<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>www.sarapci.com &#187; A.B.D</title>
	<atom:link href="http://sarapci.com/category/geziler/amerika/abd/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://sarapci.com</link>
	<description>Geziler...Fikirler...Anılar...Kitaplar...</description>
	<lastBuildDate>Fri, 05 Aug 2011 06:01:46 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.0</generator>
		<item>
		<title>Ithaca – California – Ithaca, 10720 km, 9 Gün</title>
		<link>http://sarapci.com/1999/08/15/ithaca-%e2%80%93-california-%e2%80%93-ithaca-10720-km-9-gun</link>
		<comments>http://sarapci.com/1999/08/15/ithaca-%e2%80%93-california-%e2%80%93-ithaca-10720-km-9-gun#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 15 Aug 1999 17:51:24 +0000</pubDate>
		<dc:creator>sarapci</dc:creator>
				<category><![CDATA[A.B.D]]></category>
		<category><![CDATA[Amerika]]></category>
		<category><![CDATA[GEZİLER]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.aterboard.net/blog/?p=8</guid>
		<description><![CDATA[Kapımızı şık bir adam açtı ve arabamızı aldılar.  Hırpani bir şekilde içeri girdik, alt katta rock müzik (rak mı rok mu tartışmasını saygıyla anıyorum) ve bar vardı, üst katta ise dans müziği ve bir dans pisti.  Biz yukarda içkilerimizi yudumlayıp müziğin temposuyla kıpraşırken sahnede bir rock grubunun çıkışı için hazırlıklar sürmekteydi.  
Adamlar davulları falan kurarlarken etrafa bakıp dehşet içerisinde tiplerin ne kadar çok Türk’e benzediklerini farkettik.  Parıltılı kıyafetli balık eti bayanlar, bıyıklı, kıllı göğüsün arasından beliren kolyeyi cömertçe sergileyen esmer beyefendiler falan. ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div class="tweetmeme_button" style="float: right; margin-left: 10px;">
			<a href="http://api.tweetmeme.com/share?url=http%3A%2F%2Fsarapci.com%2F1999%2F08%2F15%2Fithaca-%25e2%2580%2593-california-%25e2%2580%2593-ithaca-10720-km-9-gun"><br />
				<img src="http://api.tweetmeme.com/imagebutton.gif?url=http%3A%2F%2Fsarapci.com%2F1999%2F08%2F15%2Fithaca-%25e2%2580%2593-california-%25e2%2580%2593-ithaca-10720-km-9-gun&amp;style=normal" height="61" width="50" /><br />
			</a>
		</div>
<p><font size="-2" face="Verdana">Yukardaki baslikta abarti yoktur. 7 kisilik dolmus tipi araba (minivan), 5 sofor, onceden belirlenmis rota, haritalar, duraklar. Ve gece gunduz 3 saatlik vardiyalar halinde degisen bir sofor ve bir sofor yardimcisi, yemek ve benzin disinda hic dur durak dinlemeden 9 gun yol…</font></p>
<p><font size="-2" face="Verdana" /></p>
<div style="text-align: center"><font size="-2" face="Verdana"><img width="354" height="208" title="ekip.jpg (21863 bytes)" alt="ekip.jpg (21863 bytes)" src="http://www.sarapci.com/images/cali4nia_ekip.jpg" /></font></div>
<p><font size="-2" face="Verdana" /><font size="-2" face="Verdana">Universitenin 9 gunluk bahar tatillerinde uzun seyahatler bagimlilik yapmisti. Birince sene Cancun (Meksika) ikinci sene New Orleans’tan sonra, ucuncu sene olayi biraz abarttik ve 9 gunde Kalifornia’ya gidip gelmeye karar verdik. Amma velakin, bu sefer cok daha organize idik. Oyle diger tatillerdeki gibi benim kucuk araba, kafadan rota falan olmadi.</font></p>
<p><font size="-2" face="Verdana" /><font size="-2" face="Verdana">Once AVIS’ten icine rahatca 7 kisi sigacak bir minivan kiraladik, AVIS’in guzide musterisi Kerim sayesinde adam basi gunde 7 dolar gibi komik bir rakkama hem de. Dodge Caravan marka, cok guzel bir vesait idi. 9 gunde yaklasik 11000 km gidince araba delirdi, ayri, ama gene de cok memnun kaldik. AVIS’e geri gotururken, kendi kendine kapilari kilitleyip acmaya baslamisti, fakat herhalde hangi tasit su kadar sure icinde bu kadar tacize ugrasa o hale gelirdi…</font></p>
<p><font size="-2" face="Verdana" /><font size="-2" face="Verdana">Ikinci olarak <em>triple A</em>’den (American Automobile Association – Amerikan Otomobil Dernegi) baslangic Ithaca (New York), sonra Las Vegas, en son Los Angeles ve San Francisco ustunden geri Ithaca yolunu gidicez diyerek harita aldik. Harita sayfa sayfa kitap seklinde dosyalanmis olarak geldi. Gayet ayrintili olarak hem gorulmesi gereken yerleri, hem rotayi gostermekle kalmayip, “Aman siz siz olun, Teksas’tan gecerken, su bolgede benzin deponuzu bir guzel doldurun, zira bilmemkac kilometre hayat yoktur, yolda kalmayin” gibi uyarilarla da doluydu. Rotamizin buyuk kismi unlu <em>Route 66</em> uzerindeydi. Yani Chicago’yu Los Angeles’a baglayan unlu yol ki kendisiyle ilgili filmler ve sarkilar vardir (bkz. <em>Get your kicks on Route 66</em>). Ama gelin gorun ki, yol yenilenmisti. Biz bos ve temiz otoyolda puruzsuzce ilerlerken, zaman zaman Toros’larin yol kenarindaki eski stablize yol gibi uzun ince bir yol (<em>Route 66</em>), hayalet misali gorunup gorunup kayboluyordu.</font></p>
<p><font size="-2" face="Verdana" /><font size="-2" face="Verdana">Son asamada kim gelecek kim gelmeyecek tartismalari yapildi. 7 kisi tamamlandiktan sonra sevgili arkadasimiz Huseyin’i butun yalvarmalarina ragmen geride birakmak zorunda kaldik. Kendisi sekizinci kisi olarak arabanin yerine oturmayi, icabinda yolda atmaya karar verirsek yildizlara bakarak geri gelmeyi falan kabul etmisti, ama cogunlugun oyu sekizinci kisi almamak uzere oldugundan uzulerek geri cevirdik. O da bize “Teksas’tan gecerken radyodan country muzik dinleyin, Las Vegas’ta Ceasar’s da kumar oynayin” turunden nasihatlar vermekle yetindi.</font></p>
<p><font size="-2" face="Verdana" /><font size="-2" face="Verdana">Yolda yanimiza hangi cd’leri alacagimiz kavgalari verildi, (cd player adaptoru bulundu), Kerim’in radar dedektoru takildi. Yola cikmaya hazirdik artik. Sofor ve co-pilotlar ayarlandi. Ehliyetsiz iki kisi disindaki 5 kisi 3 saatlik vardiyalarla gece-gunduz araba kullanacak, ve her an soforu uyanik tutacak bir kisi (co-pilot) yaninda bulunacakti. Co-pilotun gorevi, soforun zevkine gore muzik koymak, haritadan yola bakmak, ve en onemlisi bilimum saklabanliklar yaparak her an tetikte olmasini saglamakti. Bir de gelenek olarak her gun, 10:30’ta (ilk gun yola cikis saatimiz) Rusted Root adli grubun Ecstasy isimli sarkisini calmaya karar verdik. Ayrica arabanin odometresi her 1000 mil ve katlarini gordugunde de kutlama yapacaktik, ama cogunu kacirdik, ayri.</font></p>
<p><font size="-2" face="Verdana" /><font size="-2" face="Verdana">Cuma gununun derslerini maalesef kirmak zorunda kaldik. Persembe aksami yola cikmadan 15 dakika once organik kimya sinavindan cikmis oldugum icindir diye tahmin ediyorum, hic vicdan azabi cekmedim. Organik kimya calisma amaciyla gece az uyudugumdan ilk once uyuklayip sabahki ilk vardiyayi almaya karar verdim. Uyuyamadim. Her turlu tasitta uyuma problemim vardir. Hatta butun yolculuk arabada belki toplam 1-2 saat uymusumdur. Gunes dogdugunda Ohio’dan geciyorduk. Sofor kisi Kerim iken ilk ceza tehlikemizle karsi karsiya kaldik. Insanlik disi araba kullanmasiyla bilinen Kerim – ki cip takilarak motoru 400 beygire mi ne cikarilmis Chevrolet Camarosu vardir, rengi de kirmizi – bir polis arabasini hiz limitinin ustunde bir sekilde solladi. Bir sure pesimizden gelen polis, bizi kenara cekti. Kerim, “Birsey olmaz” diyerek bizi rahatlatmaya calisti. Ve nasil olduysa, polis Kerim’in Turk ehliyetine soyle bir bakip, “Sizi gidi haylazlar sizii, sakin bir daha yapmayin” turunden birseyler soyleyerek bizi birakti.</font></p>
<p><font size="-2" face="Verdana" /><font size="-2" face="Verdana">St. Louis’ten gecerken arabayi ben kullandim, ve dolayisiyla ilk gorulecek sey olan unlu St. Louis ark’ini dogru duzgun goremedim. Bu guzide Midwest (orta bati) bolgesi sehrinin baska gorulecek birseyi olmadigini umarak yolumuza devam ettik.</font></p>
<p><font size="-2" face="Verdana" /><font size="-2" face="Verdana">Oglen yemegini Oklahoma’da dunyanin en buyuk McDonald’s’inda yeme serefine de nail olduk. Heyecanlanacak bir sey yok, o kadar da buyuk degildi. Oradan gelenek olarak aileme yollamak uzere kartpostallar aldim, ustlerinde kizilderili insanlarin resimleri vardi ve Oklahoma yaziyordu. Zaten o kartpostallardaki kizilderililer de tatil boyunca gordugumuz yegane kizilderililer oldular. Kizilderililer Oklahoma’nin isminde kalmis sadece. Oklahoma City’den gecerken bombalanan FBI binasinin yikintilarini gormeyi benden baska kimse istemeyince, bir olay sehri daha icime sinmeden geride biraktik.</font></p>
<p><font size="-2" face="Verdana" /><font size="-2" face="Verdana">Gece Texas’in o bahsedilen insansiz bolgesindeydik. Triple A’in kitabinin soyledigi gibi benzin depomuzu doldurmak uzere durduk. Benzinciden Turkiye’yi aradigimizi hatirliyorum. Bulundugumuz yerin etrafinda hic buyuk sehir olmamasindan, gokyuzu inanilmaz yildizliydi, hayatimda o kadar parlak yildizi bir arada hic gormemistim. Boylece Tom Miks’in yildizlarin altinda nasil bir manzara esliginde uyudugunu da gormus olduk. Ben de Tom Miks olsam, ben de yildizlari ustume ortup uyurdum herhalde.</font></p>
<p><font size="-2" face="Verdana" /><font size="-2" face="Verdana">Yol boyunca tuttugumuz ani defterimize sikici yolculuk anlarinda yazilmis siirler vardir. Bir siir “Trik trak, trik trak, makinalasmak istiyorum” cinsinden bir siirdi. Sinan ilk kitayi yazdiktan sonra defteri eline her alan bir kita daha ekledi ve imece ile yazilan siirimiz bir saheser haline geldi. Icimizde hickimse normal sartlar altinda siir yazmaz dersem sayin okuyucular vaziyetin sikiciligini anlarlar belki… Aksam oldu, gece oldu. Sabah 3-4 gibiydi. Sadece ben ve co-pilotum Can Bey uyaniktik. Demokrasi ile bir yere varamayacagimizi anladigimizdan, fasistce bir kararla Alberquerque’de durduk. New Mexico eyaletinde, guneyin gulu sehirlerden biri olan Alberqeurque’de ispanyol zamanlarindan kalma binalar, kiliseler vesaire oldugunu tahmin ediyorduk. Benzinciye “Old Spanish Quarter (eski ispanyol mahallesi) nerede?” diye sorduk, bize yolu tarif etti. Korkutucu bir sekilde kaybolduktan sonra aradigimizi bulduk. Kayboldugumuz sirada Amerika’nin guneyinde insanlarin nasil yataklarinin kenarinda silahlariyla uyuduklarini dusunmemeye calistik. Issiz sokaklarda gece gece bir ileri bir geri dolasirken, sisman, nefesi alkol kokan, atletli amcalarin her an pencerelerini acip bizi keklik gibi avlayacaklarini tahmin ettigimiz icin – ve arabanin geri kalan esrafi misil misil uyuduklarindan – heyecandan olmuyor degildik. Hatta Levent Kirca’nin 1001 tipinin birisinin dedigi gibi “Odum[uz] korktu”. Zaten etrafta hayat belirtisi yoktu. Olum sessizligi ise vardi. Sonunda hedefimize gelince arabadakileri “Surpriiiz!” diye uyandirdik. Etrafta solmus kirmizi binalar, minik kiliseler, onlerinde at baglamak icin tahtalariyla ahsap evler vardi. Old Spanish Town Red Kit sehirlerine benziyordu. Utku inatla uykusundan uyanmadi, ama geri kalan 6 kisi mahalleyi kendi kendimize dolastik zaten etrafta bizden baska hicbir canli yoktu. Fotograflar cektik. Ve gunes dogmadan, ruya gibi, yolumuza devam ettik.</font></p>
<p><font size="-2" face="Verdana" /><font size="-2" face="Verdana">Sabah Grand Canyon’a dogru giderken arabamizin hiz limitine eristim. Saatte 115 mil (~180 km) ile giderken birden bire sanki baska birisi frene basmis gibi hiz kesildi. Korktum. Megersem arabanin ozelligi imis. Belli bir hizi gecince kendi kendine gaz kesiyormus. Etrafta polis molis de yoktu. Zaten Missouri’den sonra azami hizi takan pek kalmamisti yollarda.</font></p>
<p><font size="-2" face="Verdana" /><font size="-2" face="Verdana">Oglen gibi Grand Canyon’a vardik. Amerika’da gordugum en guzel manzaraya bakakaldim. Iki tarafi bicakla kesilmis gibi sarimtrak kahverengi bir vadinin calilikli dibinden minik bir su akiyordu. Bizim durdugumuz kisminda bir de kizilderili tapinagi vardi. Duvarlarina resimler ve sekiller cizilmis silindik bir yapi. Kizilderililer icin kutsal bir yermis orasi. Kayalarin altinda kalmis kar parcalariyla kartoplarini atistik ve arkamizda inanilmaz manzara ile fotograflar cektirdik. Yuz metrelik ucurumun dibinde “Tutmasaydim dusuyordun!” esprisi yapan Utku’ya kustum.</font></p>
<p><font size="-2" face="Verdana" /><font size="-2" face="Verdana"> </font><a href="http://www.sarapci.com/gezi/ugh.jpg" /></p>
<div style="text-align: center"><a href="http://www.sarapci.com/gezi/ugh.jpg"><img width="285" height="176" title="ugh.jpg (23825 bytes)" alt="ugh.jpg (23825 bytes)" src="http://www.sarapci.com/images/cali4nia_ugh.jpg" /></a></div>
<p><font size="-2" face="Verdana" /><font size="-2" face="Verdana">Mecburen tekrar yola ciktik. Arizona’da dev bir krater varmis, oraya da ugradik. Bir goktasinin dususuyle olusmus devasa bir yuvarlak cukurdan ibaret bu kraterin ortasinda bilim-kurgu filmleri cekiyorlarmis. 10 dakikadan fazla durmadan tekrar yollara dustuk.</font></p>
<p><font size="-2" face="Verdana" /><font size="-2" face="Verdana">Bir sonraki duragimiz Las Vegas idi. Yol ustunde unlu Hoover Barajini gorduk. Yol colun ortasinda masmavi baraj golunun yanindan geciyordu. Las Vegas’a dogru cetvelle cizilmis gibi dumduz yola ciktigimizda gelenek geregi sans getirmesi icin arabadan 1er dolar attik. Bu birer dolarlari kimler topluyorlar acaba diye dusunmemek isten degildi.</font></p>
<p><font size="-2" face="Verdana" /><font size="-2" face="Verdana">Las Vegas’a gunduz gelmemek lazim. Zira isiksiz Las Vegas kuru, pis ve kalabalik herhangi bir Amerikan sehrinden farksizdi. Otelimizi bulduk, oteller cok ucuzlardi. Yola ciktigimiz Persembe gununden beri ilk kez yatay olarak uyku yuzu gorecektik (Las Vegas’a vardigimizda Cumartesi aksami idi.) Hemen esyalari birakip dinlenmeden disari ciktik. Once unlu Ceasar’s Casino’ya gittik. Kumara baslamadan kanunlarimi koydum. 20 dolarlik fis alacaktim, ve bir daha kasaya sadece fislerimi paraya cevirmek uzere gidecektim. Kumardan anlamadigim icin tek kollu haydut olarak da bilinen Jackpot makinesinin basina gectim. Duyduguma gore, gelen gecenin dikkatini ceksin diye en bastaki makinelerde kazanma sansi daha fazla idi, lakin yarim saat sonra 60 dolarimi paraya cevirmeye gittim ve bir daha da sansimi denemedim. Donuste kazandigim 40 dolari ise biraz rotarli da olsa okuldaki Turk Ogrenci Dernegine bagisladim. Sanirim verdigim para ile Murat ve Ruzgar kendilerine icki aldilar, zira parayi verdigim zaman ikisi de pek ayik degillerdi. Yani haydan gelen para huya gitmis oldu.</font></p>
<p><font size="-2" face="Verdana" /><font size="-2" face="Verdana">Las Vegas’ta etrafimizda sureki olarak bilimum sovlar vardi. Casinonun icinde Roma gladyatoru kilikli adamlar ve Roma imparatorunun karisi kilikli kadinlar geziyorlardi. Bir alisveris merkezinin avlusunun tavaninda yapay gokyuzu yapmislardi. Bulutlar gidip geliyor, saat ilerleyince gece oluyordu. Beyaz kaplanlariyla sov yapan Sergei ve Stanislav gibi isimli bir adamlarin afisleri etraftaydi. Disarda yapay bir korsan gemisi ve korsanlarini gorduk. Benzinciler dahil, her tarafta bir cesit kumar aleti vardi. Kumardan sikilinca, Ceasar’s dan disari cikmak icin yuruyen merdivenlerden ciktik, ve inanilmaz bir sekilde cikisin camlarla kapali oldugunu gorup mecburen hazir yuruyen banttan geri iceri girdik. Insanin kaninin son damlasina kadar somurmek icin tasarlanmis bir sehir idi Las Vegas. Civarda sip-sak 15 dakikada evlendiren evlenme salonlari, smokin kiralayan dukkanlar, striptiz salonlarindan ve pahali restoranlardan olusan hizli zengini parasinda ayirma yan endustrisi de mevcuttu.</font></p>
<p><font size="-2" face="Verdana" /><font size="-2" face="Verdana">O aksam sonunda yatay pozisyonda guzel bir uyku cektik. Ve sabah yolcu yolunda gerek diyerekten Los Angeles’a dogru yola ciktik. Ogleden sonra Los Angeles’in trafik sikisikligindaydik. Universiteden Ellen adli bir arkadasimizin evinde kalacaktik. Once evlerini bulduk, sehir merkezinin yarim saat kadar disinda sessiz sakin bir mahalledeydi. Sagolsunlar tanri misafiri cinsinden 7 kisilik bir grubu kabul ettiler. Gene esyalarimizi birakip hemen sehre indik. Once unlu <em>Venice Beach</em>’e gittik. 3-4 katli bir binanin tum duvarini kaplayan bir Jim Morrison posterinin yanindan gecip kumsala girdik. <em>The Doors</em> veya <em>White Men Can’t Jump</em> filmlerindeki civil civil plaji gozlerim bosuna aradi. Hava guzeldi (Mart ayindayiz) fakat aksam ates etrafinda oturup konusanlar yoktu, onlar yoktu tamam ama bidon icinde ates yakan alkolikler bile yoktu. Bizden baska bir tek izbandut zenci bekciyi gormus olduk. Tuvalet bulamadik ve “6000 km yol gelip bir bok goremedigimiz plajin icine ederiz” mantigiyla Venice Beach’e cisimizi yaparak protesto ettik.</font></p>
<p><font size="-2" face="Verdana" /><font size="-2" face="Verdana">Ev sahibemiz Ellen civarin pek de tekin olmadigini soyledi ve hayal kirikligimizi uzatmadan yemege gittik. Muhafazakar bir musevi kiz olan ev sahibemiz ve muhafazakar ailesi bize gece hayati konusunda yardimci olamayacaklarindan yemek yedigimiz restorandaki guzel garsonumuza gidebilecegimiz yerleri sorduk. Pazar aksami icin iki yer tavsiye etti. Ikisi de Sunset Strip ustunde sik barlardi. Biz ise minimum kiyafetle bir haftalik tatilde olan bir grup genc olarak sansimizi denemek uzere bunlardan birisine gittik.</font></p>
<p><font size="-2" face="Verdana" /><font size="-2" face="Verdana">Kapimizi sik bir adam acti ve arabamizi aldilar. Hirpani bir sekilde iceri girdik, alt katta rock muzik (rak mi rok mu tartismasini saygiyla aniyorum) ve bar vardi, ust katta ise dans muzigi ve bir dans pisti. Biz yukarda ickilerimizi yudumlayip muzigin temposuyla kiprasirken sahnede bir rock grubunun cikisi icin hazirliklar surmekteydi. Adamlar davullari falan kurarlarken etrafa bakip dehset icerisinde tiplerin ne kadar cok Turk’e benzediklerini farkettik. Pariltili kiyafetli balik eti bayanlar, biyikli, killi goguslerinin arasindan beliren kolyeyi comertce sergileyen esmer beyefendiler falan.</font></p>
<p><font size="-2" face="Verdana">Biraz sonra grup cikisi icin insanlar sahne onune toplandilar. Biz de merak icinde beklemeye basladik. Uzun sacli gitaristler ve davulcu ciktilar ve onlar gurultulu rock calarlarken birden bire yandan minyatur bir adam ziplayip hoplayarak sahneye yuvarlandi. Adam kirmizi spor ayakkabi ve kirmizi bir beyzbol sapkasi giyiyordu. Sapkasinin siperligi yana dondurulmustu. Yasi muhtemelen 30’a yakindi ama nedense 18 gibiydi. Anlamadigimiz bir dilde soylemeye basladi. Ve isin ilginci, etrafimizdaki topluluk da onunla beraber soyluyordu. Biz ise “Ulan ne bu?” diye birbirimize bakiyorduk. Ibranice midir nedir dedik ve bilmesi gereken Aylin’e sorduk, “benziyor ama degil galiba” dedi. Sonunda yanimizdakilere sorduk ve karsimizda Iran’in en unlu rock gruplarindan birisi oldugunu anladik. Iran derken Iran’dan degil, Amerika’da oturup Iranlilarin oldugu yerlerde konser veren bir grup oldugunu da eklemek lazim. Neyse sonuc olarak biz de LA’deki tek aksamimizi Iranli genclik ile birlikte Farsca sarkilar dinleyerek gecirdik. Okula donunce Turk dostu Iranli arkadasimiz Sahriyar’a sorduk ve LA’in Amerika’da en cok Iranli olan sehir oldugunu ogrendik.</font></p>
<p><font size="-2" face="Verdana" /><font size="-2" face="Verdana">Oteki sabah once Beverly Hills’de biraz gezindik, milletin Jaguarlarina ve Porchelerine baktik, cesitli unlu evlerinin onunden gectik. Ben tek basima Rodney King ayaklanmalarin oldugu <em>South Central</em> denen zenci mahallesine gitmek istedim, o olmazsa <em>Pulp Fiction’</em>daki <em>Inglewood’</em>a gidelim dedim, onu da kabul ettiremeyince bari Bukowski romanlarindaki <em>DeLongpre Avenue’</em>ya veya <em>Wilton</em>’a gidelim o da olmazsa <em>Hermosa Beach</em>’e gidelim yalvardim. Ama ezici cogunluk Universal Studios’a gidip ordaki sacma sapan seyleri gormeyi tercih etti…</font></p>
<p><font size="-2" face="Verdana" /><font size="-2" face="Verdana">Universal Studios’ta Kovboy kasabasini gorduk (kapilar ozellikle kucuktu, adamlari buyuk gostermek icin), yikilan kopruden gecerken islandik, Cakmastas’larin arabasinin icinde resim cektirdik. <em>Psycho </em>filmindeki Norman Bates’in oturdugu korkunc evi gorduk, ki gunduz hic korkunc degildi ve kucucuktu. Bence tek ilginc sey etrafta o sicakta bir adamin Humphrey Bogart kiliginda pardesu ile gezinip sokak lambalarinin altinda sigara falan yakmasiydi. Dunyanin en sacma seylerinden birisi olan <em>E.T. Ride</em>’ina bindik. Butun tatilin en eglencesiz gunu basladigi gibi Hard Rock Café Hollywood’da yenen gereksiz bir aksam yemegi ile bitti.</font></p>
<p><font size="-2" face="Verdana" /><font size="-2" face="Verdana">Ertesi sabah erkenden Santa Barbara’ya dogru yola ciktik. Santa Barbara kasabasi Turkiye’mizde Galatasaray’in sampiyonluguyla noktalanan 87-88 sezonu sirasinda TRT2’de haftanin maclarinin ozetlerini gosteren programdan once yayinlanan Santa Barbara dizisi ile bilinir. Okyanus kiyisinda paten yapan bikinili sarisin bayanlar yerlerindelerdi. Tipki oradaki tatil koyu kilikli University of California Santa Barbara Universitesinde Elektrik Muhendisligi doktorasini yapan metalci arkadasimiz Volkan gibi. Kendisini cok saglikli gorduk. Gunes ve guzel hava yaramisti. Tabii bunun uzerine aksam tekila seklinde alkol icirip sagligini bozmak zorunda kaldik.</font></p>
<p><font size="-2" face="Verdana" /><font size="-2" face="Verdana">Volkan’in evini ararken hayallerimizin Californiali gencini de gorduk. Elinde kaykayi, sari saclari, kisa kollu gomlegi ve sortu ile dunyayi umursamazcasina yuruyordu. Yol sorduk ve bize (valla billa) “Dude, now flip your car and head that way… Peace!” diye yol tarif etti. Televizyon turkcesi meal-i “Hey ahbap, sen kaybolmussun, arabani cevir ve okyanusa dogru git. Saglicakla kal ve kendine iyi bak” olabilir. Sehre ilk geldigimizde de Utku pencereden disari ingilizce, “Sarisinlar nerede?” deyince, Kerim’in sak diye fren yapmasi ve Utku’nun soruyu dolayisiyla kaldirimda yuruyen masum iki hanfendiye sormus olmasi, onlarin ise “Kim bu ayi acaba?” bakislariyla cevap vermeden yurumeleri de notlarim arasinda.</font></p>
<p><font size="-2" face="Verdana" /><font size="-2" face="Verdana">Bol tekilali bir aksam sonrasi, sabah Santa Barbara’da tahta masalar ustunde cok guzel bir deniz mahsulleri yemegi yedik ve yola ciktik. Santa Barbara San Fransisco yolu bir doga harikasi idi. En sonunda dayanamayip durduk. Altimizda okyanus bulutlardan gorunmuyordu, uzerinde bulundugumuz ucurumun alti bulut deniziydi. Ustunde ise gunes batiryordu. Yanimizda bizle beraber durmus Volkswagen minibusleriyle seyahat eden bir hippi cift ve 1-2 yaslarindaki 1-2 disli minik cocuklari vardi, biraz onlarla konusup yola devam ettik.</font></p>
<p><font size="-2" face="Verdana" /><font size="-2" face="Verdana">San Fransisco Amerika’daki favori sehrim. Minik tepeler ustune kurulmus, unlu <em>streetcar’</em>lari (BART – Bay Area Rapid Transit ve San Fransisco Sokaklari adli bol araba sahneli polisiye dizi), muhtesem Cin Mahallesi, ve korfez manzarasi ile. Orada da 7 kisi universiteden arkadasimiz Yesim’in evi ve bir otel arasinda bolunduk. Ilk gun bir grup Chinatown’a (Cin Mahallesi) gittik, oteki grup ise Sinan’in master icin basvurmus oldugu Stanford Universitesine. Ben Chinatown grubundaydim.</font></p>
<p><font size="-2" face="Verdana" /><font size="-2" face="Verdana">San Francisco’nun Cin Mahallesi Amerika’nin en buyugu ve en eskisi. Red Kit okurlari bu mahallenin kurulusunu ve tek sokagindaki butun dukkanlarin restoran veya camasirhane oldugunu hatirlayacaklardir. Simdi biraz degismis tabi… Girisinde ejderhali bir kapi vardi, ve siniri gecer gecmez cevremiz ayri bir dunya haline geldi. Aynen New York Cin Mahallesi gibi sokaklar cinli insanlarin kalabaligi, balikcilar ve manavlarla doldu. Balikcilardaki cogu canli, korkunc tipli baliklarin buyuk kismini hayatimda ilk defa goruyordum. Buranin New York’tan bir farki, yol sordugumuz bir teyzenin, ki kendisi en azindan 70 yasindaydi, aksansiz bir ingilizce ile bize yol tarif etmesi oldu. New York’ta cogunlukla ilk jenerasyon Cinliler var, fakat San Francisco Cin Mahallesi Amerika’nin ilk Cin Mahallesi oldugu icin insanlarin en azindan bir kismi artik Amerikali olmuslar. Ama bu demek degil ki burasi otantikliginden birsey kaybetmis. Cin Mahallesinde buyumus bir arkadasima gore Amerika’ya gelip zengin olmus Cinliler, hayir isi olarak Cin’den Amerika’ya insan getiriyorlarmis. O yuzden Cin Mahalleleri genislerken, digerleri daraliyorlar.</font></p>
<p><font size="-2" face="Verdana" /><font size="-2" face="Verdana">Birkac dukkana girdik ciktik, maalesef yemek saati degildi, ama oraya kadar gelip de yemek yemeden donmemek icin bir pastaneye girdik. Ayni Turkiye’dekiler gibi cam vitrinli dolap icinde kekler, pogacalar, borekler vardi. Calisan bayanlar tek kelime ingilizce bilmedikleri icin isaret ederek yemekleri, tarzanca hareketlerle de cayimizi istedik. Plastik masalarda oturup yedik ve ictik. Tekrar disari ciktik ve Osmanbey gibi kalabalik karmakarisik sokaklarda itise kakisa yuruduk.</font></p>
<p><font size="-2" face="Verdana" /><font size="-2" face="Verdana">O aksam Sinan’in Stanford’a kabulunu kutladik. Yesim’in evinde Stanford esofman altli, Stanford tisortlu ve Stanford sweatshirtlu Sinan sampanya patlatti. Hopladik zipladik. Maalesef bir sene sonra o mutlu geceyi yasadigimiz evin, ev sahibine ait bir duvar uzunlugundaki klasik muzik plak koleksiyonuyla beraber yanip kul oldugunu uzulerek ogrendik.</font></p>
<p><font size="-2" face="Verdana" /><font size="-2" face="Verdana">Daha sonra <em>Haight</em> denen liberal insanlarin mahellesine gittik. Camlarda homoseksuellere destek verenlerin astiklari gokkusagi bayraklari cogaldilar. San Francisco’nun baska bir ozelligi ise homoseksuellerin (Medya Turkcesi meal-i: cinsel tercihini ozgurce kullananlar) tercih ettikleri sehir olmasi. Not: <em>Eyes Wide Shut</em> filminde Tom Cruise New York sokaklarinda yururken sik, temiz kiyafetli yakisikli adam imajindan onun homoseksuel oldugunu sanan kiro genclik “Defol San Francisco’ya git” diye bagirirlar. Cok guzel kullanilmis kiyafet dukkanlari (20 dolara aldigim ceketi hala giyerim), muzik dukkanlari, ve sokaklarda etnik muzik calan gruplari gorduk. Duyduguma gore simdi Haight sokagina bir adet Gap dukkani, bir adet de Ben &#038; Jerry’s dondurmacisi acilmis. <em>Generica </em>San Francisco’yu da icine aliyor maalesef.</font></p>
<p><font size="-2" face="Verdana" /><font size="-2" face="Verdana">Baska bir gun sabah erkenden Alcatraz adasina hapishaneyi gezmeye gidecektik. Gunlerin yorgunlugu yuzunden erken kalkamadim ve o geziyi kacirdim. Ama erkenciler adayi gezerlerken ben ve diger uykudaslarim oglene kadar adaya giden tekneleri kalktigi iskeleyi gezdik (Pier bilmemkac ve <em>Fisherman’s Wharf</em>). Amerika’daki butun universitelerin tisortlerini satan bir dukkandan kendime ve bizle gelemiyen Huseyin’e<em> Pulp Fiction’ </em>da John Travolta’nin zenci cocugun beynini yanlislikla dagittiktan sonra temiz kiyafet olarak giydigi University of California &#8211; Santa Cruz Banana Slugs tisortunu aldim. Uzerinde okulun komik maskotu gozluklu, Plato okuyan sulugun resmi vardi. Diger tisortler 15 dolarken, benimki filmde unlendigi icin 20 dolara satiliyordu. Daha sonra Alcatrazcilar donduler ve guzel bir balik yemegi yedik. Yemekten sonra Utku belinden baglanarak trampolinde taklalar atti, biz de sirk muzigi yapip “Gelin ve dev Ivan’in taklalarini izleyin” diye cigirtkanlik ettik. Donuste Lombardo Street’ten gectik. Yilan gibi kivrilarak bir tepeden asagiya inen tek yonlu tek seritli yolun dortbir tarafi ciceklerle kapliydi. Cicek tarlasindan iniyormus gibi nerdeyse. Gezecek insanlara siddetle tavsiye ederim. Arkasindan San Francisco Park’ina gidip kayiga ve Laurel Hardy’deki cift kisilik bisikletlere bindik. Bir ara kureklerle “Hobareeey” sesleri cikararak birilerinin birilerini islatmasi yuzunden minik bir kriz bile yasandi.</font></p>
<p><font size="-2" face="Verdana" /><font size="-2" face="Verdana">Sehirde amacsizca gezinirken Kerim ile beraber bir hediyelik esya dukkanina girdik. Aramizda Turkce konusuyorduk ki dukkan sahibi amca nereli oldugumuzu sordu. Ben nedense Malta’liyiz diye uydurdum. Bunun uzerine inanmayan amca beni cografya imtahanina soktu. Malta’nin belli basli milli gelirleri nelerdir sorusunu turizm ve balikcilik diye gecistirdim. Tarihi ne gibi sorusunu Rodos Sovalyeleri diye cevaplandirdim. Konustugunuz dil Turkce’ye benziyor deyince ise “Malta dilinde bol Arapca kelime vardir, sanirim Turkce’de var, ondandir” dedim. “Peki Malta dilinin koku nedir?” sorusuna cevaben Arapca ile ayni dil kolundan ama yillarca Italyanlarla olan yakin iliskiler sayesinde Italyancadan etkilenmis dedim. Butun cevaplarima ragmen amca tatmin olmadi, ve kendisinin Israilli oldugunu ve cok Turkce duydugunu, ondan Turkceye benzettigini soyledi. Kandiramayacagimiz belli olunca fazla ustelemeden “Oldu o zaman amca” diyerek ciktik biz de.</font></p>
<p><font size="-2" face="Verdana" /><font size="-2" face="Verdana">Bir gece San Fransisco’nun Mecidiyekoy’unde enteresan bir yere gittik. Bir is haninin giris katindaki bar, aksamlari bina girisindeki avluyu da doldurup yarisi acik yarisi kapali eglence muzikholu haline getirmis (Bar ismi: Sol y Luna). Disarda California’nin guney amerikali gencligine hitaben latin muzigi, icerde ise cistak dans muzigi caliyordu. Kapidaki goril Makedon cikti ve Petar Naumoski muhabbeti yaptik. Eglenceli bir aksamdi. Herhagi bir sebepten isten gec cikanlar birden bire barin icine cikinca ne yapiyorlar acep diye dusundum.</font></p>
<p><font size="-2" face="Verdana" /><font size="-2" face="Verdana">Baska bir gun, Amerika’nin komunizm kalesi ve 69 kusaginin protestolarinin baslangic merkezi Berkeley’e gittik. University of California &#8211; Berkeley civarinda gezindik. San Francisco gibi muhtesem bir sehre 20 dakika mesafede okula gitmek ne guzeldir kimbilir diye dusunduk. Bir sene sonra co-pilotumuz Can Bey doktoraya oraya gitti zaten. Donuste Golden Gate Koprusunun yaninda durup korfez manzarasina baktik.</font></p>
<p><font size="-2" face="Verdana" /><font size="-2" face="Verdana">Persembe aksami artik donme zamanimiz gelmisti. Sinan bir sirketle mulakat yapacagi icin San Francisco’da kaldi ve 4 sofore dustuk. Bunun uzerine butun yolu hic durmadan gidemeyecegimize karar verdik, ve cuma gecesi Amerika’nin tahil ambari Des Moines, Iowa’da kalmak uzere yola ciktik.</font></p>
<p><font size="-2" face="Verdana" /><font size="-2" face="Verdana">Sabaha karsi arabayi ben kullanirken Salt Lake City’ye yaklastik. Sehre adini veren tuz golunin yaninda bizim Tuz Golu arka bahcede bir golet gibi kalirdi herhalde. Toprak yol kenarina kadar tuzluydu. Yol ise dumduz ve bombos. Kahvalti saatinde Mormonlarin sehri Salt Lake City’ye vardik. Once sabah sabah bir sehir turu yaptik. Temple Meydaninda sanki 500 yil once yapilmis gibi duran ama muhtemelen 100 yil once yapilmis olan kocaman bir gotik kilise vardi. Sehir tertemizdi. Fakat gozum etrafta siyah kiyafetli Mormonlari ariyordu ve bulamiyordu. Merakim icimi kemirdi ve kahvalti icin durdugumuz yerde insanlara sormaya karar verdim. Kemal Sunal filmlerindeki alamancilar gibi yesil takim elbise ve yesil tuylu sapka takmis bir amcanin yanina cekinerek gittim. Vaziyeti acikladim, dedim ki ben turistim, cocukken okudugum kitaplarda (gene Red Kit) siyah kiyafetli, siyah sapkali, yanlarinda uzun sacli, uzun basma elbiseli karilari olan adamlar vardi. Bu adamlar nerdeler? Neden burada hic mormon yok? Yoksa kalmadilar mi? Amca kizdi, “Mormonlar da senin benim gibi insanlardir.” “Muhakkak amca, ama neden burada degiller?” “Ben bilemem. Etrafindaki herkes mormon olabilir.” Peki dedim kalktim, bu sefer gazetesini okuyan kalin hipermetrop gozluklu, kisa sacli teyzeye gittim. Ona da durumu acikladim. Benimle konusurken kollarini iki taraftan bacaklarinin yanina koyup, ileri geri sallanmasindan korkunc bir hali olan teyze, “Ben mormon olabilirim” dedi. Peki neden o zaman oyle giyinmiyorsun diye soramadim, cok korkunctu teyze. Herhalde yanlis seyler soyledim diye dusundum.</font></p>
<p><font size="-2" face="Verdana" /><font size="-2" face="Verdana">Ama umidimi kaybetmedim. Benzin almak icin durdugumuz zaman ordaki kadina da sordum. Sonunda konuskan birisine rastlamistim. Benzincideki kadin once mormonlarin ne kadar ikiyuzlu insanlar olduklarini soyledi. Hem alkol ve kahve icmezlermis, hem de alkol ve kahve yapip satarlarmis. Dunyanin en zengin mezhebiymis. Yasaklanmasina ragmen, hala gizli gizli birden fazla kadinla evlenirlermis. Kizlarini evden cikartmazlarmis. Benim Red Kit’te gordugum siyah kiyafetleri ise 1800’lu yillarin sonunda yasaklanmis. Boylece ozgurlukler ulkesi Amerika’da da boyle yasaklar oldugunu ogrenmis olduk. Kendisi onlari hic sevmezmis (zaten soyemesine gerek yoktu). Patronu mormonmus ve buna hakkini vermiyormus, vs vs.</font></p>
<p><font size="-2" face="Verdana" /><font size="-2" face="Verdana">Bu olaydan bir sene sonra soguk bir bahar cumartesi sabahi, kapimiz calindi. Uykulu bir sekilde daginik saclarim, pacali donum ve tisortumle actim. Baktim sabah sabah takim elbiseleriyle gelmis iki genc. “Nesiniz?” Mormon misyonlerleriymis. Nasilsa kalktik, bari bisiler ogrenelim diye “Anlatiniz o zaman” dedim. Basladilar anlatmaya, daha Isa’dan once Amerika’da dinleri kurulmus. Isa’nin gelecegini de biliyorlarmis zaten. Fakat sonra kitaplarini Upstate New York’a gomup yok olmuslar. Yillar sonra adamin birisi gece ruyasinda gordugu yeri “Nah burasi” deyip kazmis ve kitabi cikartip dini tekrar kurmus. Diger hiristiyanlar tarafindan dislanmislar ve dayanamaz olmuslar. Bunun uzerine batiya gocmeye karar vermisler ve Utah’a kadar gidip Salt Lake City’yi kurmuslar. Simdi de lise sonrasi iki yil misyonerlik yapan genclerin universite paralarini veren bir misyonerlik organizasyonlari varmis. Beni sabah sabah uyandiran sik gencler de onlarmis megersem. Ithaca’da da bir kiliseleri varmis ve daha fazla bilgi istersem arayabilir veya sahsen gelebilirmisim. Adnan Hoca gencligi gibiydiler. Bir tane da <em>Book of Mormon</em> verdiler ve gittiler.</font></p>
<p><font size="-2" face="Verdana" /><font size="-2" face="Verdana">Mormonlari Red Kit disinda Korkut Ozal sayesinde de taniyordum. Kendisi Amerika’daki yillarinda mezhepleri muslumanliga cok benzeyen (bkz. 4 kadin, alkol yasagi) mormonlari cok sevmis ve yanliz zamanini onlarla harcamis diye gazetelerde okumustuk.</font></p>
<p><font size="-2" face="Verdana" /><font size="-2" face="Verdana">Yolculugumuzun geri kalan kismi olaysiz gecti. Sikici bugday tarlalari, sonra patates tarlalari, daha sonra misir tarlalari, ve en son sogan tarlalari arasindan evimize donduk. Cuma gecesi olaysiz bir sekilde Des Moines, Iowa’da kaldik. Ve Cumartesi aksami Ithaca’ya geldik. Arabamiz manyamisti, kendi kendine kapilari kilitleyip aciyordu. Yavas yavas insanlari evlerine biraktik. En son Kerim ile beraber AVIS’e arabayi geri vermeye gittik. O 30 millik limit olan allahin belasi yolda 45 mille gitmekten butun yolculugun yegane hiz cezasini aldik. Sen git 11000 kilometre yol yap, sonra evinin dibince cezayi ye. Makus talihimize kustuk.</font></p>
<p><font size="-2" face="Verdana" /><font size="-2" face="Verdana">Bu yorucu ve eglenceli gezi icin en buyuk tesekkurlerim yol arkadaslarim Can Bey, Utku, Aylin, Idil, Kerim ve Sinan’a. Az zamanda cok yol katettik ve kavgasiz gurultusuz (ben Utku kavgasi sayilmaz, onu bilerek yaptik) noktayi koyduk. Bizi hiz limitinin uzerine yakalayip o veya bu sebepten ceza vermeyen trafik polislerini saygiyla aniyorum. Kerim ile beraber esek sakasi yaptigimiz Idil’den de bir kez daha ozur diliyorum. Bu esek sakasi sirasinda, saka yaptigimizi unutup boylece mukemmel rol yapan Aylin’e de burdan selam gonderiyorum. Can Bey’e yolculuk defteri tutma fikrini ortaya atip defteri de aldigi icin bin sukur. Ve bizim gibi bir grubu herseye ragmen evlerinde misafir eden Ellen, Volkan “Volk” Kaman ve Yesim’e de cok cok mustesekkirim.</font></p>
<p><font size="-2" face="Verdana" /><font size="-2" face="Verdana">Teesuflerim, oncelikle California’da Jeep Cherokee Volvo’dan daha azdir iddiasini kaybedip bana hakkimi vermeyen Utku’ya. Daha sonra, Mike annesiyle ibranice mi konusuyor, ingilizce mi sorumu inatla cavaplamayan Utku’ya. Bir de beni Grand Canyon’dan asagi itme essek sakasini yapan Utku’ya. Son olarak da Alberquerque’de arabadan cikmayip, ben takarken alay ettigi ucak isik gecirmeme goz bezini takip uyuyan Utku’ya. Teesuf ederim.</font></p>
<p><font size="-2" face="Verdana" /><font size="-2" face="Verdana" /><font size="-2" face="Verdana" /><font size="-2" face="Verdana">New York</font></p>

	<h4>İlgili Yazılar / Related posts</h4>
	<ul class="st-related-posts">
	<li>Bu alakasız bir yazı / No related posts</li>
	</ul>

]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://sarapci.com/1999/08/15/ithaca-%e2%80%93-california-%e2%80%93-ithaca-10720-km-9-gun/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Buzdan Sehir Minneapolis</title>
		<link>http://sarapci.com/1998/11/13/buzdan-sehir-minneapolis</link>
		<comments>http://sarapci.com/1998/11/13/buzdan-sehir-minneapolis#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 13 Nov 1998 16:18:22 +0000</pubDate>
		<dc:creator>sarapci</dc:creator>
				<category><![CDATA[A.B.D]]></category>
		<category><![CDATA[Amerika]]></category>
		<category><![CDATA[GEZİLER]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.aterboard.net/blog/?p=7</guid>
		<description><![CDATA[New York’tan uçağa binip 3 saat batıya yol aldım.  Fırtına yüzünden 4 saat rötar oldu ve Minneapolis - St. Paul havalanınaa indiğimde saat sabah bir buçuk olmustu bile.  Etrafta hiç insan yoktu. Daha sonra bunun şehrin bir özelliği olduğunu anladım.  Özellikle şehrin merkezi civarina olanın üç katı kadar daha insan sığar gibi görünüyordu.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div class="tweetmeme_button" style="float: right; margin-left: 10px;">
			<a href="http://api.tweetmeme.com/share?url=http%3A%2F%2Fsarapci.com%2F1998%2F11%2F13%2Fbuzdan-sehir-minneapolis"><br />
				<img src="http://api.tweetmeme.com/imagebutton.gif?url=http%3A%2F%2Fsarapci.com%2F1998%2F11%2F13%2Fbuzdan-sehir-minneapolis&amp;style=normal" height="61" width="50" /><br />
			</a>
		</div>
<p><font size="0" face="Verdana">Minneapolis’e is egitimi icin bir aylik zorunlu gidisim oncesinde, Minneapolis sehri ve Minneasota eyaleti ile ilgili celiskili fikirlerim vardi. Bir taraftan Coen Kardeslerin Fargo filmi yuzunden inanilmaz ic kapayici, sikici bir beyazlikla kapli bir ulke bekliyordum, obur taraftan (the artist formerly called) Prince’in evinin burda olusu ve Minneapolis’in liberal sehir olarak yaptigi un yuzunden enteresan bir sanat ve gece hayati… Amerika oncesi yillarimdan kalma onyargilarimdan ise &#8220;Altin Kizlar&#8221; dizisindeki aptal Rose yuzunden Mid West insaninin zekasal yavasligi merakimi celbetmekteydi. Hertarafta sarisin, kirmizi suratli amerikan koylusu kadinlari tayyorlerinin altinda lastik ayakkabilariyla gorecegimi dusunuyordum. Yazin ortasinda sacma bir soguk, ve goller arasinda sikici bir guzellik de 5 sene Upstate New York bolgesinde kalmis bir kisi olarak beni hic cekmiyordu. </font><font size="0" face="Verdana" /></p>
<p><font size="0" face="Verdana"><font size="0" face="Verdana">Gelis oncesinde elime gecen her Amerikaliya Minneapolis hakkindaki fikirlerini sordum. Guzel bir enteresanlik ile, her konustugum insandan muspet gorusler aldim. Ailesi Mineapolis’te oturan bir han’fendi (Molly), sehir merkezinden yuruyerek yarim saat uzaktaki goller etrafindaki bisiklet/kosu/rollerblade yolundan bahsetti. Ortayasini yeni gecmis bir mimar (Peter) Amerika’daki en favori modern sanat muzesinin Minneapolis’in ortasindaki Walker Museum of Modern Art oldugunu anlatti. Prince’in helikopterden gorup &#8220;Nah surasini alicam&#8221; deyip aldigi fransiz satosu taklidi evini de mumkunse gorsem listeme aldim. Iste Minneapolis ofisinden calisan bir kil herif New York’tan sonra en cok tiyatro olan Amerikan sehri oldugunu soyledi. Yaraticiligi hayatini hapseden insanlardan olan arkadasim Dennis ise cesurca sadece bir kez – o da cok kisa olarak – gordugu Minneapolis’i Amerika’nin New York’tan sonraki en hip/moda sehri ilan etti.</font></font></p>
<p><font size="0" face="Verdana"><font size="0" face="Verdana">Butun bunlar benim zorunlu gidisimi degistiremediler tabii, ve New York’tan ucaga binip 3 saat batiya yol aldim. Firtina yuzunden 4 saat rotar oldu ve Minneapolis &#8211; St. Paul havalaninina indigimde saat sabah bir bucuk olmustu bile. Etrafta hic insan yoktu. Daha sonra bunun sehrin bir ozelligi oldugunu anladim. Ozellikle sehrin merkezi civarina olanin uc kati kadar daha insan sigar gibi gorunuyordu. </font></font></p>
<p><font size="0" face="Verdana"><font size="0" face="Verdana">Kisa bir not: Mineapolis ve hemen yanindaki St.Paul sehirleri zamanla genisleyip birlesmisler. Artik birisi denilince oteki de akla geliyor. Twin Cities (Ikiz Sehirler) olarak biliniyorlar. Minneapolis’in valisii da eski pankreasci Jesse &#8220;The Body&#8221; Ventura. Halk kendisine bayiliyor. Gecen aylarda Economist dergisinde de onla ilgili cok positif seyler yazan bir yazi cikti. Artik Jesse &#8220;The Body&#8221; Ventura yerine Jesse &#8220;The Mind&#8221; Ventura olarak anilmaya baslanmis. Yani vucut Ceki yerine zeka Ceki. Darisi bizim futbolcularin basina.</font></font></p>
<p><font size="0" face="Verdana"><font size="0" face="Verdana">Alisik olmadigim bir sekilde, 20 dakikalik bir taksi yolculugu sonunda otele vardim. Hilton bir zevksizlik abidesi olarak olmasi gerekenin uc kati susle doldurulmustu. Otelin servisinin kotulugu ise baska bir eglence idi. Kisa bir ornek vermek gerekirse, pantalonumu kemer takgacini tamire verdikten sonra guzel bir sekilde utulenmis ve &#8220;terzi eli degmistir&#8221; diye isaretlenmis sekilde alip, kopuk kemer takgacinin tamir olmadigini cok da sasirmayarak farkettim, ve resepsiyona hesap sormaya gittim. Resepsiyondaki – surekli anahtar kaybetmemden artik beni tanimis olan &#8211; adam birkac telefon gorusmesi yaptiktan sonra gulerek geldi, ozur diledi ve o anda terzi bolumunde calisan kadinin dikis dikmeyi bilmedigini soyledi. Cus dedim. Neyse ki bir gun sonra hallettiler.</font></font></p>
<p><font size="0" face="Verdana"><font size="0" face="Verdana">Northwest havayollarinin cok siki bir zamanlamayla benim Minneapolis’te oldugum haftalara getirdigi grev yuzunden bir haftasonu orda mahsur kaldim. Normal sartlar dahilinde her haftasonu New York’a ucacaktim. Allahtan New York tarafindan gelen ucaklarda yer vardi da Seha beni ziyarete geldi ve cok dinlendirici, ve eglenceli bir haftasonu gecirdik. Ilk aksam bir atraksiyon yoktu, sakin sakin sinamaya gittik. Cumartesi gunu Calhoun Golu’ne gittik. Hava inanilmaz sicakti. Futursuzca ustumu cikardim, ve gol etrafinda rollerblade yapmayi ogrendim. Iyi paten kayanlar &#8220;On your left!&#8221; (solundan) diyolardi ve hizla ruzgar cikararak solumdan geciyorlardi. Enteresan olarak bir Turk adam geldi bir ara ve biraz konustuk, bize fren yapmasi ogretti ve hadi iyi gunler deyip rollerblade’iyle yoluna devam etti. Millet – muhtemelen &#8211; buz gibi olan gole de girmiyor degildi. Arada yorulunca, gol kenarina oturuyoduk. Uzaktan da Minneapolis gokdelenleri sanki oyuncak gibi duruyolardi. </font></font></p>
<p><font size="0" face="Verdana"><font size="0" face="Verdana">Aksam sirket insanlariyla olmaya karar verdik. Once otelin altindaki olmasi gerekenden pahali ama guzel yemekli restoranda yemek yedik, sonra da en sik gitigimiz yer olan Quest’e (Prince in actigi ama sonra sattigi klup) gittik. Hip hop gecesi idi. Hip hop, rap gibi ama daha yavas bir muzik olup dinleyicilerinin cogunu zenciler olusturur. Turkiye’de de Power FM bol bol calar. Sahsen hic sevmem. Ama kapida cok siki kiyafet kontrolu vardi, dolayisiyla enteresan tipler yok degillerdi. Mesela bir zenci adam ciplak teninin ustune bej bir takim elbise giymisti (kruvaze) enteresan bir sekilde guzel bile olmustu. Amma velakin, hip hop da olsa cok guzel muzik caldi. Acayip dans vesaire ettik. Talat adli arkadasim alkol ve danstan terledi ve (ki kendisi Pakistan’a tatillerde gittigi zamanlarda dini tarikat toplantilarina katilan dindar bir kisidir) uzerindeki gomlegi once yavas yavas, sonra da sabirsizlikla hasirt diye cikartip ciplak dansetmeye devam etti. Daha sonra bir kere giymeye calisip, el-ayak motor kabiliyetleri noksanligindan takrar vazgecip, sonunda bir kenara firlatti.</font></font></p>
<p><font size="0" face="Verdana"><font size="0" face="Verdana">Oteki gun bir kere daha ayni gole rollerblade’e gittik. Bu sefer erken birakip uptown bolgesinde biraz dolastik. Hersey cok guzeldi. Bir iki katli binalar, guzel dukkanlar, kaldirim kafeleri falan vardi. Bir ara yanimizdan gecen iki 15-17 yaslarinda cocugun sanki Turkce konustuklari kanaatina vardim, ama sonra tiplerine bakip, &#8220;yok yok, olamaz&#8221; dedim, biraz sonra aynen Turk gibi bir arkadaslarina &#8220;sist, sist&#8221; diye seslendiler, Turklukten gelen ecnebi memlekette Turk gorme merakim daha da celbedildi. Bir sure takip ettik, en sonunda bir tanesinin &#8220;Olm yani nerdeyse ustune para verecekti&#8221; demesi uzerine suphelerimiz dogru cikti. Ama tam zenci homeboy gibi giyinmis iki cocugun Turk olmasi olasiligi nedense mumkun degil gibi gelmisti. Enteresan milletiz vesselam. Cancun’da da olsak, Minneapolis’te de olsak, nasil giyinirsek giyinelim, nasil konusursak konusalim bir sekilde Turkluk kaliyor hep. Cocuklarin muhtemelen abaza muhabbeti yapiyor olmalari da ayri bir hikaye, ki bunu irdelemek ayri bir yazi gerektirir.</font></font></p>
<p><font size="0" face="Verdana"><font size="0" face="Verdana">Arkadan heykel bahcesine ve modern sanat muzesine gittik. Heykelleri cok begenemedim, muzedeki gecici sergi de benim gibi sanatla ic ice sayilmayacak bir kisi icin cok anlasilmazdi. Bu kadar abstrakt sanati etrafimda bir aciklama olmadan takdir edemiyorum maalesef. Tam kalici sergi kismina geldik &#8211; ki cok guzeldi ilk gordugumuz seyler – maalesef muze kapandi ve bizi disari paketlediler. </font></font></p>
<p><font size="0" face="Verdana"><font size="0" face="Verdana">Bir aksam isten butun herkes Minnetonka golune gece yemekli tekne gezisine gittik. Bogazdaki geziler gibiydi. Teknemiz, buyukce bir kotra idi. Yemekler guzeldi, kendi muzigimizi caldik, icki ictik (sonra arabanin kenarindan kafamizi camdan cikarip kustuk – vurgulanmasi gereken detay: arabanin icine bir damla bile gelmedi), dans ettik. Golde gezi inanilmazdi. Etraf tamamen sessizdi, binlerce agaclikli ada arasindan yavas yavas ilerliyorduk. Bazilarinin uzerlerinde tek tuk evler ve minik isiklar vardi. Ruyada gitmek gibi birseydi. Ulkenin beyazlar gelmeden onceki hali boyle idi herhalde dedim kendi kendime. Cennet gibiydi. Canim motorlu kotra yerine ayni geziyi sessiz minik bir yelkenli veya kano ile daha az kisi ve daha yakin insanlarla yapmak isterdi. Cocukluktan kalma Teksas/Zagor hatiralarimla sanki minik adalarin ustundeki sik agacliklar arasindaki yerliler tarafindan izleniyormus hissine kapildim. Her an mel’un kirmizi ceketli Ingilizlerden kacmakta olan ucgen sapkali bir sakalli adam bekledim (ayaklarinda ise cizmenin icine sokulmus ustu bol bir pantolon olmasi lazim). </font></font></p>
<p><font size="0" face="Verdana"><font size="0" face="Verdana">Amerika’nin (ve &#8220;yuzde buyuk ihtimalle&#8221; dunyanin) en buyuk alisveris merkezi Mall of America anlatilmazsa da olur aslinda ama anlatalim. Hayvan gibi oldugunu soymeye gerek yok. Icinde lunapark bile vardi (roller coaster dahil). Lunaparkin etrafi dukkan dolu idi. Dort kosesinde ise Sears, Macy’s, Nordstrom ve Bloomingdale’s gibi devasa dukkanlar mevcuttu. Bir suru restoran vardi, hem de tipik mall restoranlari degil, daha guzel dukkanlar falan. Genel olarak da temiz ve karakterli bir mall denebilirdi, karakterli mall nasil olur diye de sorulabilir tabii. Mallda kiyafet ve ayakkabida vergi olmamasi da baska bir guzellikti. Ama sonuc olarak bir mall iste.</font></font></p>
<p><font size="0" face="Verdana"><font size="0" face="Verdana">Genel olarak Minneapolis’te bol bol uzun beyaz/gri sacli, at kuyruklu adam gordum. Sankim eski hipiler (ve ruhu hipiler) soguk sehir tercihlerini Minneapolis lehine kullanmislar gibi. Bir taksi soforune gore zenginligin bikac sebebi var: Missisippi nehrinin su tasimaciligi yapilan son yeriymis, dolayisiyla butun Mid West bolgesinin mallari burdan gecermis. Ayricana, endustri de oldugunu soyledi. Ne yaptigini hala anlamadigim ama elektronikle alakasi olmasi gereken Honeywell sirketi buraliymis. Herbiyerden cikan ve dusey yuzeylere yapisma problemi olan post-it’lerin ve kotu disketlerin ureticisi 3M‘de. 3M Minnesota Mining and Manufactiring demekmis.</font></font></p>
<p><font size="0" face="Verdana"><font size="0" face="Verdana">Biraz da suna bozulmaktayim: O kadar sabit fikirli olduk ki, ben buraya gelmeyi hic istemedim ilk baslarda. Kime soylesem de tuh muh yazik dedi. Bazilarinin da tek aklina gelen Mall of America’ydi zaten. Geldigimden beri de kime &#8220;valla cok guzel sehir&#8221; desem, tipik basarisizlik kabullenemeyen insanlar gibi kotu duruma dusunce kendini avutuyor muamelesine mazur kaldim. Anlattiklarimi dinlememekle kalmayip, bir de onayliyormus gibi, ama aslinda onemsemeden, kafa salliyorlardi… Sonra da cehaletleri ve dunyayla ilgisizlikleri yuzunden Amerikalilara catiyoruz. Belki de burda cok kalmaktan biz de oyle olduk. Neyse konu daha fazla dagilmadan devam edelim… </font></font></p>
<p><font size="0" face="Verdana"><font size="0" face="Verdana">Minneapolis’te butun Amerikan sehirleri gibi parasini verene inanilmaz guzel restoranlar vardi. Bizim paramizi da sirket verdigi icin dort haftada bunlarin hepsini denemis olduk. En enteresani, yedigim en guze Pad Thai’i yapan Tayland restorani oldu. Amerikali bir cift isletiyorlardi. Tayland gezilerinin donusunde acmaya karar vermisler. Insanlarin egzotik ulkelere gittikten sonra ugrasip didinip yasadiklari yerlere gezilerini tasiyip getirmeleri cok takdir ettigim bir davranis. Adana’da ilk Thai restorani ne zaman acilacak acaba?</font></font></p>
<p><font size="0" face="Verdana"><font size="0" face="Verdana">Bir aksam isten insalarla is tarafindan sponsor edilmis aktivite Minnesota Twins – Chicago White Sox beyzbol macina gittik. Adet yerini bulsin diye felaket tadli sosisli sandvic yeyip bira ictim. Tabiiki cok az tezahurat vardi. Gerci bu seyrettigimiz takimlarin ikisinin de herhangi bir iddiasi kalmamisti ama zaten henuz Amerika’ da seyrettigim hicbir spor karsilasmasinda (Cornell Buzhokeyi maclari haric – ki onlar da biraz fazla terbiyeli/cocukca tezahuratlarla gecmekte) adam gibi bir takim destekleme denemesine sahit olamadim. Sonuc olarak mac bitmeden cikip gittik zaten. Beyzbol standartlarin bile altinda sikiciklikta bir macmis, zira meraklisi arkadaslarimiz bile dayanamadilar. </font></font></p>
<p><font size="0" face="Verdana"><font size="0" face="Verdana">Bir diger aksam ise tiyatro mahallesindeki &#8220;Tony and Tina’s Wedding&#8221; adli oyuna gittik. Simdi oyunun olayi su: izleyiciler Tony ve Tina isimli damat ve gelinin Italyan usulu dugunlerine sanki davetliymis gibi gidiyorlar. En basta kilisede dugun, birkac konusma ve sarkilar var. Tabii bir adet sarhos fotografci, bir ader escinsel erkek video kameramani, bir adet dugunden hosnut olmayan eski erkek arkadas, bir adet ickici rahip, bir adet de esrarkes rahibe mevcut. Damatin babasi ayni zamanda mafya babasi (hafifmesrep kiz arkadasi da var), gelinin annesi sonradan gorme, gelinin erkek kardesi escinsel (sonradan ayni cinsten esini de – video kameramani – buluyor), vesaire vesaire. Mesela kiskanc erkek arkadas yanimizda oturuyodu, daha dogrusu yanimizda oturan deri ceketli izbandut gibi herif birden ayaga kalkip, &#8220;Ben bu ise karsiyim falan filan&#8221; dedi ve mafya babasi (oglan babasi) gorillerini yollayip attirdi. Kilise toreninin arkasindan da asagi kattaki yemek ve dans kismina gecildi. Sonucta sacma sapan ve komik olmayan bir oyun. Ustelik gercek bir dugun gibi zorla dansa kaldirma, tek tip yemek, ucuz sampanya, binbir cesit cirkin muzik bile mevcut. Tek eksik dugun oncesi araba ile gezip korna calmak. Dugunlerden hoslanmayan bir kisi olarak hic eglenmemekle kalmayip bir de sikintidan patladim. </font></font></p>
<p><font size="0" face="Verdana"><font size="0" face="Verdana">Mineapolis gece hayatiyla ilgili bir baska enterasan not ise, pazartesi aksami gibi normal sartlar altinda sakin gecmesi gereken bir aksam ciktigimiz zaman, trance turu muzik calan gece klubunin dolu olmasiydi. Artik New York’ta boyle seyler gormeye alistik ama Minneapolis gibi sessiz ve sakin bir sehirde beklemiyordum. Sanirim bu da genel bir Amerikan hayat tarzi. Simdiye kadar Amerika’da gittigim sehirler genelde oyle veya boyle turistik sehirler olduklari icin daha once bu isin farkina varamamistim.</font></font></p>
<p><font size="0" face="Verdana"><font size="0" face="Verdana">Etrafinda rollerblade yaptigimiz gol Adana Baraj Golune benziyordu. Ayni sukunet, ayni gol buyuklugu ve etrafinda alcak, hafif ormanlik alanlar. Hatta Cukurova Universitesi lojmanlarina benzeyen bir site bile vardi. Tek farki, araba ile yanimizdan 200’le gecmediler, ve Turkiye’de asla goremeyecegimiz manzaralar gorduk. Goremeyecegimiz manzaradan kastim su, golun bir kosesinde yaslari 50 ila 80 arasinda degisen bir grup insan ellerinde torbalar ve filmlerde (ozellikle eski Laurel Hardy filmlerinde) gordugumuz ucu civili soplalar ile gol etrafindaki copleri topluyorlardi. Birincisi zaten Turkiye’de bu tur manzara gormek biraz zor. Gonullu olarak etraf temizleme gelenegi yok. Ikincisi ise bu yasta insanlarin cocuklarina ve torunlarina, hatta torunlarinin torunlarina temiz bir dunya birakmak icin yorulma usenme bilmeden ugrasmalari. Bizdeki &#8220;benden gecti, artik gencler yapsin&#8221; veya &#8220;bana ne, ben gorecek miyim?&#8221; kafasi burada yok. Ileride Turkiye’ye donersem, getirmeye calisacagim ilk seylerden birisi olacak bu. </font></font></p>
<p><font size="0" face="Verdana"><font size="0" face="Verdana">Bu geziyi bu kadar guzel yapanlara tesekkurlerim sonsuz, kisaca soyle: Talat arkadasim, sarhoslugun da etkisiyle kendinden gecip bize yasattigi yukarda anlatilan vaka-i gomlekkiye icin; Deloitte and Touche Consulting Group (yeni adiyla Deloitte Consulting), beni Minneapolis’e gitmeye zorladigi icin, yoksa hayatta gelmezdim herhalde; Northwest Airlines pilotlari, grev yapacak tam zamani bulup beni bir haftasonu mahsur edip, Minneapolis’i gormemi sagladiklari icin; Molly, verdigi guzel tavsiyeler ve en onemlisi Sun Country Airlines icin; Sun Country Airlines, herseye ragmen Mineapolis-NY biletleri oldugu icin; annem, bana bu yazilari yazmam icin destek ve durtu oldugu icin….</font></font></p>
<p><font size="0" face="Verdana"><font size="0" face="Verdana">Teesuflerim ise su zatlara: Sayin Seha Ismen, beni beklemeden rollerbladeleriyle basip gittigi icin (birkac kere); rollerblade kiralayicisi sisman, uzun at kuyruklu, ciklet cigneyen amca, acayip acayip bakip beni kredi kartimi verdigim icin hafiften paranoyak yaptigi icin; medenniyet dedigimiz tek disi kalmis canavar, o guzelim ulkeyi isik, motor gibi seyleri getirip bozdugu icin; makus talihimiz, tek disi kalmis canavara olan bagliligimiz yuzunden isik, sicak su ve motorsuz yapamadigimiz icin; Northwest Airlines ve Uniglobe Travel,biletlerimi almaya calisirken muhtesem kotu musteri hizmetleri sayesinde beni delirtmeye yakin ettikleri icin…</font></font></p>
<p><font size="0" face="Verdana"><font size="0" face="Verdana">New York</font> </font></p>

	<h4>İlgili Yazılar / Related posts</h4>
	<ul class="st-related-posts">
	<li>Bu alakasız bir yazı / No related posts</li>
	</ul>

]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://sarapci.com/1998/11/13/buzdan-sehir-minneapolis/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Günah Şehri New Orleans</title>
		<link>http://sarapci.com/1996/05/03/gunah-sehri-new-orleans</link>
		<comments>http://sarapci.com/1996/05/03/gunah-sehri-new-orleans#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 03 May 1996 16:05:07 +0000</pubDate>
		<dc:creator>sarapci</dc:creator>
				<category><![CDATA[A.B.D]]></category>
		<category><![CDATA[Amerika]]></category>
		<category><![CDATA[GEZİLER]]></category>
		<category><![CDATA[Karnaval]]></category>
		<category><![CDATA[New Orleans]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.aterboard.net/blog/?p=6</guid>
		<description><![CDATA[Biz 2 hafta geç kaldığımız için etrafta kostümlü kimse yoktu.  Bizim şahit olduğumuz eğlence daha çok teşhircilik ve röngencilik üzerine idi: Bourbon Street'in barlarının balkonlarına çıkan insanlar ellerinde boncuk kolyelerle yoldan geçen karşı cinsten insanlarla tezahürat eşliğinde pazarlık yapıyorlar.  Pazarlık sonucunda kolyenin güzelliğine orantılı güzellikte bir vücut parçası halka teşhir ediliyor.  Haliyle insan yolda aval aval yürürken hiç beklemediği anlarda, hiç beklemediği güzelliklerle karşılaşabilmekte. ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div class="tweetmeme_button" style="float: right; margin-left: 10px;">
			<a href="http://api.tweetmeme.com/share?url=http%3A%2F%2Fsarapci.com%2F1996%2F05%2F03%2Fgunah-sehri-new-orleans"><br />
				<img src="http://api.tweetmeme.com/imagebutton.gif?url=http%3A%2F%2Fsarapci.com%2F1996%2F05%2F03%2Fgunah-sehri-new-orleans&amp;style=normal" height="61" width="50" /><br />
			</a>
		</div>
<p>Spring Break sırasında 9 gün için ABD&#8217;nin en enteresan şehri New Orleans&#8217;a araba ile gitme fikri ilk başta zor geldi.  Sonuçta haritaya defalarca baktık, Georgia&#8217;lı vatandaşlara fikirlerini sorduk, 24 saat yolu kafada tarttık, düşündük, taşındık, kaşındık ve bir gece Amerika&#8217;nın tam ortasında kalmak şartıyla yola çıkmaya karar verdik.</p>
<p>İlk gün insanların aksanları anlaşılmaz oluncaya kadar ilerleme konusunda prensip kararına vardık.  Sonunda Knoxville, Tennessee&#8217;de benzinci adamla anlaşmak normalin üç katı zaman alınca kuzeyden yeteri kadar uzaklaşmış olduğumuzu anladık ve iki tane yatağı olan en ucuz konaklama yerini aramaya başladık.  Scottish Inn ve Budget Inn çekişmesini gecesi adam bası 15 dolar, MTV ve telefonla Scottish Inn kazandı.  Resepsiyondaki Hintli amcanın Müneccim Efendi&#8217;nin evinde kahvaltı etmiş gibi &#8220;New York&#8217;tan geliyoruz&#8221; deyince &#8220;Cornell&#8217;e mi gidiyorsunuz?&#8221; diye sorması gecenin notları arasındadır.</p>
<p>Mississippi eyalet sınırına varıncaya kadar beklediğimizin aksine etrafta tek değişen ağaçların cinsleri oldu.  Filmlerdeki bol tozlu kasabalar da Mississippi&#8217;ye kadar görünmediler.  Tabii başka bir fark da güneyin lakayıt polislerinde idi.  Pennsilvanya&#8217;dan çıkıncaya kadar bütün arabalar en fazla 60 mille giderken, Virginia&#8217;dan sonra (canım vatanimdaki gibi) hız sürücünün altındaki araba sınırlamaya basladı.</p>
<p>Lakayıt polisler gibi hesaplamayı düşünemediğimiz saat farkının da sayesinde New Orleans&#8217;a beklediğimizden çok önce vardık.  Sonsuz bir köprü üzerinde 10 dakika kadar araba kullandıktan sonra şehre tahminimize göre arka kapıdan girdik!</p>
<p align="center"><img src="images/neworleans_bourbon.jpg" alt="Bourbon Street" align="absmiddle" /></p>
<p align="center"><em>Burasi Ön Kapidan Giris</em></p>
<p>Etrafın döküntülüğü ve pisliği çocukluğumuzun Miami Vice dizisinde uyuşturucu şebekesinin üretimhanesini aramak için gittikleri mahalleleri andırıyordu.  Etrafta görülen tek beyaz kişi yanımdaki koltukta oturan Sinan&#8217;dı.  İçi kırılmış bir meşrubat şişesi kasasından potayla basketbol oynayan bir dudağı yerde bir dudağı gökte zencilerin de yanından geçip bir köşeyi döndükten sonra durum aniden değişti.  Evler zenginleşti, arabalar daha bir parlak oldular.  Sonunda Tulane Universitesi&#8217;ni şehrin göbeğinde bulduk.</p>
<p>Aslında bizim bildiğimiz, gördüğümüz üniversitelerden çok bir yaz kampı veya tatil köyü havası hakimdi.  Ithaca&#8217;da kar yağarken Tulane öğrencileri mayolarını giymiş çimlerin üstünde güneşleniyorlardı.  Yurtlar binayı çevreleyen balkona açılan oda kapıları ile Şile&#8217;deki motellere benziyor, insanlar kapılarının önlerindeki hamaklarında uyukluyorlardı.</p>
<p>Barış&#8217;ı beklerken okulu gezmeye başladık campus store&#8217;da dolanırken birden dışarıdan gelen caz sesi yüzünden çalışanlar kapıları kapatmak zorunda kaldılar.  Biz tabii türklüğümüzden gelen merakla hemen müziğe doğru ilerledik.  Müziğin geldiği yerde 20-25 tane gangster kıyafetli adam, yanlarında 30&#8242;larda geçen filmlerdeki hafifmeşrep siyah dantelli kıyafetli kız arkadaşları, arkalarında üc zenci müzisyen ile (davul, trombon, ve trompet) sarhoş adımlarla dans ederekten çimlere çıktılar.  Tabii biz de arkalarından seğirttik.  Bu arada bizi bulan hiperaktif arkadaşım ve evsahibimiz Barış üstümüze atlayıp çeşitli primitif sevgi gösterileri yaptıysa da kendisi ile ilgilenmeyip gansterlerin peşinden gittik.</p>
<p>Sonradan öğrendiğimize göre gördüklerimiz SAE fraternity&#8217;sinin bir gösterisi imiş.  Al Capone&#8217;un SAE üyesi bir adamının patronunun emrini dinlemeyerek SAE kardeşlerinden birisini öldürmediğinden dolayı kendi kellesinin gitmesini kutluyorlarmış.  Helal vallahi.</p>
<p align="center"><img src="images/neworleans_motel.jpg" alt="Bates Motel" align="absmiddle" /></p>
<p align="center"><em>Bizim Motelin Benzeri<br />
Neyse Ki Duslar Guvenli Idi</em>
</p>
<p align="left">İnsanın kaslarını Levent Kirca&#8217;nin suratı gibi yapan müziği geride bırakarak Barış ile birlikte arabaya atlayıp kalacak yer aramaya basladık.  Son dakikada gelmeye karar verediğimizden rezervasyon yapmamıştık.</p>
<p>İlk önce gittiğimiz youth hostel&#8217;dan hemen vazgeçtik çünkü kapıdaki adam arabamızın içinde görünürde birşey bırakmazsak camının kırılmayacağını söyledikten sonra bizi içinde bizden baska 6 kişi (yas ortalaması 30, kilo ortalaması 95) olan bir odaya götürdü.  Biz de 10 dolar daha verip en azından gece boğazlanma korkusu olmadan uyumaya karar verdik.  Sonuç olarak Rose Inn denen uzakdoğulu bir ailenin evleri gibi yönettiği minik bir motelde kalmaya karar verdik.  Motelde akşam 12&#8242;den sonra ana kapı güvenlik amacıyla kilitleniyordu &#8211; motel sahipleri 5 gece boyunca yataklarından kalkıp uykulu uykulu bize kapıyı açmak zorunda kaldılar.</p>
<p align="center"><img src="images/neworleans_french.jpg" alt="French Quarter" align="absmiddle" /></p>
<p align="center"><em>New Orleans&#8217;in Meshur Balkonlarindan Birisi<br />
Digerleri Icin Flickr&#8217;a Bakiniz</em>
</p>
<p align="left">Tabii eşyalarımızı bırakır bırakmaz New Orleans gece hayatını görmek üzere French Quarter denen mahalleye gittik.  Aceleci gezgin olmanın avantajı: otelden hemencecik çıkmamız sayesinde (en azından ilk gece) kafalarımızda böceklerin yürüdüğünden bihaber mışıl mışıl uyuyabildik!</p>
<p>French Quarter 1700&#8242;lerde kurulan ve 1803&#8242;te Napolyon tarafından amerikalılara satılan eski bir fransız sömürgesi olup hala fransızlığını az da olsa koruyan New Orleans&#8217;ın kartpostallardaki kısmı.  Fransız muhibi arkadaşım Barış&#8217;ın buraya gelmesinin bir sebebi de bu olabilir diye düşüyorum!</p>
<p>French Quarter&#8217;da binalar iki katlı.  İkinci katlarda ince ince işlenmis trabzanlarıyla çok hoş balkonlar var.  Renkler ise genelde uçuk pembe, koyu turuncu gibi güneyi çağrıştıran renkler.  French Quarter&#8217;ın ana caddesi olan Bourbon Street Amerika&#8217;nin her tarafından gelen içki meraklısı amerikalı turistler için yaratılmış.  Bütün sokak ışıklı tabelalarıyla dikkat çeken gece klüpleri, kapılarından insani içeri çekmeye çalişan bıyıklı meksikalı kılıklı adamları (bkz. From Dusk Till Dawn) olan striptiz barları ve her tür eğilime hitap eden seks shopları ile dolu.  Sokaklarda caz çalıp para toplayan zenciler de eksik değil.  Bazen bir dilenci gelip &#8220;Size şarkı söyleyeyim para verin&#8221; dedikten sonra cevabı beklemeden söylemeye başlıyor, bazen de &#8220;Esrar ister misiniz?&#8221; diye üstümüze atlıyorlar.  Aklımıza bir akşam İstiklal Caddesi&#8217;nde bize musallat olan &#8220;Eğlence ortamı lazım mı abi?&#8221; adamı geliyor.  O kadar zaman oldu hala o eğlence ortamının ne demek olduğunu anlamadım.</p>
<p>Bahsetmeden geçemeyeceğim Preservation Hall denen bir &#8220;yer&#8221; var.  Yer dedim çünkü bar değil içki yok, konser salonu değil oturacak yer yok.  İçeriye sadece 30 kadar kişi girebiliyor ve yerlerdeki minderlerde yer kaldıysa oralara oturuluyor.  Genelde yaşlı (ama içlerinde gençler de var) cazcılar adam başı 3 dolar gibi çok ucuz bir fiyata her biri 30 dakika kadar süren konserler veriyorlar.  Insanlar genelde ilk konseri ayakta, ikincisini ise öndekiler kalkınca minderlerde yer kapışarak dinliyorlar.  Sanırım New Orleans&#8217;da gittiğimiz en ilginç yer.</p>
<p align="center"><img src="images/neworleans_preservationhall.jpg" alt="Preservation Hall" align="absmiddle" /></p>
<p align="center"><em>Konserve Holu Cazbandinin Genc Delikanlilari<br />
Buena Vista&#8217;nın Caz Versiyonu da Diyebiliriz</em>
</p>
<p align="left">Yer yer New Oreans&#8217;in yerli müziği olan Cajun (Keycın) veya Zydeco çalan barlar da var.  Çok neşeli bir müzik, genelde Fransızca söyleniyor.  Gene sokaklarda kadınların nehirde çamasır yıkamakta kullandıkları tırtırlı demir çitileme parçasını bir tahta çubukla tırırık tıktık (tıktık hızlı okunacak) diye çalıp, tap dance yapan zenci çocuklar da yok değil.</p>
<p>Biz Mart ortasında New Orleans&#8217;da olduğumuzdan, birkaç hafta önceki meşhur Mardi Gras&#8217;nin (Mardigra) eğlenceleri devam etmekteydi.  Mardi Gras aslında birçok festival/karnavalın yapıldığı katolik oruç süresinin başlangıç günü.  İyi bilinenleri Rio, Venedik ve New Orleans karnavalları.  Bir nevi ramazan öncesi bayram gibi düşünebiliriz.  New Orleans&#8217;daki ABD&#8217;nin en meşhuru olduğu için her sene azmak isteyen amerikalıların akınına uğruyor.  300 senelik bir gelenek ama zamanla şekli biraz değişmiş.  Buradaki kullanılan ana mekan da French Quarter&#8217;daki Bourbon Street.</p>
<p>Biz 2 hafta geç kaldığımız için etrafta kostümlü kimse yoktu.  Bizim şahit olduğumuz eğlence daha çok teşhircilik ve röngencilik üzerine idi: Bourbon Street&#8217;in barlarının balkonlarına çıkan insanlar ellerinde boncuk kolyelerle yoldan geçen karşı cinsten insanlarla tezahürat eşliğinde pazarlık yapıyorlar.  Pazarlık sonucunda kolyenin güzelliğine orantılı güzellikte bir vücut parçası halka teşhir ediliyor.  Haliyle insan yolda aval aval yürürken hiç beklemediği anlarda, hiç beklemediği güzelliklerle karşılaşabilmekte.</p>
<p>New Orleans&#8217;a gelince tabii ki Missisippi&#8217;yi de görmek istedik. Kafamızdaki Huckleberry Finn ve Tom Sawyer dizilerindeki nehre pek benzemiyordu.  Yüzen yandan çarklılar vardı ama suyun rengi Haliç&#8217;ten biraz daha koyu bir kahverengiydi, kıvamına, kokusuna veya tadına ise bakmak istemedim.</p>
<p>Hayal kırıklığımız sonrasında bari bir New Orleans yemeği yiyelim deyip bulduğumuz güzel görünüşlü bir restorana girdik.  Tavada timsahın tadı lastikimsi kalamar gibiydi.  Böylece Mister No&#8217;nun öldürdüğü timsahları neden yemediğini de anlamış olduk.  İçinde ne olduğunu bilmek istemediğim cambalaya pilavı ise güzeldi.  Saf ve bakir bir anadolu çocuğu görünümlü garsonumuz sağolsun çok yardımcı oldu.  Şef Piyer Usta&#8217;yı da buradan bir kere daha kutlamak isterim.  Blackened Chicken&#8217;ı bana perhizimi bozdurdu.</p>
<p>Yazımı bitirirken,</p>
<ul class="unIndentedList">
<li> Bizi sadece üzerinde doğum tarihi olmayan üniversite kimliklerimize bakarak içeri alan kapı gorillerine,</li>
<li> Barış&#8217;ın çok güzel müzik var diye bizi götürdüğü girişinde açikca &#8220;burası bir homoseksüel barıdır, ona gore&#8221; yazan ve icerde TV&#8217;lerde oynatılan homoseksüel porno filmlerinden rahatsız olmamamızı sağlayan Oz isimli barın sahiplerine (gerçekten de çok guzel müzik vardı),</li>
<li> Yolda bize laf atmak suretiyle gururumuzu okşayan sarhoş bayanlara,</li>
<li> Boncuklara ve kız arkadaşının güzelliğinden belli ki çok gurur duyan erkek arkadaşının ısrarlarına dayanamayıp vücudunu cömertçe sergileyen o Claudia Schiffer tipli hanımefendiye,</li>
<li> Yolda bizle beraber (beleş sirke baldan tatlıdır) Stand by Me&#8217;yi söyleyen zenci dilenci beye,</li>
<li> Alabama&#8217;nin tozlu bir kasabasında söylediklerini anlamayıp 4 defa tekrar ettirmemize (ve sonra sinirlerimiz bozulduğundan katılarak gülmemize) rağmen bize kızmayan garson abiye,</li>
<li> Ve en önemlisi bizi işini gücünü bırakıp gezdiren pek sevgili Barış &#8220;Cep Herkülü&#8221; Saner&#8217;e teşekkürü bir borç bilirim.</li>
</ul>
<p>Son olarak,</p>
<ul class="unIndentedList">
<li> Yolda bizi taciz eden dev kamyonların sürücülerine,</li>
<li> Taaa New York&#8217;tan gelmemize acımayıp park hatasından ceza yazan cezacı kadına,</li>
<li> Moteldeki bilimum haşarata ve haşerelere bizi yem eden motel sahiplerine,i</li>
<li> Etraftaki katil suratlı insanlara,</li>
<li> Kahvelerimizi getirmeyi defalarca unutan o garsona, gerekli küfürleri yerinde ve zamanında etmiş olduğumuzdan bir daha kendimi yormayı gereksiz buluyorum.</li>
</ul>

	<h4>İlgili Yazılar / Related posts</h4>
	<ul class="st-related-posts">
	<li><a href="http://sarapci.com/2004/11/04/rio-de-janeiro" title="Rio de Janeiro (November 4, 2004)">Rio de Janeiro</a> (1)</li>
	<li><a href="http://sarapci.com/2010/04/13/aliklar-birligi-a-confederacy-of-dunces-john-kennedy-toole" title="Alıklar Birliği (A Confederacy of Dunces), John Kennedy Toole (April 13, 2010)">Alıklar Birliği (A Confederacy of Dunces), John Kennedy Toole</a> (1)</li>
</ul>

]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://sarapci.com/1996/05/03/gunah-sehri-new-orleans/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

