Kuyucuk ve Ani Harabeleri

Ama işin enteresan tarafı bizim yola benzetemediğimiz patika Google Maps’te gayet isimli misimli bir yol olarak (36-05) yerini almıştı. Cep telefonu sayesinde kaybolup kartallara yem olmaktan kurtulduk. Yolun sağı solu tarla ve boş arazi olduğundan zaman zaman Doğan’ın ilgisini çeken kuşlar hariç başka canlı görmeden Ani’ye doğru 45 dakika kadar ilerledik.

Kars’taki birinci ve dördüncü günlerimizi Kars yazısında, ikinci günümüzü ise İshak Paşa Sarayı ve Ağrı Dağı yazısında anlatmıştım. Üçüncü günümüzde ise sabah Kuyucuk Gölü’ndeki Kuş Doğa Festivaline, akşama doğru ise Ani harabelerine gittik.

Kuyucuk Köyü
Sabah kalkıp Kuyucuk Gölü Kuş Gözlemleme Festivali’ne doğru yola çıktık. Yoldan Çağan’ın öğrencilerinden Yakup’u aldık. Göle varmamız yarım saat kadar sürdü. Kars’tan çıkıp Ermenistan’a doğru dümdüz gidiyorsunuz. Kuyucuk Gölü’nü ve köyü geçerseniz zaten 20 dakika sonra meşhur sınırdasınız.  (Kuyucuk Gölü Google Earth Adresi)

Önce köye gittik. O gün hem Dünya Kuş Gözlem Günü hem de Kuyucuk Doğa Festivali olduğundan köyde bayağı bir hareket vardı. Vardığımızda bizim oğlan uyuyakalmış olduğu için camları kapıları açıp onu arabada bıraktık – hava da harikaydı – ve kuş gözlemcilerinin kaldığı okulun bahçesindeki çadırda köylüler ve kuş gözlemcileri ile çay içip sohbet ettik.

Sohbet sırasında İstanbul’daki Kuyucuk Köyü Derneği Başkanı olan amca kaz doldurmanın ve pişirmenin inceliklerini ve İstanbul’da Kars’lıların bir araya gelip kaz dolması yediklerini anlattı. Bizim orada bulunduğumuz mevsim artık kaz yeme sezonunun sonu olduğundan mahrum kalmıştık zaten, kaz dolmasının yapılışını duyunca ağzımın suları aktı. Çağan bir kıyak yapsa da bir geldiğinde bizi şu ziyafete götürse diye düşündüm (şimdi de aha buraya yazdım Çağan Bey).

Ardından okulun bir sınıfında üstümü değiştim ve birinci geleneksel Kuyucuk Doğa Festivali Futbol Maçı’nı yapacağımız yeri sordum. Çocuklar ellerindeki kuş gözlemleme teleskobuyla baktıkları yeri işaret ettiler ki tepeden tırnağa terledim. Bizim takım kuş gözlemciler takımıydı, malum kuş gözlemcileri dağ tepe gezen zor şartlarda çalışan ve çoğu sporcu olan kişiler. Ama Sergen Yalçın’ın veya Ronaldo’nun göbeğini gören herkes bilir ki futbolcu ve sporcu aynı şey olmak zorunda değil.

Ronaldo'nun Göbeği

İşte Size Futbolcu Vücudu

Çocukların işaret ettiği yerde ise hepsi kırmızı formalı 11 tane genç haldır haldır ısınıyorlardı.

Neyse kaderimize razı olduk ve arabamıza atlayıp (bizdeki sporculuk bu kadar işte) sahaya gittik. Sahaya giderken Kuyucuk Köyü’nün ana sokağından geçtik.

Uçaktan Kars havaalanına doğru alçalırken civardaki köyler hakkında iki şey dikkatimi çekmişti. Birincisi bütün köyler Red Kit’teki kasabalar gibi bir ana sokak etrafına kurulmuşlardı. Köy meydanı veya yan sokaklar yoktu. Aklıma Doğu Almanya’dan trenle geçerken gördüğüm daçalar geldi. Kars’ta da Rus sistemi her evin arkasında insanların ekip biçtiği bir ufak tarlaları olması için mi acaba diye düşündüm. İkinci dikkatimi çeken şey de yine doğu bloku ülkelerinde (muhtemelen Rusya’da metal bol olduğundan) mecburiyetten kullanılan galvanizli sactan yapılma metal çatılardı. Herhalde insanlar o zamandan alıştılar sonra da kaldı diye düşündüm. Sonuçta uçaktan bakarken ince bir ip gibi parlayan çatılar görüp duruyordum.

Kuyucuk da aynen bu şekilde ana yolun etrafında önce okul sonra tek katlı metal çatılı evler daha sonra da (ufacık köyde niyeyse) iki tane camiden ibaretti. Camilerden birisi taştan yapılmıştı ve dar/uzun pencereleriyle klasik bir Ermeni kilisesinden bozmaydı. Yanımızdaki kuş gözlemcisi üniversiteli çocuklardan bir tanesi köyün Molakon köyü olduğunu ve caminin de eski Molakon kilisesi olduğunu söyledi ama bu kendi düşüncesi miydi yoksa köylülerden mi duymuştu bilmiyordum. Sonuçta Molakonların kiliseleri olmadığı için (evlerde ibadet ediyorlar) bu imkansız. Öte yandan köylülerin bayağı bir kısmı sarışın ve açık renk gözlü, Ermenilerden çok ruslara benziyorlar. Sonuçta köylülere soracak fırsatım olmadı muhtemelen de hassas konudur sormadığım daha iyi olmuş olabilir ama benim tahminim burası eski bir Ermeni köyü ve muhtemelen köylüler de Rusya taraflarından göçmüş müslümanlar.

Düzeltme: Çağan’ı şans eseri bulan bir Kanadalı adamın sayesinde öğrendik, Kuyucuk eskiden Molakonlarla akraba olan Dukoborların köylerinden birisiymiş. Civardaki diğer köylerin de Şahnalar, Mescitli ve Porsuklu olduğunu tahmin ediyor. Dukoborlarla ilgili daha fazla bilgi için: buraya bakabilirsiniz. Konuyu araştırırken Kuyucuk’taki caminin Ermeni olduğu kadar Doğu Anadolu ve Kafkasların genel tarzında da olduğunu da farkettim. Gürcü kiliseleri de Ermeni kiliselerine benziyor mesela.

Kazlar

“Koşun Lan Koşun, Maç Varmış”

Futbol Maçındaki Hezimet
Benim kafam bu gibi düşüncelerle meşgulken kırmızı formalı 11 genç hala ısınıyorlardı. Şimdi koşmaları bitmiş kaleci kazaklı ve eldivenli bir kalecinin bir sağa bir sola uçarak koruduğu kaleye şutlar çekiyorlardı. Bizim arabamız biraz battı çıktı ama sonuçta futbol sahasına ulaştık. Etrafta çimlerde atlar otuyor ve dereden çıkmış kazlar paytak paytak geziniyorlardı. Çoğu toprak, yer yer çim olan futbol sahasına vardığımızda 11 formalı dışında bir de düdüklü antrenörün varlığını farkettik. Bizim takımda ise klasik “sen nerde oynamak istersin?” “Abi ben 18 yıldır topa değmedim” gibi muhabbetlerle takım kuruldu. Bize köyden bir kaleci de verdiler. Onların kalecisi 1.90 boyunda sağlıklı bir genç iken bizim kaleci 11-12 yaşlarında cılız bir çocuktu. Rakip takımda herkesin ayağında krampon varken bizde çoğu oyuncunun ayağında bileklikli dağcı ayakkabıları vardı.

Neyse bu kadar acındırma yeter herhalde. Benim de elim kolum bağlı değildi sonuçta, bir taraftan ısınırken bir taraftan da karşı takımdan bir tanesini itinayla seçmiştim. Hem en yıldız topçu değildi (onu istesek de vermezlerdi) hem de defansta sağlam duracak gibiydi. Rakip takım topçularına çaktırmadan yaklaştım ve usulca transfer teklifi yaptım. Çocuk birden bana Rus casusu muamelesi yaptı ve sinirle “Ben köyüme karşı oynamam!” dedi. Kös kös döndüm.

Maç başlarken yanda izleyen çocukların babalarından bir tanesi geldi ve hakem olabileceğini söyledi. En azından az dayak yeriz diye kabul ettik. Hakem amca bize mahalle maçlarında hakem olan ve Erman Toroğlu’nun rahle-i tedrisatından geçmiş her babanın yapacağı gibi “Kimseden düdüğüme itiraz istemem, gördüğümü çalarım” fırçasını çekti. Tamam dedik, düdük çaldı ve nasılsa bir anda gol attık ve öne geçtik!

Biz daha havaya girmeden rakip hemen yeniden organize oldu ve biz “Çanakkale Geçilmez” taktiğine geçtik (bu taktik dünyada, benzer çirkinlikte top oynayan italyanlar sayesinde catenaccio olarak bilinir). Ama 80’lerde Türk futbolunu izleyen herkes bilir ki Çanakkale Geçilmez taktiği çok güçlü rakiplere karşı işe yaramaz. Tabii ki takır takır gol yemeğe başladık. Bir süre sonra içimizden yorulanlar veya işleri dolayısıyla çıkması gerekenler olunca bu sefer yanda bekleyen köyün istenmeyen topçusu bize geldi. Aslında top kontrolüne ve her topu aldığında öncelikle Hasan Şaş gibi kendi etrafında iki tur atmasından anlaşılacağı gibi zamanında iyi topçuymuş da neden istenmediğini hemen anladık: görünce 30 metre 40 metre demeden şut çekiyordu ve şutları anca uçan kazları vurabilirdi.

Dokuzun Biri

Çok uzatmaya gerek yok, 9-1 yenildik işte. Üstelik rakip takım “Kardeş maç zevksiz oluyor, size iki adam verelim” de demedi umursamadan ve acımadan bu maçın bize de hayrı yok demeden ezip geçtiler!

Maçtan sonra okulun bahçesindeki çadıra dönüp rakip takım topçuları ve diğer köylülerle bir dostluk yemeği yedik. Dostluk yemeğinde de bize nasıl geçirdiklerini konuştular durdular!

Kuş Gözlemi
Yemekten sonra artık kuş gözlemleme zamanı geldi. Yine arabamıza atladık ve köyün kuzeydoğusunda kalan göle gittik. Gölün kenarında bir treylerin kenarında iki veteran kuş gözlemcisi duruyordu. Birisi John isimli İskoç bir abiydi. Kendisi karısının gelirine de güvenerek işinden erken emekli olmuş ve her sene iki haftasını kuş gözlemleyerek geçirirmiş. İkincisi de John ile yaşıt gibi duran (50’li yaşlardalar) Hintli bir abiydi. O Bombay civarında bir ilaç şirketinde çalışıyormuş. O da iki hafta tatil almış, İstanbul’a uçmuş, İstanbul’dan Kars’a da macera olsun diye trenle gelmiş. Kuyucuk kuş gözleme istasyonun son haftası olduğundan birkaç gün sonra Aras’taki (biraz daha güney) bir istasyona geçecekmiş.

Kuyucuk Gölü

Kuyucuk Gölü.  Çağan Duymasın Ama Kuş Olsam Daha Yeşil Biryerlere Giderdim

İskoç John ve Hintli Abiyle biraz konuştuktan sonra Doğan ve Yakup sağolsunlar bize kuşları yakaladıkları (ve ayaklarına bir işaret halkası taktıktan sonra bıraktıkları) ağları gösterdiler. Biz oradayken bir cins ördek olan angıt (tadorna ferruginea veya ruddy shelduck) zamanıydı. Angıt sürüleri sıcak ülkelere dönüşleri sırasında Kuyucuk Gölü’nde dinleniyorlarmış. O kadar çok angıt vardı ki baktığımız açıdan bazı yerlerde göl görünmüyordu. Bu gariban kuş inerken rüzgarı tersine aldığı için bazen iner inmez takla atarmış dolayısıyla ismi lastikli dilimizde neyse ki biraz da deforme edilerekten salak anlamında kullanmaya başlanmış. Böyle olmasının başka bir sebebi de eşi ölünce yanından ayrılmaması yüzünden kolay vurulması olabilir. Angıt Tibet’te ve slav mitolojisinde kutsalmış.

Angıt

Gözlerinden De Zeka Fışkırıyor Üstelik

Biz dürbünle pürdikkat kuşlara bakarken köy tarafından bir at sürüsü geldi. Kuş gözlemcileri at ve ineklerin sulak alanlara gelmesinden hoşlanmıyorlar ama benim için bayağı enteresan bir görüntüydü. Projenin hedeflerinden birisi köyün hayvanlarının bu göl hariç herhangi başka bir yerde otlamaları ve gezmeleri imiş ama anlaşılamayan sebeplerden bu bir türlü olamamış.

Ani Harabeleri
Maçtan sonra köyden bir otobüs dolusu köylü ve kuş gözlemcisi Ani harabelerine doğru yola çıkmışlardı, biz göle gittiğimizden arkada kalmıştık. Otobüsün şoförü yola çıkmadan önce bana normal yoldan gidersem 2 saat süreceğini ama kendisinin de gideceği kestirmeyi kullanırsam 45 dakikada orada olacağımı iddia etti. Biz de kuşları bırakıp, altımızdaki Hyundai Accent’e de güvenip yola çıktık.

Yol tarifi “Şu ilerideki tepenin altından başka bir yol gelir, o yol bu yolla birleşince sağa dön ve dümdüz git” idi. Tabii ki pratikte bu kadar basit olmadı. Bir kere bizim üstünde gittiğimiz yol iki tarlanın arasında kalan açıklık idi. Topraktı ve daha önce geçen vasıtalar yüzünden derin lastik izleri vardı. Otobüs için farketmedi herhalde ama bizim arabanın altı zaman zaman yumuşak toprağa sürtüyordu. Her an çamur kötüleşecek ve yolda kalacağız diye korkaraktan yavaş yavaş ilerliyorduk.

Kuyucuk

36-05 Olarak Bilinen Yolumsunun En İyi Kısımları

Ama işin enteresan tarafı bizim yola benzetemediğimiz patika Google Maps’te gayet isimli misimli bir yol olarak (36-05) yerini almıştı. Cep telefonu sayesinde kaybolup kartallara yem olmaktan kurtulduk. Yolun sağı solu tarla ve boş arazi olduğundan zaman zaman Doğan’ın ilgisini çeken kuşlar hariç başka canlı görmeden Ani’ye doğru 45 dakika kadar ilerledik.

Ani, Kars

Bu Da Çeşme – İzmir Otoyolu Misali Kars – Ani Yolu

Sonra önce birkaç köy sonra da Kars – Ani yolu karşımıza çıktı. Bir önceki yol ne kadar ufak ve zorluysa bu da İzmir – Çeşme otoyolu gibi gereksizce büyüktü. Artık hava da kararmaya başladığından hızlandık. Ermeni şehri olduğu anlaşılmasın diye Ani isminin i’sinin noktası sonradan silinmiş “Anı” tabelasını gördüğümüzde saat artık 5 olmuştu.

Ani Harabeleri
Arabamızı ivedilikle parkedip surların içinden tarihi şehre girdik.

Şehir İpek Yolu’nun Kuzeydoğu ucunda olduğu için ticaretle zenginleşmiş. 900’lü yıllarda Ermeni Bagratlı Kral 3. Aşod’un başkenti olunca da gelişmiş ve en iyi zamanlarında nüfus 100.000’e kadar yükselmiş. Çeşitli Ermeni prensleri sonrasında Bizans, Selçuklular, Kürt Beyleri, Gürcü Beyleri, tabii ki bütün hertarafı ele geçiren Aksak Timur sonrasında halk Kırım’ın Kefe şehrine göç etmiş. Daha sonra Fatih’in gözüne giren Kefe Ermenileri Gedik Ahmet Paşa Ani’yi aldıktan sonra İstanbul’a getirilip Gedikpaşa semtine yerleştirilmişler. Girişteki bilgi tabelası da binaların yanlarındaki tabelalar gibi bayağı zayıf, ayrıca Sevan Nişanyan’ın da belirttiği gibi Ermeni lafı geçmemesi için bayağı uğraşılmış.

Ani

İnekler Çıkarken Biz Giriyorduk

Bu noktada aşağıda linkini verdiğim Google Earth resmine bakmanızı şiddetle tavsiye ederim. Şehrin savunma için ideal olan konumunu ve şu andaki ıssız acayipliğini daha iyi anlarsınız.  (Ani harabeleri Google Earth Adresi.) Türkçe tercümesi de olan çok detaylı bir Ermeni kaynağı da şurada: Sanal Ani.

