha sonra da Iğdır Ovası vaha gibi karşımıza çıktı.

Kars Yol

Vahşi Batı (Doğu) (Fotoğraf: Doğan Şekercioğlu)

Yarısı Ermenistan’da kalan ovada kayısı, şeftali, pamuk gibi bu coğrafyada olmasını beklemediğimiz ürünler yetiştiriliyormuş. Yol kenarlarında bunları satan satıcıları, yola çıkmaktan çekinmeyen büyükbaş hayvan sürülerini güden çobanları gördük.

Ağrı Dağı
Iğdır Ovası’nda geçerken uzaktan uzaktan Ağrı Dağı görünmeye başladı. Ekim ayında olmamıza rağmen bayağı karlı olan zirvesi yanına yaklaşana kadar heybetini farkettirmiyordu.

Ağrı Dağı (Ararat)

Ekim’de Bile Karlı Ağrı’nın Kuzeyden Görünüşü (Fotoğraf: Doğan Şekercioğlu)

Hedefimiz Ağrı dağı olmadığı için sadece eteklerinden dolaşaraktan Doğubeyazıt’a doğru devam ettik. Daha bir ay önce daha çıkan bir grup Alman dağcının kaçırıldıklarını aklımıza getirmemeye çalışarak başka bir patlamaya hazır bombaya vardık: Doğubeyazıt.

Doğubeyazıt
Doğubeyazıt, 1930’da İpek Yolu üstündeki eski şehir boşaltılınca kurulan yeni ve özelliksiz bir şehir. Eski şehir tepede kalıyormuş, görmeye vaktimiz olmadı. Sokaklarda Kars’ta olmayan erkek egemenliği dikkatimi çekti. Muhtemelen işsizlikten dolayı gruplar halinde gezen erkekleriyle çarşı iznine denk gelinmiş bir askeriye bölgesi gibiydi. Merkezde arabayı parkedip önce bir öğle yemeği yemek için iyi görünen iki lokantadan birine girdik. Bizi aile olduğumuzdan üst kata buyur ettiler. Bir süre sonra arkamızdaki upuzun masaya bir turist grubu yerleşti. İshakpaşa Sarayı’na gelmiş Fransızların grubuydu.

Yöresel birşeyler yemek istedim ama yoktu, mecburen eldeki seçeneklerden en yöreseli olan kuzu haşlamayı tercih ettim. Et artık turist broşürlerinde iddia edildiği gibi dağlarda serbest gezip bulduğu otları yiyen kuzu kardeşten midir bilmem yumuşak ve çok lezizdi.

Lokantadan çıkınca tavsiye üzerine bilimum kaçak eşyanın satıldığı pasajlardan birine girdik. Adana’da çocukken çok gittiğimiz Kilis Pazarı’nın modern versiyonuydu. Elektronik, muhtemelen Çin menşeli bilimum hediyelik eşya ve İran’dan gelme bol miktarda şekerleme vardı.

İshakpaşa Sarayı
Pasajdan çıktık, tekrar arabamıza binip asıl hedefimiz olan İshakpaşa Sarayı’na doğru yol almaya başladık. Bitmez tükenmez büyüklükte, bir dolu tank, uçaksavar, arazi aracı vs. ile dolu bir askeri bölgeyi geçtikten sonra ovanın sonunda bir tepenin en ucuna tutunmuş duran İshakpaşa Sarayı’nı gördük. Döne döne önüne vardık.

Yoldan Kartal Yuvası Gibi İshakpaşa Sarayı
(Fotoğraf: Doğan Şekercioğlu)

Arabamızı parkettik ve kapıya vardığımızda “Restorasyon Nedeni İle Kapalıdır. Close” yazısı ile karşılaştık. Etrafta dert anlatacak kimse de yoktu. Hemen ardımızdan gelen üç adam da bizim gibi kalakaldılar. İçlerinden en yaşlısı sinirlenip Kürtçe bağırmaya başladı. Ortayaşlılardan birisi sonunda bir görevlimsi adam buldu ve Diyarbakır’dan sırf sarayı görmek için geldiklerini anlattı.

Ishapasa Sarayi, Dogubeyazit

İshakpaşa Sarayı’ndan Iğdır Ovası Manzarası Acayip Restorasyona Dikkat (Fotoğraf: Doğan Şekercioğlu)

Görevlimsi adam sinirli bir şekilde restorasyon sebebiyle kapalı olduklarını, açamayacaklarını, kendisine verilen talimatın bu olduğunu ve yapacak birşeyi olmadığını söyledi ve cevapları dinlememek için arkasını dönüp gitti. Durumu anlayamadık, yazılan yazıya göre restorasyon daha 6 ay sürecekti, peki bir otobüs fransız turist nereye gelmişti? Turistik bir mekan aylarca kapalı kalır mıydı? Sonradan duyduğuma göre nasıl işse öğlen belli bir saatte azıcık açıp sonra hemen kapıyorlarmış ama siz siz olun gitmeden önce muhakkak bir kontrol edin.

Sonuçta biz salak gibi biraz kapalı kapının arasından baktık, içimizden küfürlerimizi ettik ve hemen yukarıdaki (nasılsa içkili ve muhteşem manzaralı) lokantanın yanına çıkıp biraz daha ovayı ve sarayı izledik. Restorasyonda kullandıkları omurga gibi parçaların gerçekten de orijinalinde olduğunu umduk ve homurdana homurdana tekrar arabamıza bindik.

İçini göremediğimiz sarayı Bayezid beylerinden Çolak Abdi Paşa ve oğlu İshak Paşa 1600’lerin sonunda yapmışlar. Mimarisi resimden de göreceğiniz gibi Türkiye’de pek olmayan İran stili. Bana 1001 Gece Masalları’ndaki sarayları hatırlattı.

Kaçırdıklarımızın Bir Kısmı (Fotoğraf: Doğan Şekercioğlu)

Hem kendi salaklığımızdan hem de restorasyonu yapanların düşüncesizliğinden sarayın içini, muhteşem taş süslemelerini, o zaman için büyük lüks olan kalorifer sistemini ve sarayın pencerelerinden içeri dolan ova manzarasını görmek nasip olmadığı için dövündük durduk.   Sırf bu sarayı daha iyi görebilmek için Doğubeyazıt’a tekrar gelebilirim.

Keşişin Bağı ve Kerem ile Aslı
Tepeden inerken Nişanyan’ın kitabında bahsi geçen Keşiş’in Bağı olarak bilinen bahçeye doğru sağa döndük. Burası İshakpaşa Sarayı’nın altında kalan, etrafı duvarla çevrili, kurak dağın yamacında duvarlarından ağaçlar fışkırmak süretiyle acayip bir tezat oluşturan bir bahçe. Adeta apartman bahçelerinde inşaatı yapan ustaların tuvalet olarak kullandıkları noktada çimlerin daha hızlı büyümesi gibi kuru topraktan fışkıran bir yeşillik demeti.

Kerem ile Aslı efsanesinin mekanı olduğu söylenmekte.

İnsan Keşiş Suyu Nereden Bulmuş Diye Merak Ediyor (Fotoğraf: Doğan Şekercioğlu)

Efsane, bir aş(ı)k hikayesi. Bir beyin oğlu olan Kerem (Ahmet Mirza) ile bir keşişin kızı Aslı (Kara Sultan) hakkında. Keşiş evlilik çağına gelen kızını önceden beşik kertmesi olmalarına rağmen Kerem’e vermek istemez. Önce kızının öldüğünü iddia eder, gerçek ortaya çıkınca da kızı Kerem’den şehir şehir kaçırmaya başlar. Kerem de Aslı’nın (ve hain babasının) peşinden yoldaşı Sofu ile gezip sefil olduktan sonra keşiş bakar ki olacak gibi değil, nihayet pes eder ve evlenirler.

Zifaf gecesinde Aslı zalim babasının verdiği tılsımlı gömleği giyer. E Kerem de bu gömleği çıkarmak ister haliyle. Fakat Kerem gömleğin düğmelerini çözdükçe düğmeler büyülü bir şekilde tekrar iliklenirler. Sonunda sabrı taşan delikanlı aşkından alev alır ve yanar, tabii ardından da küllerinden yanan Aslı gider. Hikayenin en zalim versiyonunda mezarları üstüne dikilen gül ağaçları birbirlerine yaklaşınca aralarına kara bir çalı girip güllerin bile kavuşmalarını engeller!

Aslında aşıkların isimleri yukarıda yazdığım gibi Kerem ve Aslı değil ama ilk karşılaştıklarında aralarında şöyle bir konuşma geçiyor: “Kerem eyle (büyüklük yap) bırak beni! Babam görmesin!”, “Aslı nedir? Salıvereyim!” O zamanın aşıkları zamanımızdaki gibi birbirlerine “Mumuşum”, “Pupuşum” demek yerine Kerem ve Aslı gibi şairane isimler takıyorlarmış demek…

Temsili Kerem ile Aslı Resmi (Ve Utanmadan Röntgenleyen Terbiyesiz Kuğular)

Hikayeyi araştırırken herkesin kendi ihtiyacına göre yontmuş olduğu bir dolu versiyonunu buldum. Bizde hikayeyi derleyip toparlayacak bir Shakespeare de olmadığından bütün versiyonları piyasada.

Ekşisözlük’ten, delikanlı babasına aşkını anlatırken:

Kerem:

Keşiş bahçesinde bir güzel gördüm,

Aklımı başımdan aldı ne çare,
Taramış zülfünü dökmüş yüzüne,
Serimi sevdaya saldı ne çare!
Bilirim onu ki keşiş kızıdır,
Seherde görünen tan yıldızıdır,
Yüreğimde onun aşkı izidir,
Aşk kasesi boştu, doldu ne çare!

Zülüf: Şakaklardan sarkan saç lülesi
Ser: Baş

Söz konusu zalim keşişin bahçesinden bahsediyorduk. Kerem ile Aslı hikayesi aklımda (serimde?) Keşiş’in Bağı’ndan içeri girince oradaki işlemeyen çay bahçesini işleten yaşlı bir amca ve torununu bulduk. Kerem ile Aslı’dan haberleri var mıydı bilmiyorum.

Doğan oğlanın yakalayıp büyük bir pet şişeye koyduğu yılanıyla resimlerini çekti ve yollamak üzere adreslerini aldı.

Nişanyan’ın anlattığına göre burada eskiden cins cins meyve ağacı varmış. Şimdi ise oldukça bakımsızdı, çay bahçesi gibi olan tabureler atılmış olan kısım da bomboştu. Geçkin yaşlı iki sevgili sanki birilerinden kaçıp buraya sığınmışçasına fısır fısır konuşuyorlardı.

Amca ve torunuyla hoşbeş ettik, eskiden güzel olup olmadığını anlayamadığımız havuza ve arazinin içinde boydan boya akan temiz buz gibi suya baktık ve tekrar arabamıza döndük.

İçinden arabayla geçerken bile sebebini anlayamadığım bir tedirginlik hissettiğim Doğubeyazıt’tan transit geçip Kars yönünde ilerlemeye başladık. Biz Doğubeyazıt’tan ayrıldıktan 2-3 hafta sonra şehirde acayip olaylar çıktı ve malesef birkaç kişi hayatını kaybetti.

Nuh’un Gemisi
Dönüş yolunda Ağrı dağının etrafından dolaşırken “Nuh’un Gemisi 1” yazan bir yol tabelası gördük. Karayollarında böyle bir espri anlayışı olmayacağından konu merakımızı celbetti ve sağa ok yönüne döndük. Terkedilmiş bir köyün yanından geçtik ve yolun kırvrımları arasında Nuh’un Gemisi ile karşılaştık!

Nuh'un Gemisi, Ağrı

Nuh’un Gemisi ve Arkada Ağrı Dağı (Fotoğraf: Doğan Şekercioğlu)

Yanına yaklaışınca ne olduğu anlaşıldı. Meğersem Greenpeace küresel ısınmaya dikkati çekmek amacıyla yaptırdığı temsili bir Nuh’un Gemisi’ni getirip buraya kondurmuş. Etrafta gemiye girecek durumda bizler haricinde en az 200 hayvanlık bir koyun/keçi sürüsü vardı. Sonradan farkettik ki ya iki sürü ya da büyük olduğundan iki çoban var. Bir tanesi selamımızı aldıktan sonra yanımıza yaklaşmadı ama daha melankolik olanı yanımızdaki kayalardan birisinin önüne oturdu ve uzaklara bakmaya başladı.

Biraz konuşunca oralı olduğunu ve eskiden biraz önce yanından geçtiğimiz terk edilmiş köyde oturduğunu öğrendik. Köy 80’lerde boşaltılmış. Bu kadar az zamanda sadece duvarlarının kalmış olması bana çok acayip geldi.

Nuh'un Gemisi ve Çoban

Nuh’un Gemisi ve Çoban Nuh (Fotoğraf: Doğan Şekercioğlu)

Dönüş yolunda Iğdır’ın içinden geçerken bu sefer Iğdır Katliam Anıtı oklarını gördük. Asıl seyahat sebebimiz olan İshakpaşa Sarayı’nı göremediğimizden vaktimiz boldu. Oraya da uğrayalım dedik. Anıt bir katliam anıtından beklenmeyecek (veya beklenecek) şekilde dev bir kılıç şeklinde yapılmıştı. Altındaki odalarda bölgede Ermeniler tarafından Müslümanların nasıl kesildiğini gösteren resim, küpür, kitap ve hatta kemikler vardı.

Çıkışta misafir defterine bir göz gezdirdim ve ülkemizde ırkçılık yoktur diye iddia edenlerin okumasını isteyeceğim yazıları okumak durumunda kaldım.

Yolda bir jandarma kontrolü sonrası Kars okunu görmedik ve bir süre Kağızman yolunda ilerledikten sonra durumu anlayıp geri döndük.   Hava kararırken Kafkas Festivali’ne hazırlanan Kars’a varabildik.

4 thoughts on “Ağrı Dağı ve İshak Paşa Sarayı”

  1. “Görevlimsi adam sinirli bir şekilde restorasyon sebebiyle kapalı olduklarını, açamayacaklarını, kendisine verilen talimatın bu olduğunu ve yapacak birşeyi olmadığını söyledi ve cevapları dinlememek için arkasını dönüp gitti.”

    Bu kısımfa Pıtırcık etkisi sezdim! 🙂

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *