Avatar

Jake zorbalara karşı halkı örgütleyen bir William Wallace olacaksa öncelikle kendi dünyasından kovulması lazım ki Pandora’ya ve kızılderililere mahkum kalsın. Bu da ancak Saylonlular kılıklı dünyalılara saldırması sayesinde oluyor ve tabii ki platin saçlı, kas yığını, kafası façalı, diplomasi düşmanı, vahşilerin korkulu rüyası ruhsuz komutan, “Olm Ceyk sen var ya, bittin olm sen!” konuşmasını yapınca oluyor. Tabii ki komutan bu konuşma öncesinde iyi kalpli doktora da “Siz entellektüeller çok safsınız, Hudson River’a bakarak buzlu viskilerinizi yudumluyorsunuz ama dünya gerçeklerinden uzak ecnebi maşalarsınız siz!” konuşmasını yapıyor.

Bu zamanlarda sinemaya gitmek bayağı bir iş aslında ama Çağan şifreli mesaj iletir gibi “Yarın Avatar’a gidiliyor, bilet istiyorsanız Koray’ı arayın” sms’ini çekince imkanlarımızı zorlayarak bizim oğlanı anneannesine sattık. Avatar hakkında az çok birşeyler okumuştum. Öncelikle bütün filmin 3 boyutlu olması ilgimi çekti ve tabii ki gerçekle çizginin birleştirilmesinde kullanılan yeni teknolojiyi merak ettim. Internette bir yerde, detayını okumadığım bir manşette de “Hakkında kopartılan fırtınalar boşuna değil” diye okuyunca atladık gittik.

En son söyleyeceğimi en baştan söyleyeyim: bütün filmi gözümü kırpmadan izledim çünkü (imkanlar iyileşmeye devam ettiği için 3 sene sonra daha iyisi yapılacak olsa da) çok güzel bir film ama güzelliği kışın manavdaki parlak ve dolgun domatesler gibi görüntüden ibaret, tadı yavan. Sonuçta filmi sevip sevmeyeceğiniz hayatta herşeyde olduğu gibi ne aradığınıza bağlı. Ben özellikle filmler konusunda daha seçici olduğum şu günlerde dünyayı farklı görmemi sağlayacak veya neşelendirerek hayatın sertliklerine dayanma gücümü arttıracak filmleri izlemek istiyorum. Avatar ise bunları karşılamadı ama teknolojisi sayesinde en azından bu yazıyı yazdıracak kadar hakkı oluştu.

Avatar ve Jake

Kedi Lan Bu!

İşte Avatar’daki bazı mesajlar:

1) Bizimle Beraber Sürünmeyen Bizden Değildir: Kahramanınızın yerel halkın arasına karışması için kendisinin içinde yaşadığımız dünyadan ümidini kesmesini sağlayınız.

Filmde ana karakter olan Jake Sully ayakları felçli bir eski komando (marine). Bu tip bol patlamalı macera filmlerdeki her kahraman gibi pek entellektüel değil lakin iyi niyetli, çok cesur lakin cesurluğunun kaynaklarından birisi saflığı. Jake’in bir de ikiz kardeşi var o da bu tip ikizlerden bekleneceği gibi ayrı bir dünyanın insanı. Kendisi Pandora isimli gezegende casus olmak için yetiştirilmiş zeki ve kuvvetli bir bilimadamı/asker ama filmin başında öldürülünce mecburen aynı DNA’lara sahip Jake onun yerine maceraya atılmak zorunda kalıyor. Aslında güzel bir komedi filmi konusu gibi gelse de filmde komik birşey yok.

Jake dünyada kaybeden birisi olduğu için özel olarak Pandora’daki Na’vi (“O apostrof da neyin nesi James Cameron?” diye sormak lazım) halkının arasına karışmak için yaratılan vücuda Matrix’ten apartılma bir şekilde bürünüp tekrar eski fiziksel gücüne kavuşunca hayali dünyayı gerçek dünyadan çok sevmeye başlıyor. Aaa pardon Pandora hayali dünya değil başka bir gezegen. Eeee yıl 2150 olunca ilerleyen teknoloji sayesinde cansız yaratıkların içine canlı bir insanın bilincini enjekte etmek mümkün olmuş!

Jake yeni dünyasında dışarıdan gelen bir beyaz adam olmasına rağmen iyiliği, saflığı ve avatarının yakışıklılığı sayesinde köyün prensesinin kalbini çalıyor. Saf ve bakire bir prensesinin kalbinin sahibi her ecnebi gibi tabii ki prensesinin gelecekteki yavuklusunun da nefretini kazanıyor. Ama Jake ne yaparsa yapsın kızılderililerin (pardon Na’vi’lerin) güvenini kazanamıyor. Pardon, tabii ki prensesin karşılıksız güvenini kazanıyor ve bu gibi filmlerde hep olduğu gibi kendini aşık ettikten sonra güvenini boşa çıkararak onu kendisine küstürüyor bile.

Jake zorbalara karşı halkı örgütleyen bir William Wallace olacaksa öncelikle kendi dünyasından kovulması lazım ki Pandora’ya ve kızılderililere mahkum kalsın. Bu da ancak Saylonlular kılıklı dünyalılara saldırması sayesinde oluyor ve tabii ki platin saçlı, kas yığını, kafası façalı, diplomasi düşmanı, vahşilerin korkulu rüyası ruhsuz komutan, “Olm Ceyk sen var ya, bittin olm sen!” konuşmasını yapınca oluyor. Tabii ki komutan bu konuşma öncesinde iyi kalpli doktora da “Siz entellektüeller çok safsınız, Hudson River’a bakarak buzlu viskilerinizi yudumluyorsunuz ama dünya gerçeklerinden uzak ecnebi maşalarsınız siz!” konuşmasını yapıyor.

2) Vahşileri Kandırmak İçin Dinlerini Kullanınız: Bu yerli milleti en kolay dinle yönetileceği için karakterlerinizin mümkün mertebe dini kullanmalarına olanak tanıyınız.

Peki Jake Sully gibi bir çaylak nasıl oluyor da kadim geleneklere sahip bir yerli kabilesinin tepesine çıkabiliyor? Tabii ki her emperyalist güç gibi dini kullanarak! Kızılderililerin korktukları Toruk isimli kuşu daha önce bizim prensesin Pandora halklarını birleştirip yöneten Mareşal Tito kılıklı dedesi kullanmış. Tabii hikayeyi bilen Jake 10 kuşaktan kızılderili çevikliğiyle hemencecik bu kuşun üstüne binip onu sürmeye başlıyor ve Toruk’un yeni bir sürücüsü olduğunu gören kızılderililer eski atalarının ruhuna sahip olduğunu düşündükleri bu beyaz adama itaat etmeye başlıyorlar. Bu esnada Jake de prensesin yavuklusu olması gereken yerliden “Aferin delikanlı, göründüğün kadar da kof değişmişsin!” bakışları alıyor.

Aslında ben Cameron’un yerinde olsam kızılderililerin gönlünü almak için Kurtlarla Dans (Dances With Wolves) gibi bir kızılderinin hayatını kurtarmasını kullanırdım lakin uyanık Cameron günümüzde din daha etkili olacağından bu kutsalımsı kuşu kullanmayı tercih etmiş.

Avatar Kötü Adam

Jake Sully ve Ivan Drago Kılıklı Kötü Komutan

3) Gişede Başarı İçin Klişelere Sığınınız: Maksat gişede o teknolojinin parasını çıkarmak değil mi? Öyleyse Amerika’yı yeniden keşfetmeye gerek yok, daha önce beğenilenleri yeni bir sosla seyircinin önüne sürünüz.

Yukarıda bütün filmin dayanağı olan avatarların içine insan ruhu sokma meselesinin Matrixvari olduğunu yazmıştım. Ondan sonra da yaratılacak dünya için Cameron her Amerikalının yapacağı gibi kızılderililere dönmüş. Aşksız hit film olmayacağı için ivedilikle Pocahontas gibi bir beyaz adamı kurtaracak bir kızılderili prenses icad etmiş. Barbara Cartland’den Jane Austen’a her iyi aşk hikayesinde olması gerektiği gibi önce prensesin beyaz adama kızmasını daha sonra da aşık olmasını sağlamış. E eli değmişken biraz da aynı isimli Disney çizgi filminden ilham almış, filmin merkezine kutsal bir salkım söğüt ağacı eklemiş.

Avatar’ın baba tarafından kuzeni Kurtlarla Dans filminde Kevin Costner’ın oynadığı kızılderililerin tarafına geçen beyaz karakterinin ihanetini kanıtı geride unuttuğu günlüğünün bulunkması olmuştu. Burada da askerlerin Jake Sully’yi silmelerinin önemli kanıtlarından birisi Jake Sully’nin kaydettiği vidyogünlük kayıtları olmuş. 150 yıl geçmiş, cansız varlıkların içince insan bilinci sokmayı başardınız da vidyogünlükten daha güzel bir günlük tutma yöntemi yok mudur kardeşim? Üstelik koskoca teknoloji üssünde adam gibi bir webcam de mi bulamadınız?

4) İnsanların Kalbini Kazanmak İçin Popüler Konulara Dayanınız: Günümüzün popüler konuları Irak’ta ve Afganistan’da savaş ve tabii ki doğanın açgözlü insanlar tarafından mahvedilmesidir. Bunlardan yararlanmasını biliniz.

Günümüzde artık Irak’ta ve Afganistan’da Amerikalıların pek istenmediği malum. Üstelik Cameron bu filmi güya teknoloji ilerlesin diye bekletmiş olduğu söylense de pekala Irak’ta kararsızlık varken birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç olan günlerde piyasaya sürmek yemediği için de bekletmiş olabilir. Sonuçta Amerikan halkının yarısını karşısına alacak olan bir filmin gişe başarısı tehlikeye düşer, bunu da en iyi Cameron Bey bilir. Halbuki şimdi en şahinler bile Irak’tan ufak ufak tüymeyi tercih eder duruma geldiler. O zaman yer altındaki doğal kaynaklar için oradaki insanların kutsal gördükleri şeyleri parçalamaktan sakınmayınız kafasının kaybetmesinden güzel ne olabilir? Doğa olabilir tabii!

Sonuçta 1 Ocak’ta İstanbul’da 18 derece havada bunları yazarken doğaya saygı da artık üzerinde fazla tartışılmayan bir konu olmuş durumda. E o zaman Cameron Bey yemyeşil bir gezegen yaratsın, şelaleler oradan buradan aksın kuşlar böcekler ibadullah olsun, sonra da bu gezegeni nedense 150 yıl boyunca dizaynları hiç değişmemiş camları kurşungeçirmez bile yapılmamış paslı helikopterlerlerle yerle bir ettirelim, sonra da bu insafsızları tabii ki son dakikada kurtarmaya gelen dostlar sayesinde bir güzel yenelim!

Konuyu dağıtacağım biraz ama hadi kurşun geçirmezden vazgeçtik bu helikopterlerin camları ok geçirmez bile değil yahu!  Komutanın kendi elini kolunu hareket ettirmek suretiyle kontrol ettiği Voltran kılıklı dövüşken robota hiç gelmeyeyim.  Ben size teknolojiyi geliştiremezsiniz demedim Cameron Bey, sadece işinize gelen teknolojiyi geliştirirsiniz dedim.

Tekrar çevre temasına dönecek olursak Sezyum’un da sorduğu gibi, Cameron efendi bu filmi çekerken çevreye ne zarar vermiş acaba?  Kaç uçak uçurmuş, kaç kilo karbondiyoksit üretmiş?  Malum artık yediğimiz biftekten kullandığımız kontakt lense kadar her hareketimizin karbondiyoksit salınımını hesaplayan web siteleri mevcut.  Madem bu kadar çevrecisiniz bunları da hesaplasaydınız.  Ama bu konuda gerçekten bir hassasiyet söz konusu olsaydı reklamın hasını yapan Cameron Bey çarşaf çarşaf yazdırırdı oralara buralara değil mi?  “Gelmiş geçmiş en yeşil film Avatar, hikayesini bile eski filmlerden kırparak yaptık!”  Yakışırdı da. (Bkz: Happy Catholic The Movie So Green It Recycles The Plot.)

Sonuç

Aslında okuduğum en güzel yorumlardan birisini Tramay Durağı sitesinde Nezaket Kartal yapmış,

Sanırım James Cameron, Navi ırkını ve onların dünyasını yaratmaya harcamış bu on yıllık zamanı, çünkü bunlar dışında filmde herhangi bir şeye kafa yorulmuş gibi görünmüyor. Ama bir bildiği var demek ki, film 8.9 ile imdb top 250’de 51. sırada. Galiba Amerika’nın Çağan Irmak’ı Cameron, izleyiciyi gayet iyi tanıyor.

Eh Çağan Irmak soz konusu olunca ben de yazmadan edemedim tabii ki.

7 thoughts on “Avatar”

  1. Filmin gorselligine tabii ki diyecek birseyim yok, oldukca etkileyici. Ayrica Berkman’in bahsettigi “birbirini tamamlayan hayat” fikrini de begendim. Ancak geri kalan herseyi cok yavan buldum, gozumuze sokulan hollywoodvari bir diger kahramanlik oykusu olmaktan oteye gidemiyor. Navi’lerin sadece “insanca” degil, oldukca “amerikanvari” buldugum mimikleri, Jake Sully’nin savasirken yaptigi espri bombardmani bana “top gun” seyrediyormusum hissiyati verdi. (Eray’dan alinti yaparak) sunu da eklemek isterim: romantik sahnelerde de ingilizce yerine o cirkin dillerini konussalardi belki biraz daha icine girebilirdik!

  2. Çok hoş bir yazı ve çok doğru/akıllıca tespitler… Filmin top250’deki 50. sırası, bütçesi olan 500 milyon dolar, Cameron’ın kafayı taktığı, hiçbir filminde aşamadığı meseleleri ve asla vazgeçmediği klişeleri benim de sinirimi bozuyor, ama… Söyleyeyim de çıksın, ne yapalım, çok keyif aldım ben bu filmi izlerken. Titanic hariç James Cameron’ın filmlerini büyük bir saflıkla seviyorum, bunu da bir sinema filmi olarak değil, bambaşka bir deneyim olarak algılıyorum (belki hayatımda ilk kez 3D gözlük taktığım için).

  3. Bir onceki filmi Titanic olan bir adamin filmine hayatin manasini aramaya gitmedin herhalde??

    Cameron’dan beklenen bir filmde olmasi gereken hersey vardi. Gozunu bile kirpmadan izlettiren 2 saatlik bir eglence. Cameron bundan ibarettir, daha fazla anlam, mesaj bekleyenler yanlis salona girmistir bence…

    Ayrica madde madde kliselerle filmi elestirmek cok kolay… Star Wars’u da boyle komik duruma dusurebiliriz, ama Star Wars kotu demek degildir bu.

  4. Wow (World of Warcraft) oyununun Draenei ırkını ve Naaru’sunu (na’ru) bilen bir insan olarak merak etmeden duramadım. Kim kimden araklamış ya da esinlenmiş?
    Bi gugıl et imıclara tanımlara bak derim.

  5. Sarapci Bey Merhaba. Blogunuzu ilgiyle ve de genelde kahkahalarla takip ediyorum 🙂

    Filmde benim hoşuma giden şey insanoglunun, kendinin 2 katı büyüklüğündeki varlıklara (pardon Na’vilere) kafa tutmaya çalışması olmustu.

    Ayrıca 2. pub crawl yazınızı merakla bekliyorum. Selamlar.

  6. Filmin konusu birbirine eklenmis kliseler zinciri olsa bile sadece Pandora’nin orijinal 3D guzelligi dahi filme odedigim 14 dolara degdi.

    Senaryo’dan Matrix 1 vari felsefi metaforlar beklemek biraz fazla olurdu sanirim. Dolayisi ile bana Pandora uzerine cekilmis bir belgeselde yeterdi.

  7. bence tum bu yorumlarda filmin en onemli 2 öğesini atlamıssın; 1) Bonding; hayvanlarla tek bir vucut olmak ve onları hissetmek, 2) Connection; yasayanları bırak yasadıgımız hayattan ayrılanlarla bile güçlü ve sonu gelmez bir iletisim icinde olmak. bana sorarsan filmin merkezi cekim kuvvetini bu iki basit ama dahiyane düzen oluşturuyor – birey olarak değil, tüm geçmişimiz ve bugünümüz ile etrafımızdaki hayatın bize verdiği doğal ama şahaser bir güzelliğin özünü görüp çervemizdeki her canlıya aynı saygı ve sevgiyle yaklaşılması fikri beni son derece içine çekti.
    haaa bir de; ormanın özellikle geceleri ortaya serdiği ‘güzelliği’ ve canlarını alsak da tüm canlılarla paylaştığımız ‘ortak’ ve ‘birbirini tamamlayan’ hayat görüşünü ortaya bu kadar yalınlıkla koyuyor olması takdire layik…
    ama su oklar; gercekten camlardan nasıl geciyor ve halen niye donen pervaneli hava tasıtları var – iste bunlar bence de tam yerine oturmuyor…
    bir de braveheart dan sonra hiç bir ‘savaşa çağrı’ beni etkilemez oldu – ama bu konu bu filmin hatası değil, william wallace’un üstüne çıkılamayan performansı…

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *