Habana’nin varoslarinda bir ayine katilma firsatini elde ettim. O tarikatin ayinine katilan ilk beyaz(?)misim megerse. Ben boyle sey gormedim/duymadim. Neler oldugunu anlatabilsem kitap olur, fakat kisaca sunu soyleyeyim: Eve kan ter icinde dondugumde, (kan/ter derken sirtimda kesilen horozun kanindan bahsediyorum) madden ve manen iflas etmis kulce vucudumla 48 saat uyumusum…
Category: Amerika
Kiyafetler ise benzer, her yastan ve kilodan kadinlar tanga ve minik bikiniler giyiyorlar. Eskiden Firt’in kapagindaki kizlarin giydigi 4 kucuk ucgenden olusan mayolar bunlar. Erkekler ise ekseriyetle slip mayolular. Zaten erkek kadin butun yabancilar koca koca mayolarindan hemen anlasiliyor.
Tepede büyük bir ağacin altinda 4-5 kisi vardi. Tek kelime etmeden bize baktilar.
Biz Ruben’i dinleyerek etraflarinda yarim daire seklinde durduk. Normalde kipirdayan herseyin fotografini ceken Vikram bile sessiz ve hareketsizdi. Biri agacin altinda, biri yanda iki adet dev tastan kafanin ortasinda Mayalar bir agac kutugunun etrafinda sessizce duruyorlardi. Yerde kocaman 5-6 tane puro, yari icilmis icki siseleri, kirmizi/beyaz/siyah mumlar ve bir adet yeni olmus gibi duran bir tavuk vardi. Bize bir sure pis pis baktiktan sonra sisman bir kadin purolarin birini yakmaya basladi, gomleginin dugmeleri buyuk gobeginin altina kadar acik duran bir adam ise mumlari dizmeye koyuldu.
Kapımızı şık bir adam açtı ve arabamızı aldılar. Hırpani bir şekilde içeri girdik, alt katta rock müzik (rak mı rok mu tartışmasını saygıyla anıyorum) ve bar vardı, üst katta ise dans müziği ve bir dans pisti. Biz yukarda içkilerimizi yudumlayıp müziğin temposuyla kıpraşırken sahnede bir rock grubunun çıkışı için hazırlıklar sürmekteydi.
Adamlar davulları falan kurarlarken etrafa bakıp dehşet içerisinde tiplerin ne kadar çok Türk’e benzediklerini farkettik. Parıltılı kıyafetli balık eti bayanlar, bıyıklı, kıllı göğüsün arasından beliren kolyeyi cömertçe sergileyen esmer beyefendiler falan.
New York’tan uçağa binip 3 saat batıya yol aldım. Fırtına yüzünden 4 saat rötar oldu ve Minneapolis – St. Paul havalanınaa indiğimde saat sabah bir buçuk olmustu bile. Etrafta hiç insan yoktu. Daha sonra bunun şehrin bir özelliği olduğunu anladım. Özellikle şehrin merkezi civarina olanın üç katı kadar daha insan sığar gibi görünüyordu.
Biz 2 hafta geç kaldığımız için etrafta kostümlü kimse yoktu. Bizim şahit olduğumuz eğlence daha çok teşhircilik ve röngencilik üzerine idi: Bourbon Street’in barlarının balkonlarına çıkan insanlar ellerinde boncuk kolyelerle yoldan geçen karşı cinsten insanlarla tezahürat eşliğinde pazarlık yapıyorlar. Pazarlık sonucunda kolyenin güzelliğine orantılı güzellikte bir vücut parçası halka teşhir ediliyor. Haliyle insan yolda aval aval yürürken hiç beklemediği anlarda, hiç beklemediği güzelliklerle karşılaşabilmekte.


