Dünyanın Dibi: Avustralya

Hong Kong ve Singapur’u görmedim, Kanada’yı gördüm ama tahminime göre en başarılı İngiliz sömürgesi Avustralya. Avustalya’nın gelişmesi Amerika Birleşik Devletleri’nin bağımsızlığı sonrasında olmuş. İngilizler Amerika’yı kaptırıp da eskiden Amerika’ya yolladıkları mahkumları yollayacak yer bulamayınca Avustralya gibi büyük bir hapishaneleri olduğu akıllarına gelmiş ve 1750’lerde ilk gemilerle adamları (çoğu adam tabii) Avustralya’ya yollamaya başlamışlar.

İki senede bir kez yapılan ve muhakkak katıldığım işle alakalı bir konferans bu sene Avustralya’nın başkenti Canberra’da yapıldı. Önceki konferanslar Sao Paolo (Brezilya), Madrid (İspanya), Aalborg (Danimarka) gibi nispeten gitmesi kolay ve enteresan yerlerde yapıldığı için hem uzak hem de sıkıcı olduğunu tahmin ettiğim Canberra’ya – şımarıkça – ayağımı sürüyerek gittim.  Dönüşte Almanya’ya gideceğim için İstanbul-Frankfurt-Bangkok-Sydney-Canberra gibi bir uçuş planı vardı ve Sydney havaalanına indiğimde neredeyim, saat kaç, günlerden ne, ben kimim, Sydney’de ne işim var unutmuş haldeydim. Havaalanından ¨Yol nihayet bitti, dünyanın dibine vardım¨ diye evi arayınca, Seha ¨Sen hala yolda mıydın yahu?¨ dedi.  Neyse ki bir gece Sydney’de kalıp biraz kendimize gelip ertesi akşam Canberra’ya geçtik – ama Sydney daha sonra.

Avustralya’nın başkenti Canberra bizim Ankara’nın bozulmadan önceki yılları veya Brezilya’nın başkenti Brasilia gibi başkent olmak için tasarlanmış ufacık bir şehir. Nüfusu 400.000 kadar ama akşam 7’den sonra sokağa çıktığınızda 4 kişi görürseniz sarılıp öpmeniz lazım. Üstelik Avustralya dünyanın bir ucunda ise Canberra’da Avustalya’nın medeniyetinden biraz uzakça.

Avustralya
Hong Kong ve Singapur’u görmedim, Kanada’yı gördüm ama tahminime göre en başarılı İngiliz sömürgesi Avustralya. Avustalya’nın gelişmesi Amerika Birleşik Devletleri’nin bağımsızlığı sonrasında olmuş. İngilizler Amerika’yı kaptırıp da eskiden Amerika’ya yolladıkları mahkumları yollayacak yer bulamayınca Avustralya gibi büyük bir hapishaneleri olduğu akıllarına gelmiş ve 1750’lerde ilk gemilerle adamları (çoğu adam tabii) Avustralya’ya yollamaya başlamışlar.

Bazılarının suçu iki baklava çalmak gibi eften püften olan bu mahkumlar önce Sydney Limanı’nın oradaki kayalık araziyi adam etmek için kullanılmış, sonra mapus süresi dolanları geri yollamak yerine “Madem burayı adam edeceğiz bari burada birşeyler yetişsin” diye civara yerleştirmeye başlamışlar. Serbest kalan mahkum bir miktar arazi ile yerleşip özgür bir vatandaş olma hakkını almış. Bunlar arttıkça bir süre sonra ada artık kendine yeter hale gelmiş. Bu göç etmeyi teşvik etme işleri yakın zamanlara kadar devam etmiş. Şimdiki 11 Eylül sonrasındaki dünyada bile Avustralya’lı olmak nispeten kolay.

Opera Binası

İngiliz Valisinin Bahçesinden Opera ve Harbour Bridge

Gitmeden önce kafamdaki Avustralya Kaliforniya gibi bir yerdi: kızlı erkekli sörfçüler, ayaklarında terliklerle saçlarındaki kumları silkeleyip işe giden yanık tenli insanlar, plajda voleybol ve ragbi oynayanlar, bira içenler, kısacası genel bir gevşeklik… Ama daha pasaport kontrolü ve gümrükten geçerken ne kadar sıkı ve kuralcı bir yer olduğu farkedince bayağı şaşırdım.  Pazar günkü mihmandarımız Andrew bunu ülkenin mahkum ülkesi olması ve İngilizlerin işi baştan sıkı tutmaları ile izah etti.  Bir de ada olduklarında dışarıdan ekosistemlerini bozacak herşeye çok dikkat ettiklerini anlattı. Misal ülkeye tahta ihtiva eden birşey getirmek isterseniz tahtanızın maliyetinin 100 katına radyasyona maruz bırakılarak temizlenmesine katlanmak zorundasınız.

Bizim gibi İngilizlerin de ilk geldikleri yer Sydney olmuş. Neden böyle olduğunu anlamak zor değil zira Sydney limanı çok korunaklı, etrafı büyümeye elverişli, havası suyu güzel bir yer; hala da öyle. Bir süre sonra altın bulununca rakip Melbourne da gelişmiş, hatta Sydney’i geçmiş. İki şehrin rekabeti hala devam ediyor. Başkent seçimi sırasında da bu çekişmeden usanan karar vericiler ikisinin tam ortasında üstelik deniz kenarında da olmayan Canberra’da yeni bir şehir kurmaya karar vermişler. Hemen bir yarışma açılmış ve şehri tasarlama işi (bu gibi şeyler demokrasi olan ülkelerde daha sonra Sydney Opera Binası’nda da göreceğimiz gibi yarışma ile oluyor!) 35 yaşındakı Amerikalı peyzaj mimarı Walter Burley Griffin‘e verilmiş. O da şehri bir üçgene oturtup ortasına da kendi adı verilen bir yapay göl yapmış. Sonra nedense henüz iş bitmeden kendisini kovup başkalarına bitirtmişler (benzerini ileride de göreceğiz).

Canberra
Canberra’ya Sydney’den uçakla 45 dakikadar geliniyor. Biz Pazar akşamı gelip Perşembe akşamı döndük. Meğersem bu Sydney’de haftasonları boğaza bakarak viskilerini yudumlayan milletvekillerinin de klasik geliş gidiş zamanıymış; ufak ama güzel havaalanına inince karşımızda göğüslerinde kanguru ve emulu Avustralya armalarıyla bir şoförler ordusu bekliyordu.

20 dakikada gölün ve (herhalde Avustralya’nın her şehir ve kasabasında olduğunu tahmin ettiğim) Anzak Anıtı’nın yanından geçip otelimize vardık. Konferans dışında Canberra’yı fazla görmeye vakit olmadı. Konferansı yemyeşil bir kampüs içerisindeki ANU’da (Australian National University) düzenlemişlerdi. Ben üniversiteye Upstate New York’a giderken annemler ¨Ne güzel evladım, burada yapacak hiçbirşey yok.  Sen de ne güzel kendini derslerine verirsin¨ demişlerdi, burası da o şekil.

Canberra

Şehir Nerede?

Konferans hakkında fazla söyleyecek şey yok. En ilginç sunumları yine Brezilyalılar yaptılar. Bu konferanslardan edindiğim izlenim Brezilya sadece doğal kaynaklarıyla değil çalışmalarıyla, bilimle de gelişecek harika bir ülke. En şekilli saçlar Japonlarda, en çok laf Hintlilerde, en fazla güleryüz Taylandılarda idi. Açılış konuşmasını aborijin (Avustralya yerlisi) bir teyze yaptı ve geçmiş 200 yılda kendilerine çok zulüm edildiğini ama son hükümet ile beraber özür dilendiğinden artık önündeki 100 yıla daha iyimser baktığını anlattı.

Konferansın kapanış yemeği eski meclis binasında oldu. Kolonyal tarzdaki bina, şimdi Avustralya Demokrasi Müzesi olmuş. Yemek esnasında garsonumuzda hafif bir Türk aksanı duydum ama Avustralyalılar gibi ¨A¨ telaffuz edince emin olamadım. Az sonra yemeğimi koyarken gelen ter kokusundan Türk olduğuna emin olunca kendisiyle konuştuk. Öğrenci imiş ama okulu uzatmış bir taraftan da çalışıyormuş, hayatından çok memnundu.

Saat farkına (7 saat) alışmanın güzel bir yolu da koşmak olduğundan 2 kere (bir sabah bir akşam) Griffin Gölü etrafında koştum. Olimpiyatlardan bildiğimiz üzere Avustralya sporcu bir millet, gölün etrafı koşu kulüpleri ve münferit koşucular ile doluydu. Kulüpler grup halinde koşup belli istasyonlarda durup şınav çekip devam ediyorlardı.

Avustralya Griffin Gölü

O Kadar Olimpiyat Altını Kolay Kazanılmıyor

Göl etrafı insanlara ve hayvanlara (bizim parklarda görülenler gibi değil, cins cins kuş, kaz, kuğu, ördek, tavşan) ayrılmış, araba yolu uzaktan geçiyor, etraf bir Alman havaalanı gibi sessiz ve sakin. Avustralya’da heryerde olduğu gibi burada da kural bol, göldeki kuğulara yemek atmak yasak! Gölün tam ortasından kuzeye giden dik bir yoldan Anzak (Avustralya ve Yeni Zellanda ordusu) Anıtına gidiliyor. Anzaklar birçok savaşta kraliçe için ölmüş olsalar da en önemli kayıplar Gelibolu’da olmuş. Birinci dünya savaşına o zamanki 18-45 yaş arasındaki erkeklerin yaklaşık %40’ı katılmış ve bunların %10’undan fazlası ölmüş.

Avustralyalılık
Şiilerin kendilerini Kerbela’da Hz. Ali’nin çocuklarının öldürülmesinden sonra tanımlamaları ve birlik olmaları gibi Avustralyalılar da dünyanın çeşitli köşelerinden gelen vatandaşlarını Anzak Günü sayesinde birleştiriyorlar. Savaşı kaybetmiş de olsalar senenin en önemli günü Anzak Günü. Zaten her sene 25 Nisan’da o kadar yolu katedip mezarların ve anıtların başında Gelibolu’da sabahlamalarını her sene gazetelerimizde haber olmasından bilmemiz lazım.

Avustralyalıların İngilizler ile olan garip ilişkilerini görmek için Mel Gibson’un (Yeni Zellandalı imiş, Avustralyalı sanıyordum) ilk filmlerinden Gallipoli filmini tavsiye ederim. Filmin başında gencecik delikanlıların kraliçeleri için savaşmak amacıyla nasıl yaşlarını küçülterek askere yazıldıklarını ve kalkıp dünyanın bir ucuna ölmeye gittiklerini anlamak zor. Avustralyalılara sorunca İngilizleri burnu havada bulduklarını, arabalarının arkasına yapıştırdıkları GB (Great Britain) çıkartmalarını Go Back (geri gidin) diye okuduklarını anlatsalar da hayranlıkları hala devam ediyor. Ciddi gazetelerden Sydney Morning Herald’da ön sayfada dünya haberi bulmak zor ama iki gün tek Avustralya dışı haber Prenses Kate’in (pardon Cambridge Düşesi Catherine) son gittiği yemekte içki içmemesi ve acaba hamile mi olduğu ve tabii ki Fransa’da üstsüz resminin çekilmesine gösterdiği tepki idi.

Polo Kulübü
Sydney’de ilk günümüz garipti. Kendisi ile uzaktan iş münasabetimiz olan Peter ile gelmeden önce yazıştım. Bir gün akşam yemeğine gidelim diye sözleşmiştik ki ¨Yemeği boşver, Pazar günü bizim polo kulübüne gel çok önemli bir showjumping olayı var¨ dedi.

Sidney Polo Kulübü

Sydney Polo Club’da Bir Pazar

Sabah bizi otelden Peter’ın polo arkadaşı ve avukatı Andrew aldı. Onunla ve karısıyla 1 saat kadar şehrin kuzeyine gittik. Yolda kanguru görebileceğimizi söylediklerinden pürdikkat yol kenarını izleyerek (kanguru yoktu) polo kulübüne vardık. Önce Andrew biraz Prens Charles ve babası Prens Philip’in favori sporunu anlattı sonra bir polo antreman maçını izledik. Çok zor ve tehlikeli bir spor olduğunu söyleyebilirim ama herhalde maç izleyecek sabrım olmazdı. Kuralları dinleyip biraz daha izledikten sonra showjumping mekanına teşrif ettik. Peter’ın arkadaşları ve Peter ile birlikte oldukça iyi bir yerden yarışı Avustralya şarapları eşliğinde izledik. Polo öncesinde showjumping de yapmış olan başka bir arkadaşı Jenny bize showjumping’in kurallarını anlattı. Arada Avustralya’yı olimpiyalarda hem binici hem de antrenör olarak temsil etmiş bir teyze de uğradı o da birkaç engelin neden öyle tasarlandığını anlattı. Anladığım kadarıyla bu engeller biraz Formula 1 pistleri gibi çeşitli zorluklar yapmak üzere tasarlanıyor. Atlar sudan atlamayı sevmediklerinden bazılarının altına su koyuyorlar, bazı engeller ikili, bazıları üçlü vs. Sonuçta atlarla alakam olmasam da kurallarını öğrenince severek izledim.

Sydney
Sonrasında Andrew bizi geri şehre götürdü. Canberra öncesi biraz vaktimiz olduğundan limanı, opera binasını yoldan hızlıca gördükten sonra Bondi Beach (Bonday okunuyor) denilen en meşhur ve en turistik plaja gittik. Burası Andrew’un ofisine 15, evine 4 dakika imiş. İş çıkışı buraya sörf yapmaya gelirmiş. Bazı Sydneylilerin sabah işe gitmeden sörf yapıp öyle gittiklerini de anlattı. Biz döndükten birkaç gün sonra da İngiliz Daily Mail gazetesinde sörf yapanların yanına gelip onlarla yüzen yunusların resimleri çıktı – o gün Andrew de oradaymış!

Bondi Beach

Dalgaların Üzerinde Kuş Gibi Duranlar Sörfçüler

Sydney topografik olarak İstanbul’a benziyor. İstanbul’dan daha çok deniz, daha az tepe var. Bizim Karadeniz’e açılan boğaza benzer bir boğazdan içeri giriliyor ama bu boğaz şehrin merkezine yakın ve kuzeyinde güneyinde aynı şekilde başka ¨boğazlar¨ var. Böylece şehrin önemli bir kısmında kuş uçuşu denize olan mesafe çok kısa.

Taronga Plajı, Sidney

Taronga: Şehrin Merkezine Vapurla 15 dk Mesafede Cennet

Denizin temiz olduğunu ve şehrin heryerinden denize girildiğini, bazı kısımların milli park olduğundan hala İngilizler geldiği zamandaki kadar bakir durduğunu, şehir ulaşımının önemli bir kısmınının küçük sarı-yeşil vapurlarla sağlandığını, şehrin her tarafında tertemiz ve oldukça bakımlı dev ağaçlar olan parklar olduğunu ve bu parklarda ve şehri çerçeveleyen plajlarda her cins Sydneylinin sürekli spor yaptığını söylemek isterim. Bu arada deniz konusunda şanslı bir ülkede olduğumuzdan misal Rio’daki denize burun kıvırmıştım, çok dalgali idi ve dibinde bir numara yoktu. Sydney’de de aynı şey olacağını sanıyordum ama sörf yapılan okyanusa açılan birçok yer olduğu gibi boğazların içerisinde kalan ve bizim Göcek koyları gibi yerler olduğunu da söylemek lazım, üstelik birçok mahallede ikisine de gitmek 5 dakika sürüyor. Tek risk okyanusa açılan kısımlarda zaman zaman köpekbalığı olması, bunun için riske girmek istemeyenler file ile çevrili kısımlarda yüzüyorlar.

Mosman Plajı, Sidney

Mosman’da Sörf Okulu

Bunları Canberra dönüşünde sağolsun işinden de bir gün izin alıp bizi neredeyse bütün gün gezdiren Bilgen sayesinde gördük yoksa biz kendi kendimize şehrin içinde yürüyecektik. Bilgen’e sörfçü kızları görmem gerektiğini anlatınca bizi hem kendi evinin civarındaki kuzey plajlarına hem de bunların arasında bilimum manzaralı tepelere götürdü. Şehrin bir ucundaki işinden evine 20 dakikada gittiğini ve evinden plaja yürüyerek 10 dakikada vardığını söyleyince dünyanın öteki ucuna taşındığı için hak verdim. Yukarıdaki resim Bilgen’in evinin oradaki plaj. Buradan şehir merkezine gitmek arabayla 20 dakika!

Bir akşam da 10 sene kadar önce Sydney’e taşınan ortaokul arkadaşım Meltem ile buluşup hem Meltem hem de Bilgen’in mahalle pubları olan Neutral Bay’daki Oaks’a gittik. Keşke hava daha güzel olsaydı da meşe ağaçlarının altındaki bahçe masalarına oturabilseydik ama Eylül Sydney’de baharın başlangıcı gibi, gece hava hala serin.

Bilgen bize gezdirdiği akşamın sonunda Central Business District’te döner barda birer içki içirdi. Tavsiye ederim özellikle gündüz şehri anlamak için çok faydalı olacaktır. Ama öncesinde karşıdan (yine garip isimli bir semt: Kirribili) hem Harbour Bridge’e hem de Rocks’a baktık.

Sydney Harbour Bridge

1930’larda Başlayıp Borçları 1988’de Bitirmişler

Sydney Koşu Parkuru
Cuma sabahı tek boş günümüz idi, sabahtan uzunca koşumu Sydney’de yaptım. Otelimiz birçok otelin olduğu Central Business District’teydi. Otelden ana caddeyi (George Street) katedip operanın yanına çıktım. Operanın etrafından döndüm ve botanik bahçesine vardım. Burası eskiden Teksas kitaplarından aşina olduğumuz, vatanseverlere kök söktüren ve ¨Ah Ah Ah Ah!!¨ diye gülen mendebur İngiliz valilerinin evinin bahçesi imiş; zaten en güzel manzaralı kısmında bir valinin hanımın oturduğu koltuk var. Valinin önemi azalınca kendisini alıp boğazın tam karşısındaki başka bir süper mekana taşımışlar – ki burası başbakanlık konutundan daha güzel ve şu anda hem opera binasınnın hem de yılbaşında havayi fişeklerin atıldığı köprünün karşısındaki tepede.

Sydney Botanik Bahçesi

İngiliz Valisinin Eski Bahçesi (Botanik Bahçesi). Arkada Maslak.

Botanik bahçesi de olduğu gibi korunarak içine büfe açmadan bir kısmını belediye binası yapmadan halka açılmış. Koşuma etrafından devam ettim, 1930’larda 16 yaşındayken Avustralya’ya yüzmede altın madalya getiren Boy Charlton havuzunun yanından dolaşıp Rusell Crowe’un liman depolarından siteye dönüştürülen Wooloomooloo koyundaki (Aborijin Dili tabii) evinin yanından geçip Hyde Park’a girdim. Sydney’deki bütün cadde, semt, park isimleri Londra ile aynı, aynı olmayanlar da kral ve kraliçelerin isimleri. Sydney Hyde Park’ı Londra’dakine göre çok daha küçük ve en güneyinde tabii ki bir adet Anzak Anıtı var. Oradan Liverpool Street üstünden otele döndüm. Koşacaklara rotayı şiddetle tavsiye ederim, koşmayacak olanlar da yürüyebilir, yürümeye de uygun.

Anzac Anıtı, Sydney

Ayn Rand Stilinde Sydney Anzak Anıtı

Sydney Opera Binası
Opera binasını son gün uçaktan önce gezebildik. Her sene yılbaşı günü öğlen haberlerinde ¨Ve Avustralya’da havai fişeklerle yeni yıla girildi sayın seyirciler¨ repliği eşliğinde gördüğümüz yer Circular Quay – Harbour Bridge – Opera Binası üçgeni. Circular Quay (kiy okunuyor) ilk liman, şimdi ana vapur iskelesi olmuş. Kenarındaki çimlerde martılar piknik yapanların elinden yemek kapmaya çalışıyor. Buranın solu The Rocks denilen ilk yerleşim yeri, şimdi lokanta ve barlar var. The Rocks’tan devam edince 1930’larda başlanılan ve borçları ancak 1988 yılında biten köprü. Bu köprüden yürüyerek ve bisikletle de geçiliyor. Circular Quay’in sağı ise opera binası.

Circular Quay, Sydney

Bu Sefer Opera Binası’nın Öteki Tarafı

Sydney’e bir opera binası ihtiyacı hasıl olunca en uygun yer olarak burası seçilmiş. Burada eskiden İngiliz valisi Philip’in vahşi adamı yerlileşltirme projesi olan aborijin Bennelong‘un evi varmış. (Bennelong’un hikayesi çok ilginç, Wikipedia’dan okuyunuz.) Yine bir yarışma yapılmış ve yarışmayı son anda Danimarkalı Mimar Jorn Utzon kazanmış. İşin garibi yarışmayı eskizlerle kazanan strüktürün teknik olarak nasıl yapacağını bilmiyormuş! Bizdeki gibi kervan yolda düzülür misalı temel atılırken nasıl yapacaklarını araştırmaya başlamışlar ve son dakikada buldukları bir formülle işi halletmişler. Bu esnada işler uzamış proje bütçesi 10 katından fazla olmuş ve o arada hükümet değişince mimarı kovmuş, yerel mimarlara bitirtmişler.

Sydney Opera House

Meşhur Çatı Yakından

1970’de biten binayı tabii ki Kraliçe Elizabeth II açmış. 1 saatlik bir tur ile bina geziliyor, tavsiye ederim. Ayrıca altındaki eski köprünün altındaki yerler gibi bar ve lokantalar da akşamları gayet heyecanlı. Sonunda yine hükümetler değişince mimara af gelmiş, ¨Gel birkaç tadilat vardı, bir el at¨ demişler ama o zaman artık adamcağızın yaşı çok fazla olduğundan uçağa binemiyormuş. Hayattaki en önemli eserinin bitmiş halini göremeden ölmüş. Yaptığı tadilatları ise oğlu devam ettirmiş. Rehberimizin iddiasına göre şimdi torunu da Danimarka’da mimarlık okumaktaymış, onun da gelmesini bekliyorlar!

Sydney Opera House

Gece Altı Eski Köprünün Altı Gibi

Opera binası turundan sonra botanik bahçesi içinden geri otelimize döndük. Sonuçta bir kanguru, bir koala, bir emu göremeden Avustralya’dan dönüyoruz. Bir dahaki sefere birşeyler bırakmak lazım.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *