Alıklar Birliği (A Confederacy of Dunces), John Kennedy Toole

Kitaptaki başarılı ana karakterlerden birisi de dekadan bir üçüncü dünya başkenti havasındaki New Orleans şehri. (Şehrin 90’lardaki hali için: Günah Şehri New Orleans isimli sarapci.com yazısına bakınız.) Alıklar Birliği, New Orleans’ı James Joyce’un Dublin’i gibi detaylarıyla realist bir şekilde portre ettiği için orada (ve daha sonra bütün Amerika’da) kült statüsüne ulaşmış, hatta Ignatius’un kitabın en başında ufak bir isyan çıkardığı D.H. Holmes isimli dükkanın olduğu yerde bir heykelini dikmişler.

Dubliners yazımda A Confederacy of Dunces‘dan (Alıklar Birliği) biraz bahsetmiştim. Kitaba başlarken biraz tedirgindim zira birden fazla kişiden çok komik olduğunu duymuştum. Ne zaman bir kitap komik diye övülse hayal kırıklığına uğradığımdan okumaya hafif bir önyargı ile başladım.

Aslında mekan da kitap okumaya pek uygun değildi. Bir türlü yazısını yazamadığım Güney İtalya seyahatimizin dönüş uçağındaydık. Bari havaalanına hız sınırlarını zorlayarak yetiştikten sonra son dakika aldığımız şarabı kırılmasın diye bavula koymayıp yanıma almıştım. Bavullarımızı verip üstbaş kontrolünden geçerken yanımda güvenlik kurallarını ihlal edecek şekilde 100 ml’den fazla şarap taşıdığım için şişeme el koymaya kalktılar. Ben isyan edince, aksi kadın polis şişeyi sırt çantama koyup geri gitmemi çantamı da bagaja vermemi tavsiye etti. Yapacak başka birşey olmadığından çantamdaki gerekli eşyaları Türk usulü birsürü plastik torbaya aktardım ve çantamı “çekin” ettim. Kan ter içinde geri gelip uçağın kapısı kapanayazdığı sırada THY uçağına geç kalmış da bütün uçağı beklettirmiş milletvekili gibi herkes yerine yerleştikten sonra pişkin bir şekilde yerime oturdum. Kısa süre sonra 2.5 yaşında bir bebekle seyahat etmenin zorluklarını yaşamaya başladık. Ama nasılsa bir süre sonra ortalık duruldu da Alıklar Birliği‘ne başlayabildim.

A Confederacy of Duncesi, Alıklar Birliği

Benim için bir kitapta herhalde diyaloglardan sonra en önemli şey olan karakterlerden başlamak gerekirse daha kitabın ilk sayfalarında anti-kahramanımız Ignatius J. Reilly ufaktan gülümsetmeye, sonra kıkırdatmaya, sonra da gözlerimden yaşlar getirecek şekilde katılarak güldürmeye başladı.

Ignatius New Orleans’ın sıcağında kulaklarını kapatan bir av şapkası ve kalın avcı gömleğiyle gezen, hastalık hastası, 30’lu yaşlarında hala her işini yapan annesiyle oturan, yüzsüz, bencil, ukala ve en önemlisi hayatımda okuduğum en eğlenceli roman karakteri.

Kısa süre sonra yan karakterlerin en iyisi (muhtemelen Eddie Murphy’nin ilham kaynağı) dünyaya sürekli kapkara gözlüklerin ve sigara dumanının ardından bakan sarkastik zenci Burma Jones ve Ignatius’un nemesis‘i zavallı polis Mancuso piyasaya çıktı. Ignatius’un köylü kurnazı annesi Irine Reilly’yi hem sevmedim hem de kadıncağıza acıdım. Big Lebowski filmindeki beceriksiz dedektifi hatırlatan Levy Pants fabrikasında Ignatius’un müdürü Mr. Gonzales, aynı ofisteki bunak memure Miss Trixie, Ignatius’la nefret-aşk ilişkisiyle bağlı abaza sevgilisi Myrna Minkoff gibi karakterler de kitabı iyice komikleştirdiler.

Yavaş yavaş karakterleri tanıyıp konunun Recep İvedik benzeri bir başarısız iş aramaları serisi olduğunu anladıktan sonra kitabın keyfine varmaya başladım. 35. sayfada aşağıdaki paragrafı okurken artık engelleyemediğim bir gülme krizine tutuldum (tercüme bendenize aittir):

Bayan Reilly Devriye Mancuso’ya sabah İgnatius için aldığı iki düzine çöreğin kalanlarından ikram etti. Yağlı kutu sanki birisi içindeki bütün çörekleri aceleyle aynı anda almaya kalkmışçasına eciş bücüştü. Mancuso biraz uğraştıktan sonra açabildiği kutunun dibindeki iki tane pörsümüş çöreğe ulaştı. Çöreklerin kenarlarındaki nem ve ufak delik kısa süre önce içlerindeki reçelin çaktırmadan emildiğini gösteriyordu. Mancuso kibarca “Teşekkürler Bayan Reilly, zaten öğlen biraz fazla yemiştim” diyerek çörek kutusunu Bayan Reilly’ye uzattı. Bayan Reilly Mancuso’ya ağzına kadar doldurduğu için taşırken dökülmeye başlayan kahve fincanını “Keşke bir tane alsaydınız Bay Mancuso, Ignatius bu çörekleri çok sever. Daha bu sabah bana ‘Anne bu çörekleri çok seviyorum’ dedi diyerek uzattı.”

Şu anda bana “Allah canımı alsın, iki gözüm önüme aksın ki bu kitap çok komik” diye kitap tavsiye edenlerin yaptığının aynısını siz sayın okurlara yaptığımın farkındayım ama yukarıdaki paragrafı benim gibi karakterleri tanıyarak okusaydınız, uçağınıza geç kalmışken bir de yeni aldığınız nadide şarabınızı kırılma riskini göze alarak bagaja verseydiniz, yanınızda oğlunuz ikide bir yere düşürdüğü boya kalemlerini size daracık koltukların arasından kafanızı vurdura vurdura aldırsaydı eminim siz de solunuzda oturan kolormatik gözlüklü çenesine kadar favorili İtalyan amcanın garip bakışlarına aldırmadan gözünüzden yaşlar gelerek gülerdiniz.

Ignatius’u komik bir dehanın en önemli ürünü yapan şeylerden birisi de kendisinden başka herkesin aptal ve cahil olduğunu düşünürken yaptıkları. Yaşamak için tek iyi zamanın Ortaçağ olduğunu düşünen Ignatius’a göre kitabın geçtiği 1950’lerde dünyada kafi miktarda estetik, dürüstlük, düzen ve din kalmamış. Tabii bütün bu soyu tükenen erdemler herşeyi bilen Ignatius’un kendi weltanschauung‘una (spesifik dünya görüşü) göre tarif edilmekte. Ignatius bu fikirlerini sadece düşünmekle kalmıyor mümkün mertebe önüne gelen herkese de empoze ediyor. Ama yazar John Kennedy Toole İgnatius’u o kadar güzel anlatmış ki, kitabı okuduğum günlerde metrobüste arkamda yeni tanıştığı kızlara yazarken “Güzel Allahımız iyi ki dört mevsimi yaratmış, şu kış olmasaydı mikroplar nasıl ölürdü?” gibi salakça bir soru soran delikanlıya dönüp bir Ignatius tepkisi vermemek için zor tuttum. Muhtemelen böylece temiz bir dayaktan kurtuldum, ayrı. (Zaten böyle sevdiğim karakterlerden çok etkilendiğim için evde Larry David’in mükemmel dizisi Curb Your Enthusiasm‘i izlemem yasaklandı.)

Ignatius kitap boyunca ağdalı İngilizcesiyle hayattaki zorlukları kabullenmeyi öneren kaderci Romalı düşünür Boethius, monist felsefesi Mevlana’yı hatırlatan İngiliz şair Milton gibi favori yazarlarına atıflarda bulunuyor. Tabii bunlara kendi yorumunu da katıp işine gelen kısımlarını cımbızla seçerek. Ignatius’un sorunlarla karşılaşınca Boethius’un çark-ı feleğini örnek göstererek tepki vermemesi biraz Trainspotting’deki komik karakter Spud’ın gittiği iş mülakatında “En güçsüz yanım idealistliğimdir, bir problemle karşılaştığımda hiç umurumda olmaz” demesine benziyor.

New Orleans’ta Mardi Gras Kutlamalarında Bir Ignatius Reilly Heykeli

Ignatius’un pasifizimini ve tembelleğini haklı çıkarırcasına zenci elemanlarını köle gibi çalıştıran Mr. Levy bütün parasına ve gücüne rağmen kitaptaki en dertli karakter. Öte yandan polis tarafından tehdit edildiğinden asgari ücretin altında eşek gibi çalışmak zorunda kalan Jones hayatından memnun denemese de en azından mutlu. Ve kitap boyunca kaderin (veya Minerva‘nın) cilveleri sayesinde fatalist Ignatius çevresindeki herkesin hayatını bir şekilde değiştirmeyi başarıyor.

Kitaptaki başarılı ana karakterlerden birisi de dekadan bir üçüncü dünya başkenti havasındaki New Orleans şehri. (Şehrin 90’lardaki hali için: Günah Şehri New Orleans isimli sarapci.com yazısına bakınız.) Alıklar Birliği, New Orleans’ı James Joyce’un Dublin’i gibi detaylarıyla realist bir şekilde portre ettiği için orada (ve daha sonra bütün Amerika’da) kült statüsüne ulaşmış, hatta Ignatius’un kitabın en başında ufak bir isyan çıkardığı D.H. Holmes isimli dükkanın olduğu yerde bir heykelini dikmişler. Kitabın bir hayranı da çok takdir ettiğim bir hareketle kitaptaki mekanlara tek tek gidip şu mükemmel web sitesini hazırlamış: http://ignatiusghost.blogspot.com/. Detaylara meraklıysanız bu sitede kitapta bol bol bahsi geçen Big Chief Tablets (bir cins bloknot), Dr. Nut (bir gazlı içecek) gibi şeylerin resimlerini de bulabilirsiniz.

Ignatius J. Reilly

Ignatius J. Reilly’nin D.H. Holmes Önüne Dikilmiş Heykeli

Alıklar Birliği’ni tartıştığımız Okuma Cemiyeti toplantısını aslında New Orleans’ın havasını taşıyan Beyoğlu’nun arka sokaklarında yapmamız yakışırdı ama kader (Minerva) Kuruçeşme Balıkçısı’nı daha uygun gördü. Adeta kitaptan bir sahne gibi, arka masamızda 3 tane über-dedikoducu kadın bağıra çağıra bir ortak ardaşlarının gelininin ne kadar da terbiyesiz olduğunu tartışmaktalardı. İşin kötüsü anlattıklarını mecburen dinlediğimiz için haklı olduklarını düşünmeye başladım; gelin gercekten de tam sopalıktı. Seha’dan engelleyici pis bakışlar gelmese kadınlara (bu sefer dayak yeme riski de yokken) esaslı bir Ignatius tepkisi verecektim ama yapamadım. Zaten ne zaman boyle bir durumda olsam şartlar şahit olduğum olaylara mudahalemi engeller, sonra gunlerce “keske karışsaydım, bu pasifizmin kimseye faydası yok” ile “ulan işim ne iyi ki karışmadım, ne halleri varsa görsünler” arasinda gider gelirim.

Aslında Okuma Cemiyeti’nde kitabı benim kadar beğenen kimse çıkmadığı için hayal kırıklığına uğramış olduğumdan pek hevesim de kalmamıştı. Banu, Ignatius terbiyesizliğinin hiç sevmediği bir herifi hatılattığını dolayısıyla Ignatius’tan da tiksindiğini ve okumaya dayanamadığını anlattı. Seha zaten benim çok sevdiğim şeyleri ekseriyetle sevmez, kitabı bitirmemişti bile, sonunu ben anlattım. Alıklar Birliği Ludmila‘nın da favori kitaplarından birisi olmasına rağmen cemiyetteki kadınlara “Siz bu kitabı sevemediniz zira bu bir erkek kitabıdır ve siz kadınlar mizahtan anlamazsınız” gibi Ignatius cinsi bir genelleme yapmak suretiyle saldıracaktım ki Hikmet de benim bayılmış olduğum karakterlerin fazla karikatürize olduğundan şikayet edince pes ettim.

Aslında sayın azalarımız bu kitabın değerini bilemediler zira bir sonraki kitabımız hem ağır hem de ziyadesiyle ciddi yazar olarak tanınan J. M. Coetzee’nın (kat-Zİ-ya okunuyormuş, inanmayan bakabilir) Kötü Bir Yılın Güncesi (Diary of a Bad Year) isimli kitabı oldu. Ben de bu fırsat bir daha elime geçmez diye kendimi Minerva’ya teslim edip arka masadaki kadınlara ne kadar beyinsiz ve zavallı yaratıklar olduklarını anlatmaya gittim.

5 thoughts on “Alıklar Birliği (A Confederacy of Dunces), John Kennedy Toole”

  1. @Fırat: şimdi tekrar baktım. İngilizcesinde “Aw ain’t that a shame” diyor. Daha kesin tercümesi “ne kadar yazık…” olurdu ama “keşke alsaydınız” manasında olduğu için öyle çevirmeyi tercih etmiştim.

  2. Alıklar Birliği’nin Kırmızı Kedi Yayınevi’nden çıkan Püren Özgören çevirisiyle okumaya başladım. Sizin yazınızda kendinizin çevirdiğini söylediğiniz bölüm kitapta farklı. Farklı derken çeviri farkından kaynaklanacak doğal bir farklılıktan ziyade ”Keşke bir tane alsaydınız…” kısmı kitapta yok. Kitapla ilgili ciddi şekilde şüphelenmeye başladım.

  3. Sevgili Qunegond,
    Çok teşekkürler! Bu gibi yorumlar sonrası yarım kalan yazılarımı bitirmek için enerji doluyorum.

  4. Geçenlerde Remzi’de başıboş dolanıyordum, adı dikkatimi çekti, Kırmızı Kedi tarafından çevrildiğini gördüm, bir iki sayfa okudum, kesinlikle kafama layık olduğu kanısına varıp satın aldım ama çabucak bitecek diye okuyamıyorum. Bu yazıdan sonra beklemeyeceğim.

    Bu arada her yazı öylesine güzel ki bir an evvel oturduğum yerden kalkmazsam tüm Cumartesi gününü bu blogda geçireceğim. Yakında yine görüşmek üzere, kaçıyorum.

  5. Kitap hakikaten de komikti… Sadece bazen insanlarin yaptigi kotu seylerden utanirsin ya (belki de sadece bana oluyordur, bilemedim) Ignatius bana surekli o hissiyati verdi. New Orleans’li Recep Ivedik gibi… Tabii ki daha komigi ve zekisi!

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *