Norwegian Wood (Imkansizin Sarkisi), Haruki Murakami

Norwegian Wood (dilimize Fransızca ismindeki gibi “İmkansızın Şarkısı” olarak çevrilmiş) 1960’ların Tokyo’sunda ailesinden uzak, garip oda arkadaşıyla beraber bir üniversite yatakhanesinde yaşayan Toru Watanabe isimli bir talebe ve etrafındaki iki kadından müteşekkil aşk üçgeni hakkında bir kitap. Tabii zaman 60’lar olunca işin içine Beatles, cinsel bağımsızlığını kazanmış kadınlar, ucundan azıcık anti-emperyalist öğrenci hareketleri ve bol miktarda aşk de giriyor. Watanabe birçok Murakami karakteri gibi müziğe, edebiyata ve biraya meraklı yanlız bir delikanlı, birçok ergen gibi kafası karışık ve depresif. (Murakami okurken favori aktivitemin müzik dinlerken soğuk bir bira içmek olduğunu söylemiş miydim?)

Okuma Cemiyeti’nin durumu pek iyi değil.  İlk başladığımızda her azanın iyi tanımadığı en az bir başka aza olduğundan herkes sorumluluk duygusu içerisinde okur ve toplantıları aksatmazdı. Hikmet Bey gibi edebiyatperverler söz konusu kitabın ekolünden 3 tane daha kitap okurdu, Banu kitapların arkasına post-it’lere notlar alırdı, Seha kitapları bitirirdi, Başak’ın son dakikada işi çıkmazdı, Güldem ve Burcu toplantı boyunca hararetli bir şekilde kitabı tartışırlardı.

Aradan geçen 3 sene sonunda (1 Mayıs 2011’de 3. sene bitti) iyice samimileştik.  Artık toplantılar her seferinde en az 3 kere erteleniyor, sonunda toplandığımızda 7 kişinin 5 tanesi geliyor, gelenlerin de 3 tanesi kitabı bitirmiş oluyor. Toplantının başlangıcında herkes ailesi, sevgilisi ve işi hakkında şikayet ediyor. Tam dertleşme bitip de konuya girerken bir anda birisi “Ayol duydunuz mu?  Muzaffer Beylerin Amerikadaki büyük oğlu karısından boşanıyormuş!” diyor ve bir anda tekrar kitabımızla alakası olmayan başka bir muhabbet başlıyor.

Yazının Devamı / Continue Reading

Avatar

Jake zorbalara karşı halkı örgütleyen bir William Wallace olacaksa öncelikle kendi dünyasından kovulması lazım ki Pandora’ya ve kızılderililere mahkum kalsın. Bu da ancak Saylonlular kılıklı dünyalılara saldırması sayesinde oluyor ve tabii ki platin saçlı, kas yığını, kafası façalı, diplomasi düşmanı, vahşilerin korkulu rüyası ruhsuz komutan, “Olm Ceyk sen var ya, bittin olm sen!” konuşmasını yapınca oluyor. Tabii ki komutan bu konuşma öncesinde iyi kalpli doktora da “Siz entellektüeller çok safsınız, Hudson River’a bakarak buzlu viskilerinizi yudumluyorsunuz ama dünya gerçeklerinden uzak ecnebi maşalarsınız siz!” konuşmasını yapıyor.

Bu zamanlarda sinemaya gitmek bayağı bir iş aslında ama Çağan şifreli mesaj iletir gibi “Yarın Avatar’a gidiliyor, bilet istiyorsanız Koray’ı arayın” sms’ini çekince imkanlarımızı zorlayarak bizim oğlanı anneannesine sattık. Avatar hakkında az çok birşeyler okumuştum. Öncelikle bütün filmin 3 boyutlu olması ilgimi çekti ve tabii ki gerçekle çizginin birleştirilmesinde kullanılan yeni teknolojiyi merak ettim. Internette bir yerde, detayını okumadığım bir manşette de “Hakkında kopartılan fırtınalar boşuna değil” diye okuyunca atladık gittik.

Yazının Devamı / Continue Reading

Issız Adam

Kahramanımız (Alper) gündüzleri aşçı-patronluk yaptığı lokantasında geç saatlere kadar çalışan geceleri de tanımadığı insanlarla sevişen bir kişidir. Derken bir şekilde eskiden erkeklerden ağzı yanmış olduğunu anladığımız bir kızla (Ada) tanışıp binbir numara ile kızı tavlar. Alper’in hem utandığı hem de sorumluluk duygusuyla sevdiği Türk filmi saflığındaki annesi taşradan büyük şehre gelince bu sefer bu kadıncağızı Ada binbir numarayla tavlar. Tam işler yoluna girmişken Alper kızı ağlata ağlata bırakır.

Issız Adam fenomenini ıskalamıştım, geçenlerde DVD’sinin çıktığını farkedince popüler kültürümüzde bu kadar yeri olan bir filmi görmek lazım diye düşünüp satın aldım. Çağan Irmak’ın Babam ve Oğlum‘unu da salak gibi almış olmama rağmen izlemememin sebebi duygu sömürüsünden hoşlanmamamdı. Hele yeni baba olmuş birisi olarak babalar ve oğulları duygu sömürüsünü çekecek durumda değildim, hala da değilim. Şimdi Issız Adam‘ı gördükten sonra kararım kesin: Babam ve Oğlum‘a üç arşınlık değnekle bile dokunmam.

Hala bilmeyen kaldıysa, film fazla pişirilmiş bir makarnanın 25 liraya satıldığı südo-italyan lokantalarından birini işleten özenti bir adamın kadınlarla sağlıklı ilişki kuramaması hakkında.

Yazının Devamı / Continue Reading

Acayip Bir Kısa Film: Aynanın İki Tarafı

Bizim birader ve arkadaşı Sinan’ın çektikleri ikinci kısa film. İzlerken saate ve renklere dikkat etmenizi öneririm. Aşağıda iki ayrı link var, artık devlet büyüklerimiz hangisini kapatmayı uygun görmedilerse ondan izleyebilirsiniz. Biraz uğraşmaya üşenmez ve gene devlet büyüklerimizin hoşuna gitmeyecek kumar reklamlarından rahatsız olmazsanız kapatmaları baypaslamak mümkün tabii.

Bizim birader ve (asker) arkadaşı Sinan’ın çektikleri ikinci kısa film aşağıda.  Birincisini daha önce şuraya koymuştum: işte buraya koymuştum.

Yazının Devamı / Continue Reading

Capote

Lisedeyken hiç sevmediğim rengeyiği rudolf kılıklı İngilizce öğretmenimiz Ms Watson bize Capote’nin Grass Harp (galiba Türkçe’ye çevrilmemiş) kitabını okutmuştu. Acaba o okuttuğu için inadına mi sevmemiştim yoksa ondan bağımsız olarak mı hoşuma gitmemişti hatırlayamıyorum.

Lisedeyken hiç sevmediğim rengeyiği rudolf kılıklı İngilizce öğretmenimiz Ms Watson bize Capote’nin Grass Harp (galiba Türkçe’ye çevrilmemiş) kitabını okutmuştu. Acaba o okuttuğu için inadına mi sevmemiştim yoksa ondan bağımsız olarak mı hoşuma gitmemişti hatırlayamıyorum.

Bennett Miller’ın Capote filminin çıkmasıyla beraber Truman Capote hakkında birçok yazı belirdi ve kendisini hatırlamak durumunda kaldım. Anladığım kadarıyla dahi denecek kadar kabiliyetli bir yazar olmak dışında, sorunlu, acımasız, kendini beğenmiş ve aynı anda nasılsa sevilen bir adammış. Hani salon adamı diye bir laf vardır. Truman Capote için söylenmiş olabilir.

Yazının Devamı / Continue Reading