Ani harabeleri ilk kez 1892 yılında Rusların yolladığı arkeolog Nicolai Marr tarafından kazılmaya ve restore edilmeye başlanmış. Rus işgali sonrasında ise kendi haline bırakılmış. Uzun süre (2003’e kadar) zor girilen bir ören yeri olduğundan da turistler tarafından fazla tahrip olmadan ve turistikleşmeden kalmış.

Ani Google Earth’ten de görebileceğiniz gibi etrafı Arpaçık Çayı’na inen uçurum (Ermenistan sınırı), daha korkunç başka bir uçurum ve şehir surları ile çevrilmiş apaçık bir alan. Birbirinden ayrı ayrı duran hepsi kırmızı volkanik taştan yapılma kiliseler ve bir caminin kalıntıları her an yıkılacakmışçasına ayakta duruyorlar. Zamanında şehirde Selçuklu kuşatması sırasında 1001 tane kilisede dua edildiği iddia edilse de Arap kaynaklarında 500 kiliseden bahsedilmiş. Bana bu da fazla geldi.

Halaskar Kilisesi (Church of Redeemer)

Ondokuzgen Halaskar Kilisesinin (Surp Amenap’rkitch) Güzel Yarısı

Bu gibi turistik yerlerde alışık olduğumuz gibi fazla açıklama ve yazı yok ama bu başıboşluğun vandalizm gibi zararları dışında meraklı turiste faydaları da var. Etrafınızda hiçkimse olmadığı için normalde hem gezenler hem de binalar açısından tehlikeli olabileceğinden kimseyi sokmamaları gereken yerlere girip çıkmak mümkün.

Katedral
Selçuklular Ani’yi fethedince ismi bir süre Fethiye Camii de olan Meryem Ana Katedrali’nin mimarı yine Ani’deki Gagik Kilisesi’nin de mimarı olan, Aya Sofya’nın kubbesini de 989 depreminden sonra tamir eden Drtad (Tiridates) imiş. Kubbesi 1988 depreminde çöktüğü için içine girince tepesinden gökyüzü görülüyor. Duvardaki çatlaklar Ermenistan tarafında kalan ve hala Ani’ye zarar veren taş ocağı yüzünden oluşmuş.

Ani Katedral (Ani Cathedral of Virgin Mary)

Meryem Ana Katedrali

Katedralde ve Dikran Honents’in kilisesinde içeride freskler de kalmış. Ama bunların durumu içler acısı. Üstelik yurdumuzun birçok tarihi eserinde olduğu gibi normal insanların tırmanamayacağı yerlerde çakılarla yazılar kazınmış, kalemlerle isimler yazılmış.

Bütün harabeleri hakkıyla gezmek için 2 saat kadar ayırmak gerekiyor, biz sonlarda biraz hızlanmak zorunda kaldık çünkü artık hava adamakıllı kararmaya başlamıştı.

Sol Taraf Ermenistan, Sağ Taraf Türkiye. Ortada Arpacık Çayı

Sonuçta Ani’nin yıllar sonra ziyarete açıldığına mı sevinelim yoksa aynen Artvin civarındaki güzelim Gürcü katedralleri gibi o veya bu sebepten yıkılmaya bırakılmış olmasına mı üzülelim bilemeden çıktık ve gece karanlığnda canımız sıkkın bir şekilde Kars’a otelimize döndük. Yine klasik bir Türkiye vaziyeti söz konusu. Bu güzel binaların bir tanesi bile hakkında kitap yazılacak kadar enteresanken Ani’yi bilen soran eden yok.

Umarım Roma ve Antik Yunan tapınaklarından Bizans, Ermeni, Gürcü dini yapılarına, İstanbul surlarından Kapadokya mağara kiliselerinden Trakya’daki terkedilmiş sinagoglara bu topraklardaki her eserin bizim kültürümüzün parçaları olduğunu kabul ettiğimiz zaman çok geç olmaz.

3 thoughts on “Kuyucuk ve Ani Harabeleri”

  1. her zamanki gibi muazzam bir yazi.

    sondaki mesaji bizim nesil ve cocuklarimiz anlayacak umarim…

    bir tek uyuyan cocugu arabada birakip muhabbete gitmeniz kismini anlayamadim acikcasi!

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *