<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>www.sarapci.com &#187; Bosna Hersek</title>
	<atom:link href="http://sarapci.com/category/geziler/avrupa/bosna-hersek/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://sarapci.com</link>
	<description>Geziler...Fikirler...Anılar...Kitaplar...</description>
	<lastBuildDate>Sat, 05 May 2012 14:58:27 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.3.2</generator>
		<item>
		<title>Mostar ve Muhtesem Koprusu</title>
		<link>http://sarapci.com/2007/01/26/mostar</link>
		<comments>http://sarapci.com/2007/01/26/mostar#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 25 Jan 2007 21:30:15 +0000</pubDate>
		<dc:creator>sarapci</dc:creator>
				<category><![CDATA[Avrupa]]></category>
		<category><![CDATA[Bosna Hersek]]></category>
		<category><![CDATA[GEZİLER]]></category>
		<category><![CDATA[Cami]]></category>
		<category><![CDATA[Köprü]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı Coğrafyası]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://sarapci.com/?p=66</guid>
		<description><![CDATA[Sırp sanatçı Ivan Jelisavçic enteresan bir soru sormuş: “Neden yıkılmış bir köprü resmi bize katledilmiş insanlardan daha çok acı veriyor? Belki de kendi ölümlülüğümüzü köprünün yıkılışında gördüğümüz için. İnsanların ölmesine şaşırmıyoruz, kendi hayatlarımızın biteceğine de eminiz. Ama bir medeniyet anıtının yok edilmesi farklı bir şey.”]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Saraybosna’dan Mostar’a iki saat süren kartpostal manzaralı bir yoldan gittik.  Mostara varınca meşhur köprünün altından akacak olan zümrüt rengi Naretva Nehri’nin vadisinde ince bir yoldan kıvrıla kıvrıla ilerlerken muhteşem manzaraya bakabilmek için yavaşladık.  Naretva bazı yerlerde Yüzüklerin Efendisi’ndeki dağların arasından kanoyla gittikleri acayip nehri andırıyordu.</p>
<p>Saraybosna’dan Mostar’a gelirken aynı zamanda Bosna’dan da Hersek’e geçiliyor.  Hersek’in havası ve bitki örtüsü Bosna’dan farklı.  Bazı günler, Bosna ve Hersek’i ayıran BiH tünelinden çıkınca aniden kara ikliminden akdeniz iklimine (unutamadığımız hayat bilgisi konularından akdeniz iklimi: yazlar kurak ve sıcak, kışlar ılık ve yağışlı) geçiliyormuş.  Bizim şansımıza uzun tünelden çıktığımızda hala yağmur yağıyordu.</p>
<p>Nehir o kadar güzeldi iki saatlik yolda iki kere resim çekmek için durduk.  Tabii bir kez de bir Bosna Hersek klasiği olarak kahve molası verdik ve durduğumuz lokantada şirin bir su değirmeni vasıtası ile çevrilen kuzuya ağzımız sulanarak baktıktan sonra yolumuza devam ettik.</p>
<p style="text-align: center"><img title="Naretva" src="http://sarapci.com/images/mostar_naretva.jpg" alt="Naretva" align="middle" /></p>
<p align="center"><em>Zumrut Naretva Nehri Kopruye Dogru Akarken</em></p>
<p>Mostar’a vardığımızda artık akşam olmak üzereydi.  Hemen şarapnellerle delik deşik olmuş metruk bir binanın yanındaki pansiyonumuza yerleştik ve eski şehre doğru yürüdük.</p>
<p>Köprüye yaklaşırken önce solda 1557’de Mimar Sinan’ın yaptığı Karagözbey (Karadjozbegova) Camiinin yanından geçtik.  Caminin avlusunda aynı şehirdeki eski evlerin arasında sıkışmış küçük parklardaki gibi mezar taşı koyacak yer kalmamıştı.  Daha sonra yolun arabalara kapalı olan kısmına vardık ve arnavut kaldırımı tertemiz beyaz taşlı sokaktan beyaz duvarların arasından beyaz çatılara bakaraktan devam ettik.  Bu bölgeye “Kuyumculuk” deniyor.</p>
<p style="text-align: center"><img title="Mostar Mezarlik" src="http://sarapci.com/images/mostar_mezarlik.jpg" alt="Mostar Mezarlik" /></p>
<p align="center"><em>Mostar’in Musluman Tarafinda Artik Mezar Koyacak Bosluk Kalmamis</em></p>
<p>Aygen “bu cami çok güzel” diye bizi kandırdı, ufak bir kapıdan geçirdi ve dallarından sükünet ve huzur akan ağaçlarla dolu bir avluya soktu: Koski Mehmet Paşa Camii.  Cami solumuzda kalacak şekilde şadırvanın yanından ilerledik ve köşeyi dönünce birden meşhur köprüyle göz göze geldik!</p>
<p style="text-align: center"><img title="Stari Most" src="http://sarapci.com/images/mostar_kopru.jpg" alt="Stari Most" /></p>
<p align="center"><em>Koprunun Altindan Nehir Akmasa Gercek Olduguna Inanmayacagim<br />
</em></p>
<p>Zümrüt yeşilinin üstünde gerdanlık gibi duran köprüyü görünce içimi Taj Mahal’ı gördüğümdeki gibi bir his kapladı.  Defalarca resmini gördüğüm bembeyaz şiirsel bir yapı önümde canlı duruyordu.  Etraf yaprak hışırtıları hariç sessizdi.  Zaman durmuş gibiydi.  Taj Mahal’de hafif sisin arasından görünen beyazlık manzarayı iyice masalsı yapmıştı ama Mostar Köprüsü’ne bakarken şaşkınlığım biraz daha kısa sürdü.  Az sonra farkettim ki durgun sandığım zümrüt yeşili su yer yer minik girdaplar oluşturarak yavaş yavaş akmakta.  Donmuş sandığım görüntü aslında canlı olan “Hersek’in taştan gülü” idi.</p>
<p>Köprünün göreni yerine mıhlayan büyülü etkisi geçince etrafa bakmaya başladım.  İki yandaki binalar da köprüyü yıkan Hırvat topçuları tarafından yerle bir edildiği için savaş sonrasında restore edilmiş.  Eski resimlerinde kararmış olan yerler şimdi kar beyazı olmuş.  Bu beyazlık restorasyon sonrasında eleştirilmiş – ama bence köprünün zerafetine yakışmış.</p>
<p>Köprü Mimar Sinan’ın öğrencilerinden Mimar Hayrettin tarafından 1566’da yapılmış.  Savaş sırasında Hırvat topçuları tarafından defalarca vurulmuş, zarar görmesin diye lastiklerle kaplanmasına rağmen hınçla ve nefretle tutulduğu top ateşine dayanamamış ve zümrüt rengi sularda kaybolmuş.  Savaş sonrasındaki restorasyon sırasında nehrin dibindeki taşları tek tek toplamışlar ve gerçekten müthiş bir uğraşla köprüyü yeniden yapmışlar.  Bu restorasyon ile ilgili güzel bir belgesel var.  Şansımıza biz Saraybosna’dayken NTV’de gösteriliyordu.</p>
<p>Bu köprüden suya atlamak çok eski ve önemli bir yerel spor.  Aşağıda bunu gösteren bir vidyo var:
</p>
<p style="text-align: center;"><object type="application/x-shockwave-flash" data="http://www.metacafe.com/fplayer/1841883/.swf" width="400" height="345" wmode="transparent"><param name="movie" value="http://www.metacafe.com/fplayer/1841883/.swf" /></object><br />
<em>Not: Çin, Kuzey Kore, Tayland gibi Youtube&#8217;u zırt pırt yasaklayan bir ülkeden bağlanıyorsanız göremeyebilirdiniz ondan Metacafe versiyonunu koydum!</em></p>
<p>Köprü ile ilgili bir belgesel için ise aşağıdaki vidyoyuizleyebilirsiniz.  Belgeselde köprünün eski hali çok güzel görünüyor.  Ayrıca yıkıldıktan sonraki durum ve 1997’de başlayan ve 7 yıl süren restorasyondan da görüntüler var:
</p>
<p style="text-align: center;"><object type="application/x-shockwave-flash" data="http://www.metacafe.com/fplayer/yt-BzhKH-VVF4A/.swf" width="400" height="345" wmode="transparent"><param name="movie" value="http://www.metacafe.com/fplayer/yt-BzhKH-VVF4A/.swf" /></object></p>
<p style="text-align: center;"><em>Not: Çin, Kuzey Kore, Tayland gibi Youtube&#8217;u zırt pırt yasaklayan bir ülkeden bağlanıyorsanız göremeyebilirdiniz ondan Metacafe versiyonunu koydum!</em></p>
<p>Ve son olarak köprünün yıkılışının yıkan Hırvat askerleri tarafından çekilen mide bulandırıcı görüntülerini aşağıya koymuştum ama vidyo Youtube&#8217;dan silindi, başka yerde de bulamadım.  Hakkında şunları yazmıştım:</p>
<p>&#8220;Uyarırım, üzücü görüntüler. Ayrıca birisinin oturup bunu yaptığından gurur duyarak kaydetmesi de ayrıca üzücü. Vidyoyu Youtube&#8217;dan izlerseniz  göreceğiniz yorumlarda bir taraftan “keşke bütün şehri yıksalardı” diyen hayvanları bir taraftan da “biz Hırvatların en büyük aptallığı bu köprüyü yıkmak oldu” diyenler de klasik bir Yugoslavya kafa karışıklığı.&#8221;</p>
<p>Yukarıdaki iki bölümlü belgeseli yapan Sırp sanatçı Ivan Jelisavçic enteresan bir soru sormuş: “Neden yıkılmış bir köprü resmi bize katledilmiş insanlardan daha çok acı veriyor?  Belki de kendi ölümlülüğümüzü köprünün yıkılışında gördüğümüz için.  İnsanların ölmesine şaşırmıyoruz, kendi hayatlarımızın biteceğine de eminiz.  Ama bir medeniyet anıtının yok edilmesi farklı bir şey.”</p>
<p>Bir taraftan düşüncelere dalmış durumda Koski Mehmet Paşa Camii’nden köprüye bakıyordum.  Sağ yamaçta restoranlar şemsiyelerin altına masaları dizmişler, ama ne masalar ne de tek tip şemsiyeler köprünün ahengini bozmuyordu.  Sol yamaç ise çok dik olduğundan boştu.  Sağ yamacı incelerken gözlerim ister istemez yeni yapılan dev katolik kilisesinin iğneye benzeyen çan kulesine gitti.  Kule cok soğuk görünümlüydü.  Köprünün çevreye uyumlu haliyle karşılaştırınca kendini fazla önemser bir yapaylıkta olduğunu düşündüm.  Gözlerimle kuleyi izleyince önce yandaki dağın yamacına, yamacı izleyerek de tepeye kondurulmuş kocaman haça baktım.Bu dev haç, köprüyü yıkan top atışlarının yapıldığı yere, köprüyü yıkanlara benzer fanatikler tarafından, üstelik de savaştan sonra katolikliklerinin sembolü olarak dikilmiş.  Ama bana sanki insanlara yıllarca yan yana yaşadıkları komşularını ve şehirlerinin sembolü köprüyü vurduklarını unutmasınlar diye dikilmiş gibi geliyor.</p>
<p>Piyasadaki tek Bosna kitabı olan Bradt Guide’ın yazarı Tim Clancy’ye göre şehirlere hakim olan tepelere haç dikmek bir Hırvat adeti değil.  İtalya’dan ithal bir “gelenek”.  Nedense bu geleneği almak Hırvatların aklına 93’teki savaştan sonra gelmiş.  Mostar’ın müslüman halkı tahrik amaçlı dikildiğini düşündükleri bu dev haçtan rahatsız oluyor ama bu haça her gün bakmaktan başka sansları da yok.</p>
<p style="text-align: center"><img title="Don't Forget 1993" src="http://sarapci.com/images/mostar_unutma.jpg" alt="Don't Forget 1993" /></p>
<p align="center"><em>Unutma Unutturma!</em></p>
<p>Ağırlığı tatilin ruh haline tezat oluşturan düşüncelerimizden sıyrılmaya çalışarak, caminin avlusunda biraz daha dolaşıp sessizliği dinledikten sonra köprüye doğru yürüdük.  Köprüye çıkmanın zevkini biraz daha geciktirmek için köprü manzaralı bir terasa kurulduk.  Köprüye ve altında aheste aheste akan suya bakarken birden hoparlörsüz harika bir ezan başladı.</p>
<p>Türk standartlarına göre milliyetçi bir insan değilim.   Ama Bosna’yı ve özellikle Mostar’ı görünce nedense Osmanlıcı, Türkçü damarım kabardı.  Kendimle çelişmeye başladım.  Ülkemde özümsediğim kültürün bir ucunun bu kadar uzaklarda yaşaması, o köprüyü tasarlayan ve yapan bilginin, görgünün, estetik anlayışının benim şehrimden geçerek buralara gelmesi içimi tuhaf bir gururla doldurdu.</p>
<p>Bir taraftan da zamanında vergisinden ve belki de başıboş kalmış valisinden bıktığı Osmanlıyı istemeyen Boşnakların acı savaşı sırasında uzaklarda kalmış olmak duygusu vardı.  Savaş haberleriyle yeteri kadar ilgilenememek, savaş sırasında en azından üniversitemde birşeyler yapmamış olmak beni üzdü.</p>
<p>Terastan kalkıp yürümeye devam ettik.  Köprüden yavaş yavaş geçtik, geçerken Koski Mehmet Paşa Camiine bu sefer köprüden baktık.  Ertesi sabah minareye çıkmaya karar verdik.</p>
<p>Şehrin batı tarafında bir restoranda basit bir yemek yedikten sonra yorgun ve hamile Seha’yı otele bıraktım ve geri döndüm.  Jenya’nın arkadaşı Mostar’da oturan bir İtalyan kızla buluştuk.  Yol üstünde güzel bir kitapçıya şöyle bir uğradıktan sonra kocaman bahçesi olan bir kafeye yerleştik.</p>
<p>Aygenle ikimiz Osmanlı geleneklerini yaşatmak amacıyla bir nargile söyledik ve yıldızlı gökyüzünün altında bahçedeki bir ağacın altında güzel bir müzik eşliğinde nargile tüttürerek sohbet ettik.  Ardından bir İtalyan kız daha geldi.  Meğersem italyanlar bu yaz Bosna hükümetine organik tarım konusunda danışmanlık yapan bir italyan firmasında çalışıyorlarmış.  Birisi italyanca öğretmeni diğeri ise daha üniversitede öğrenciymiş.  İtalyan hükümeti kendi bağışladığı yardım parası ile kendi danışmanını getirerek sağ cebinden geleni sol cebine koyuyordu.  Umarım arada Bosna’ya bir yararı oluyordur diye düşündüm.</p>
<p>Komünizm yıllarında bu topraklara fazla suni gübre atılmadığı için Bosna ve Hersek toprakları organik tarım için çok müsaitmiş.  Mostar’ın içinde bulunduğu vadi ise oldukçe geniş ve tarıma elverişliymiş zaten.</p>
<p>İtalyan kızlar hayatlarından çok memnunlardı.  Haftasonu film festivalinde film izlemeye Saraybosna’ya gidip gelmişler.  Onlar havadan sudan laflarlarken Aygen ile ben de şehrin bölünmüşlüğünü konuşmaya başladık.</p>
<p>Şehri öncelikle nehir kuzey-güney doğrultusunda ikiye bölüyor.  Köprüden batı tarafa geçtikten sonra da bir ana cadde (<em>Alekse Şantiça</em>) tekrar nehre paralel bir şekilde batı tarafı ikiye bölüyor.</p>
<p>Caddeye ismini veren şair aslında bu bölünmeden kendisi de nasibini almış.  Zamanında Emine isimli müslüman bir kıza aşık olmuş fakat hristiyan olduğu için kızı ona vermemişler.  Müslüman olmayı da kabul etmiş (bu tabii sünneti kabul etmiş demek de oluyor) ama kızın ailesi gene de izin vermemiş.  Bunun üzerine <em>sevdalinka </em>denen aşk şarkılarından en meşhurlarından birisini bu Emine isimli dilber için yazmış.</p>
<p>Ertesi gün şehirden çıkarken savaş sırasında sınır olan bu Şantiça Caddesi’nden arabayla geçtik ve iki taraftaki delik deşik Avusturya etkili binaların hala durduğunu gördük.  Şehrin Hırvat kısmına gitmedik, o yüzden oradaki daha önceden duyduğumuz gerginliği gözlerimizle göremedik.  Ama Hırvatistan’a yaklaştıkça etrafta bayrakları ve özellikle gözümüze sokulan dev haçları görmemek mümkün değildi.</p>
<p>Akşama geri dönecek olursak, Aygen ile muhabbetimiz bitince kafeden çıktık ve eski köprünün mimari denemesi için kullanılan daha eski ama ünsüz (<em>Kriva Çupriya</em>) köprüye söyle bir baktıktan sonra nehir kenarına indik.  Bu küçük köprü Türk mimar Seyvan Kethüda tarafından 1558 yılında yapılmış.  Gece ışıklandırılan asıl köprü ise su sesi haricindeki sessizlikte ve suda yansıyan ay dışındaki karanlıkta başka bir büyülüydü.</p>
<p style="text-align: center"><img title="Stari Most Night" src="http://sarapci.com/images/mostar_gecekopru.jpg" alt="Stari Most Night" /></p>
<p align="center"><em>Bu da Zifiri Karanliktaki Hali </em></p>
<p>İlginenler için köprünün doğu kısmına geçer geçmez sola dönünce hemen sağda bir mağara bar var, enteresan.  Mağaranın içerisine mumlarla aydınlatılan oldukça güzel bir bar yapmışlar.  Haftaiçi olmasına rağmen bayağı doluydu.</p>
<p>Ertesi sabah kalkınca ilk iş Karagözbey Camii’ne gittik.  Sinan’ın eserini hızlıca gezdikten sonra Osmanlı Evi’ni atladık ve Koski Mehmet Paşa Camii’ne vardık.  Aygen – muhtemelen restorasyondaki Türk katkılarından dolayı &#8211; Türklere beleş olduğunu söylemişti ama müezzin bizden gene de para istedi biraz söylendik ama sonra parayı verdik.</p>
<p>Gücünüz yeterse bu minareye çıkmanızı tavsiye ederim çünkü gerçekten harika bir manzara var ve şehrin oryantasyonunu çok daha iyi anlayabiliyorsunuz.  Aygen dizinden dolayı çıkmadı ama Seha. Jenya ve ben çıktıktan sonra inmek istemedik.</p>
<p style="text-align: center"><img title="Karagozbey Camii" src="http://sarapci.com/images/mostar_kopruden.jpg" alt="Karagozbey Camii" /></p>
<p align="center"><em>Kopruden Karagozbey Camii</em></p>
<p>Daha sonra yanımda adam gibi bir bayrak getirmeyi unuttuğum için hediyelik bir adet sarı bir adet de kırmızı tişört aldım ve böylece söz verdiğim üzere Mostar Köprüsü’ne sarı kırmızı bayrağı asmayı da ihmal etmemiş oldum!</p>
<p style="text-align: center"><img title="16. Sampiyonluk" src="http://sarapci.com/images/mostar_gsbayrak.jpg" alt="16. Sampiyonluk" /></p>
<p align="center"><em>Temsili Bayrak Koprude 16. Sampiyonlugu Kutlarken</em></p>
<p>Daha sonra köprüyü biraz daha izledik ve içimize sindiremeden Hırvatistan’a doğru yola çıktık.</p>
<p><strong>Tekke (Blagaj)</strong><br />
Yolda Bradt kitabının kapağını kaplayacak kadar güzel olan tekkeyi görmek için az da olsa yolumuzu değiştirdik.  Burası Bosna Hersek’in birçok nehrinden birinin (<em>Buna</em>) pınarına kurulmuş şirin bir tekke.  Türkçe kaynaklarda Sarı Saltuk veya Blagay tekkesi olarak geçiyor.  Meşhur Sarı Saltuk burada şeyhlik yapmış deniyor &#8211; ama o zamanın şartlarında nasıl bu kadar çok yerde birden bulunabilmiş anlaması zor.</p>
<p style="text-align: center"><img title="Tekke" src="http://sarapci.com/images/mostar_tekke.jpg" alt="Tekke" /></p>
<p align="center"><em>Zikir Ayinleri Yapmak Icin Oldukca Musait </em></p>
<p>Kitapdan okuduğum kadarıyla Osmanlılar bölgeyi ele geçirir geçirmez Sultan sükunetine hayran kaldığı bu noktaya bir tekke kurulmasını emretmiş.  200 metrelik bir uçurumun altından zümrüt renkli su kaynıyor.  Evin avlusundaki merdivenlerden suyun yanına kadar inebiliyorsunuz.</p>
<p>Ev şirin ama bizim için müthiş enteresan olduğunu da söyleyemeyeceğim.  Evde sürekli olarak tasavvuf musikisi çalıyor ve aşağıda Adnan Hoca’nın kitapları satılıyor.  Ayrıca neredeyse bütün hediyelik eşyalar Türkiye’den gelme.</p>
<p><strong><br />
Poçiteli (Pocitelj)</strong><br />
Tekke’den Hırvatistan’a doğru devam edince yolun üstünde kaçırılmaması gereken muhteşem Poçiteli köyü var.  Girişteki tepede yer alan kaleden nehrin iki yönü de çok güzel görüldüğü için savaşlarda yolları gözetleme amacıyla kurulmuş küçücük bir köy.  Maalesef bizim kaleye tırmanacak vaktimiz yoktu ama sokaklarında biraz gezinebildik. Hemen köyün girişinde çok şık bir de saat kulesi var.</p>
<p style="text-align: center"><img src="http://sarapci.com/images/mostar_pocitelimerdiven.jpg" alt="" /></p>
<p align="center"><em>Meyva Satan Teyze ve Torunu</em></p>
<p>Arabayı yolun yakınındaki meydana parkettik ve yukarı doğru yürüdük.  Park yerinin yanındaki şemsiyeler olmasa köy 1500’lerden beri fazla değişmemiş.  Bir Osmanlı köyü neye benzerdi görmek isterseniz burada bir on-onbeş dakika durmak kafi.  Taş sokaklı yokuşlu yollarında yürürken tarihi bir değer nasıl korunur görebilirsiniz ve Osmanlının merkezi olmasına rağmen Anadolu’da böyle yer kalmadığı için hayıflanırsınız.  Acıktıysanız köylülerden köyün etrafında yetiştirilmiş taze veya kuru incir, kayısı ve eriklerden alabilirsiniz.</p>
<p>Köy savaş sırasında çok zarar görmüş ama UNESCO dünya mirası kapsamında olduğu için sonrasında oldukça iyi restore edilmiş.  Köydeki küçük camide Bosna Hersek’teki diğer camilerdeki gibi Türkiye’den yollanmış Diyanet Kuran’ı vardı.  Güleryüzlü imamla sohbet etmek istedim ama maalesef hiç ortak lisanımız çıkmadı.  Aklıma zamanında anneannemin hastanede tanıştığı bir iranlıya yaptığı gibi karşılıklı dua okuyarak &#8220;muhabbet&#8221; etmek geldi ama vazgeçtim.</p>
<p style="text-align: center"><img title="Pociteli" src="http://sarapci.com/images/mostar_pociteli.jpg" alt="Pociteli" /></p>
<p align="center"><em>Gozetleme Kulesini Gozetlerken</em></p>
<p>Dalmaçya kıyılarındaki öğle yemeğimize daha fazla gecikmemek için tekrar yola koyulmak zorunda kaldık.  Kısa bir süre sonra Hırvatistana geçtik, oradan sahil yolunu takip ederek birkaç dakikalığına tekrar Bosna Hersek’e uğradık ve ülkenin tek limanında durmadan bir kez daha Hırvatistan’a girdik.  Aygen’in diplomat plakalı arabasının sayesinde bütün pasaport kontrolleri oldukça rahattı.</p>
<p>Aklım Mostar Köprüsü’nde kalmış olarak Dalmaçya kıyılarındaki minik adaların arasını kaplayan lacivert denizin yansıttığı güneşi ve yeşil adaların sağından solundan çıkıp duran beyaz yelkenleri izlemeye başladım.</p>
<p>İstanbul</p>
<p><img id="smallDivTip" style="border: 1px solid blue; z-index: 90; opacity: 1; position: absolute; left: 377px; top: 1988px;" src="chrome://dictionarytip/skin/book.png" alt="" /></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://sarapci.com/2007/01/26/mostar/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>9</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Osmanlı Şehri Saraybosna</title>
		<link>http://sarapci.com/2006/09/25/osmanli-sehri-saraybosna</link>
		<comments>http://sarapci.com/2006/09/25/osmanli-sehri-saraybosna#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 25 Sep 2006 20:17:52 +0000</pubDate>
		<dc:creator>sarapci</dc:creator>
				<category><![CDATA[Avrupa]]></category>
		<category><![CDATA[Bosna Hersek]]></category>
		<category><![CDATA[GEZİLER]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı Coğrafyası]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://sarapci.com/?p=61</guid>
		<description><![CDATA[Avusturya – Macaristan Veliahtı ve Arşidükü Franz Ferdinand (ki ismi günümüzde güzel bir rok grubunda yaşamaktadır) ve hamile karısı 19 yaşındaki sırp milliyetçisi öğrenci Gavrilo Princip tarafından tam burada vurulmuş. İnsanın tarih derslerinde defalarca okuduğu o “bardağı taşıran son damla” süikastının olduğu yerin yanından koşarak geçmesi enteresan bir duygu.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Aygen kaç senedir davet ediyordu ama bir türlü gitmeyi becerememiştik.  Ama bu sefer yaz tatilimize kısa bir Bosna ve Hırvatistan seyahati sıkıştırmayı becerdik.  Aslında üşenecek birşey de yoktu, uçakla 1.5 saat kadar yol, lacivert pasaportlara vize istemiyorlar.  Hatta pasaport kontrolünde anneannemin konken arkadaşlarınının 15 sene önceki halini andıran oldukça şık bir teyze Türkçe-Boşnakça tercümanlık bile yapıyor!</p>
<p>Uçak Saraybosna’ya doğru alçalırken şehrin konumunu seneler önce gittiğim Erzurum’a benzettim (bkz. <a title="Dizler ve Omuzlar" href="http://sarapci.com/?p=36">Dizler ve Omuzlar</a> yazısı).  Kışın karlarla kaplanan hayal meyal hatırladığım 1984 kış olimpiyatlarının yapıldığı dağların arasındaki vadiye sıkışmış 450.000 kişilik bir şehir.</p>
<p>Tam ortasından dere kadar suyunu doğu-batı istikametinde akıtan Milijacka Nehri geçiyor. Şehrin doğusunda osmanlıdan kalan tek katlı alaturka kiremit çatılı şirin evlerin ve karışık sokakların olduğu mahalle var.  Batıya doğru ilerledikçe kronolojik gelişmeyi görebiliyorsunuz: Osmanlı mahallesinden sonra yeni restore edilmiş Avusturya mimarisi binalar sıra sıra diziliyor, daha sonra da beton rengi apartmanlar ve 30 metre genişliğinde caddelerle komünist mimari insanı eziyor.  Geniş caddelerin bittiği yer de havaalanı zaten.  Havaalanına yaklaştıkça bina duvarlarındaki kurşun izleri artıyor.</p>
<p>Yemyeşil dağlarda sanki yamaçtan düşecekçesine duran tek tük tek veya iki katlı dik çatılı evler ve bu evlerden müteşekkil küçük mahalleler var.  Şehrin nehre dik olan sokaklarından bakınca birden bire karşınıza bu yeşil dik yamaçlar çıkıyor ve oralardan kuşatma sırasında Sırpların keskin nişancıları ile (<em>sniper</em>) insanları bilgisayar oyunu oynarcasına vurduğunu düşününce kanınız donuyor.</p>
<p>Zaten Saraybosna ve Mostar’da geçirdiğim zaman boyunca mutluluk ve üzüntü, sürpriz ve nostalji, sevinç ve sinir birbirine karıştı.   Şayet Nihat Genç olsaydım bu iki şehirde geçirdiğim günleri yazarken akan gözyaşlarımdan bilgisayarım bozulurdu.</p>
<p>Ama havaalanına indiğimizde böyle duygu sellerine kapılacağımızı bilemiyorduk.  Aygen sağolsun işten 3 gün izin almış, bizi havaalanında kapının tam önüne parketmiş şekilde (lükse bakınız!) karşıladı.  Oldukça küçük bir havaalanı ve şehre 15 dakika uzaklıkta.  Ama havaaalanının önemine daha sonra döneceğiz.</p>
<p>Hemen şehre gittik ve balkanların en önemli film festivali olan ve her sene Bono’nun da muhakkak uğradığı Saraybosna (Sarajevo) film festivalinin kalabalığında park yeri aradık.</p>
<p><strong>Tarık Hoçiç</strong><br />
Park eder etmez Tarık Hoçiç’in biz Galatasaraylılar için meşhur köftecisine gittik.  Çarşıya denen Osmanlı mahallesinin hemen girişinde 4-5 masalı küçük ama çok özenli bir dükkanla karşılaştık.  Mönüde Seha yüzünden bir daha yiyemediğim ve tadı damağımda kalan inegöl köfteye benzer bir köfte (çevapi), büyük bir hamburger köftesine benzeyen et ve tavuk vardı.  Yanında boşnak stili hafif sulandırılmış yoğurt yedik (yoksa içtik mi demeli?) ve Bosna’nın en önemli ihraç ürünlerinden soda ile tamamladık.</p>
<div style="text-align: center"><img title="Hoçiç" alt="Hoçiç" src="http://sarapci.com/images/saraybosna_hocic.jpg" /></div>
<div style="text-align: center; font-style: italic">16 Golle Türkiye&#8217;nin Ilk Yabancı Gol Kralı Hocic&#8217;in Koftecisi</div>
<p>Restoranın bir duvarı Galatasaray’a ayrılmış.  Burada eski posterler ve resimler,  Hoçiç’in Metin Oktay ile bir resmi, 100. yıl maçında kendisine verilen plaket var.  Ayrıca garson ablanın önlüğünde GS arması olduğunu da eklemek isterim.  Yerler Bosna ve Hırvatistan’da hep karşılaştığım ve çok hoşuma giden betona gömülmüş yuvarlak taşlarla (podima taşları gibi ama daha büyük) kaplı.  Perdeler Fatih Terim’in hediyesi imiş.  El yıkama yerinde ise 80’leri hatırlayanların unutamayacakları 16 yy Necefli Maşrapa’yı andıran bir maşrapaya su bağlanmış.</p>
<div style="text-align: center"><img title="Carsiya" alt="Carsiya" src="http://sarapci.com/images/saraybosna_hocicdisarisi.jpg" /></div>
<div style="text-align: center"><span style="font-style: italic">Kofteci Osmanli Mahallesi Carsiya&#8217;nin Hemen Girisinde</span></div>
<p>Maalesef Hoçiç akşamları geliyormuş, ondan kendisini görüp tebrik edemedik ve Jenya’yı beklemek için katolik katedralinin yanındaki kafeye oturduk.</p>
<p><span style="font-weight: bold">Kafe Kültürü</span><br />
Bütün Bosna kafe dolu.  Bizdeki kahve kültürünün Avusturya – Macaristan imparatorluğu etkisi ile değişmişi mi acaba diye düşündüm ama bilemiyorum.  Kafeler haftanın her günü ve günün her saati tıklım tıklım şık giyimli erkekli kadınlı kahkahalı gruplarla dolu, Çetin Altan’ın gözleri yaşarır.</p>
<div style="text-align: center"><img title="Kafe Kulturu" alt="Kafe Kulturu" src="http://sarapci.com/images/saraybosna_cafe.jpg" /></div>
<div style="text-align: center"><span style="font-style: italic">Kafelerde Geleni Geceni Kesmek Serbest, </span></div>
<div style="text-align: center"><span style="font-style: italic">Arkada Katolik Katedrali</span></div>
<p>Bu mevsimde kafeler sıcak havalar sayesinde kaldırımlara taşmışlar. Tasarımları çok özenli, kahveleri de oldukça iyi ama çay bulmak çok zor.  Aslında türk kahvesi de her yerde yok, olanlara da bazen Bosna kahvesi deniyor – iyi ki de öyle deniyor zira kahve cezvede şekersiz pişiyor ve şekeri etrafında bakır bir kap olan kulpsuz fincanın içine itinayla yerleştirdikten sonra üzerine kahveyi dökerek orta kahve yapılıyor.  Starbucks kahve cinslerinin ise çoğu mevcut.</p>
<p>Starbucks deyince ne Bosna’da ne de Hırvatistan’da bir tane bile Starbucks, McDonald’s, Burger King veya diğer küresel türevlerinden görmedik.  Aslında Coca Cola’yı saymazsak küreselleşme yüzünden bütün dünyayı birbirine benzeten bu markalar nedense (henüz) buralara gelmemişler.</p>
<p>Sabah kahve içilip hafif müzik dinlenen kafeler gece biraz daha gürültülü barlara dönüşüyorlar.  Gençler sokaklara dökülüyorlar ama gürültü rahatsız edici değil, herkes sessiz ve sakin.</p>
<p>Yanımızda sadece YTL ve Avro (oyro veya öro da diyebilirsiniz) vardı ve KM denilen (Konvertabl Mark) Bosna parasına çevirmek üzere Ziraat Bankası’na girdik.  Türkiye’de girdiğim bütün Ziraat Bankası şubelerinden daha güzel olan şubede YTL ve Avrolarımız çevirdik.  İlk defa ülkemin dışında ülkemin parasını çevirebilmek çok hoşuma gitti doğrusu.  Dekontu saklıyorum.</p>
<p>Az sonra festivaldeki filminden çıkan Jenya gelince oranın İstiklal Caddesi olan Ferhadiye Caddesi’nden yukarı yürüdük ve ihtiyar amcaların yerdeki dev taşlarla satranç oynadıkları parktan geçerekten arabaya döndük.</p>
<p>Arabaya atlayıp savaşın yaralarını hala saramamış binaların arasından geçerekten Mostar yoluna saptık.  Mostar ve Dubrovnik (Hırvatistan) yazılarımı ayrı yazdım, dolayısıyla günlük formatını bozmak zorundayım.</p>
<p>…</p>
<p>Arada geçen 4 gün sonunda tekrar aynı yoldan Saraybosna’ya döndük.  Yolda tabii ki bir kahve molası verdik.  Bu molayı verdiğimiz yerde Türkiye Super Ligi maçlarına bahis oynamak da mümkündü ama futbol hayatıma yeteri kadar stres kattığı için futbol bahsi deliliğine hiç girmedim.</p>
<p>Aygen ile onun evinde buluştuk ve hemen yakındaki Avliye (avlu) denilen şirin restorana yemeğe gittik.  Yemekte bu sefer lokma denilen enteresan bir şey yedik.  Bildiğimiz lokmanın şekersizini ve puf böreği ebatlarındaki halini düşünün.  Sıcak lokmayı kenardan hafifçe yardıktan sonra içine muhteşem kaymağı doldurup içlere yayılması için bekliyorsunuz.  Üstüne beyaz peynir (travniçki) ile çok iyi gidiyor.</p>
<p>Bir süre sonra bütün restoran festival filmlerinden çıkmış Bosnalı sinefillerle doldu.  Bol sigara dumanı eşliğinde aynı bizim İstanbul festivalini andıran muhabbetler başladı.  Hatırı sayılacak kadar ingilizce konuşan vardı.  Zaten yabancı nüfusu (yardım kuruluşlarının da sayesinde) oldukça fazla imiş.</p>
<p><span style="font-weight: bold">Sabah Koşusu </span><br />
Ertesi gün sabah koşmaya nehre doğru indim.  Aygen’in evinden dümdüz aşağı koştum, nehrin yanından doğuya (hem sembolik olarak hem de gerçekten Osmanlı mahallesine) ilerlemeye başladım.  Tramvay duraklarında bekleyen insanlar bana uzaylı görmüş gibi bakıyorlardı.  Osmanlılar zamanında katolik mahallesi ile eski Saraybosna’yı bağladığı için &#8220;Frenk Köprüsü&#8221; denen taş köprünün yanındaki Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasına yol açan 28 Haziran 1914’teki süikastın mekanının yanından geçtim.</p>
<p>Avusturya – Macaristan Veliahtı ve Arşidükü Franz Ferdinand (ki ismi günümüzde güzel bir rok grubunda yaşamaktadır) ve hamile karısı 19 yaşındaki sırp milliyetçisi öğrenci Gavrilo Princip tarafından tam burada vurulmuş.  İnsanın tarih derslerinde defalarca okuduğu o “bardağı taşıran son damla” süikastının olduğu yerin yanından koşarak geçmesi enteresan bir duygu.</p>
<p>Köprünün az ilerisinde kütüphanenin önünde yol çok daraldığı için durup karşıya geçtim.  Kütüphanenin o harap halini görmek içimi burktu.  Bosna Milli Kütüphanesi iyi niyetle ve görkemli bir şekilde ama çirkince yapılmış bir bina. Avusturyalılar nehrin yanına güya Türk stili diye Emevi mimarisini andıran bir bina kondurmuşlar.  Ilk yapıldığında belediye binasıymış, ve Franz Ferdinand öldürülmeden önce orada bir resepsiyona katılmış.  1951’de kütüphaneye çevrilmiş.</p>
<div style="text-align: center"><img title="Kutuphane Harap" alt="Kutuphane Harap" src="http://sarapci.com/images/saraybosna_kutuphaneharap.jpg" /></div>
<div style="text-align: center"><span style="font-style: italic">Kutuphanenin Ici Bombalardan Sonra </span></div>
<div style="text-align: center"><span style="font-style: italic">Gunumuzun Moda Ifadesiyle &#8220;Tas Devine Donmus&#8221;</span></div>
<p>Bu binanın 1400 gün süren kuşatma sırasında iyice yok etmek amacıyla fosfor bombaları ile yerle bir edilmeye çalışılması bizim de şahit olabildiğimiz tarihin en yüz kızartıcı olaylarından birisi diye düşünüyorum.  Amaç bir binayı yıkmak değil, sembol bir binayı yıkmak da değil.  Amaç bir kültürün izlerini bir milyondan fazla kitabı kül haline getirerek yok etmeye çalışmak.  1992 yılında enformasyon çağında bütün dünyanın gözleri önünde hem de…</p>
<p>Sırplar Bosnalıların geçmişini silmeye çalışırken kendi geçmişlerinin de istemedikleri bir kısmını muhtemelen istemeden silmişler. Kütüphane yanınca, 1918’de Yugoslavya’nın kurulmasıyla Türkiye’ye göçmeye başlayan Bosnalı yurttaşları için “Burada kalın” diye şiir yazan sırp şair Aleksa Santiç’in kişisel arşivini de yok etmişler.</p>
<div style="text-align: center"><img title="Kutuphane" alt="Kutuphane" src="http://sarapci.com/images/saraybosna_kutuphane.jpg" /></div>
<div style="text-align: center"><span style="font-style: italic"> Avusturyalı Mimarin Turk Mimarisi Anlayisi Bu<br />
</span></div>
<p>Kütüphane henüz restore edilmemiş.  Pencerelerinde tahtalarla duvarlarında deliklerle duruyor ve bir taraftan çürürken bir taraftan da insanların ne kadar nefret dolu olabildiklerini hatırlatıyor.</p>
<p>Bu karamsar düşüncelerimi dağıttım ve koşuma devam etmek üzere yüzümü batıya döndüm.  Bu sefer nehrin güney tarafından koşarak ilerledim.  Yaklaşık 10 dakika sonra solumda İskenderiye denen meydan vardı.  Burası Sarajevo 84 kış olimpiyatlarının merkez binalarının bulunduğu yer.  Devasa bir beton bina, arkadaki tepeler alçak olduğu için kuşatma esnasında Sırp keskin nişancılarının ateş ettiği yerler oldukça yakın.</p>
<p>Buradan geri döndüm ve tekrar kütüphaneye kadar gittim.  Kütüphanenin yanından sola, osmanlı mahallesine girdim.  Saat ilerledikçe turistler piyasaya çıkmaya başladıklarından arnavut kaldırımı sokaklarda koşmak zor oldu.  Bunun üzerine ileriden tekrar nehir kenarına vardım.  Avusturyalılardan kalma yeni restore olmuş sarı postane binasının yanından tekrar içeri döndüm.  Ara sokaklardan ilerledim, gene o amcaların satranç oynadıkları parka vardım ama amcalar daha gelmemişlerdi.  Öte yandan bir grup genç parkta gürültülü bir şekilde Rage Against the Machine dinliyor ve üstlerinde bir el izi ve altında “Dosta!” yazan tişörtler satıyorlardı.  Hoşuma gitti, dosta ne demek merak ettim (yeter demekmiş).</p>
<div style="text-align: center"><img title="Ihtiyarlar" alt="Ihtiyarlar" src="http://sarapci.com/images/saraybosna_ihtiyarlar.jpg" /></div>
<div style="text-align: center"><span style="font-style: italic"> &#8220;O Tas Oyle Oynanmaz!&#8221;</span></div>
<p>Ferhadiye Caddesinin devamı olan caddeyi keserekten Aygen’in evinin altındaki parka vardım.  Bu parkın çimlerinin üzerinde tek tük ve düzensiz bir şekilde dağılmış eski sarıklı mezartaşları var.  Orhan Pamuk’un İstanbul kitabında eskiden İstanbul’da mezarların mahallelerin içinde olduğundan ve çocukların mezartaşlarının arasında oyun oynadığından bahseder.  Mezarlıkların etrafını duvarla çevirip ölüleri ölümlü halktan tecrit etme alışkanlığı daha sonra başlamış.  Bosna’da o eski osmanlı alışkanlığı devam ediyor.</p>
<div style="text-align: center"><img title="Park" alt="Park" src="http://sarapci.com/images/saraybosna_park.jpg" /></div>
<div style="text-align: center"><span style="font-style: italic"> Burada Da Mezartaslarinda &#8220;Karı Dırdırından Oldu&#8221; </span></div>
<div style="text-align: center"><span style="font-style: italic">Gibi Veciz Ifadeler Var Midir Acaba?</span></div>
<p>Bosna’da maalesef savaşın ve kuşatmaların yüzünden şehirlerin birçok yerinde insanlarla içi içe mezarlar var.  Bu mezarlar bir taraftan insanın ölümleri unutmamasını sağlıyor bir yandan da ölümün kaçınılmazlığını ve çok da korkulmaması gereken bir şey olduğunu hatırlatıyor.  Tabii gayriihtiyari okuduğunuz bir mezartaşında ölüm yılı olarak 1993 yılını görünce bir yutkunuyorsunuz.</p>
<p>Dimdik yokuştan yukarı çıkarken artık takatim kalmadı ve yürümeye başladım.  Tam o sırada da karşıdan Seha ve Jenya çıktılar.  Hemen benimle alay ettiler tabii.  Tam 1 saat 3 dakika koşmuşum, eve 100 metre kala 30 derece yokuşta yürümeye başlıyorum (nabzım 163) ve yakalanıyorum.  Olacak şey değil…</p>
<p><span style="font-weight: bold">Osmanlı Mahallesi</span><br />
Ardından Aygen ile beraber tekrar şehrin merkezine indik ve Ferhadiye Caddesi’nde bir kafede oturduk ve lafladık.  Şu anda piyasadaki tek Bosna Hersek rehberi The Bradt Travel Guide’ın yazarı Tim Clancy Bosna’da insanların (batıdaki yanlızlığa karşın) hala arkadaşları ile buluşup bir kahve içerek dertleştiklerinden bahsediyor.  Dertleşmeyi bilmem ama herkesin kahve içtiği kesin.  Bosna’daki günlerimizde hafta içi hafta sonu gece gündüz kafeler hep doluydu.  Gene dolu bir kafede oturduk ve sigara dumanları arasından Aygen ile Bosna – Türkiye karşılaştırmaları yaptık.</p>
<p>Ardından Seha geldi ve Osmanlı Mahallesi Çarşıya’ya doğru yürüdük.  Mahalle o kadar az bozulmuş ki şöyle bir bakınca 1450 yılındaki halini gözlerinizin önüne getirmek hiç de zor değil.  Tabela kirliliği yok, gürültü kirliliği yok, şehirde genel olarak kirlilik yok zaten.  Kazancıların, bakırcıların sokaklarını gezdik.  Buralardaki dükkan sahipleri yıllardır zanaatlerini babadan oğula geçirerek yaşatan ailelermiş. Hala bir taraftan satıp bir taraftan sattıklarını aynı dükkanda ürettiklerini gördük.</p>
<div style="text-align: center"><img title="Kazancilar" alt="Kazancilar" src="http://sarapci.com/images/saraybosna_kazancilar.jpg" /></div>
<div style="text-align: center"><span style="font-style: italic">Kazancilar Carsisi<br />
</span></div>
<p>Bezistan ve Bursa Bezistan denen zamanında Bursa’dan gelen ipekli kumaşların satıldığı kapalıçarşıları gezdik.  Üstünüze atlayan satıcılar olmadan vitrinleri izleyerek gezebilmenin de büyük lüks olduğunu anladık.</p>
<p>Ardından bir ev yemeği restoranına vardık.  Tezgahın ardındaki teyze bazıları Türkçesi ile aynı olan yemekleri tabaklarımıza doldurdu.  Bana en ilginç gelen şey bizde nedense olmayan soğan dolması oldu – gayet güzeldi.  Baklavaları ve şekerpareleri bence bizimkiler kadar güzel değil ama mesela yoğurtlarını çok sevdim.</p>
<div style="text-align: center"><img title="Sadirvan" alt="Sadirvan" src="http://sarapci.com/images/saraybosna_cesme.jpg" /></div>
<div style="text-align: center"><span style="font-style: italic"> Saraybosna&#8217;nin Sembolu<br />
</span></div>
<p>Yemek sonrası tabii başka bir kafeye gittik.  Aygen’in arkadaşı iki boşnak kız da geldiler.  Bir tanesi Saraybosna Film Festivali’nde Nick Nolte’nin mihmandarlığını yapıyormuş öteki de bir bankada çalışıyormuş.  Bizim yaşlarımızda kızlar oldukları için savaşta nerede olduklarını merak ettim.  Bir tanesi ailesi ile Hırvatistan’a gitmiş, ötekisi kuşatma sırasında Saraybosna’daymış.</p>
<p>Bu şehrin ve şu anda gayet mutlu ve müreffeh görünen insanlarının daha 13 sene önce susuz ve aç her an bir kurşun veya bir bomba ile ölme tehlikesi yaşayan insanlar olduklarına ve muhtemelen savaşta ölen birçok akraba veya tanıdıkları olduğuna inanmak güç.  13 sene önce birbirlerini boğazladıkları düşmanlarının bir kısmı ile şu anda aynı ülke içerisinde yaşamaları ilginç.  İnsan gerçekten herşeye alışabiliyor galiba.</p>
<div style="text-align: center"><img title="Princeva" alt="Princeva" src="http://sarapci.com/images/saraybosna_princeva.jpg" /></div>
<div style="text-align: center"><span style="font-style: italic"> En Sagda Kutuphane, Ortada Bira Fabrikasi</span></div>
<p>Akşama doğru Aygen bizi arabayla şehrin güney tarafındaki dağdaki bir restorana çıkardı.  Prinçeva isimli restorandan bütün şehir ayaklar altında.  Özellikle en güzel kısmı olan Osmanlı ve Avusturya zamanında gelişen kısım.  Sadece kahve içtik ama burayı şehirdeki oryantasyon için çok tavsiye ederim.</p>
<p><span style="font-weight: bold">Bosna Müslümanlığı</span><br />
Osmanlı Mahallesi’ndeki Bosna’daki bütün camiler gibi Osmanlı stilindeki iki eski camiyi gezmek istedik ama nedense ikisi de kapalı idi.  Ama cami deyince çok hoşuma giden bir olayı anlatmam lazım.</p>
<p>Seha ile beraber altındaki su kaynağı sayesinde kuşatma sırasında bütün şehrin su ihtiyacını karşılayan Sarajevska Pivera isimli bira fabrikasının restoranında (yemek idare eder, bira güzel, mekan çok güzel) yemek yedikten sonra yanından geçtiğimiz Careva Camiinde akşam ezanı okunmaya başladı.  Şaşkınlıka farkettim ki ses çok doğal.  Bir baktım müezzin bizzat minareye tırmanmış ve sırayla dört yana dönerek ezanı mikrofon ve hoparlörsüz okuyor. Sesi de çok güzeldi.  Bu kadar hoşuma giden bir ezan hiç dinlememiştim.</p>
<p>Bosna’daki dini ve (insanlar dine göre ayrıldıkları için) etnik yapının ne olduğu konusunda sadece rivayetler var.  Savaş öncesinde %40 Müslüman, %40 Katolik, %20 Ortodoks gibiymiş.  İnsanların isimlerini duymazsanız veya bazen dine özel kıyafetlerini görmezseniz hangi gruba mensup olduklarını anlamak mümkün değil.</p>
<p>Öte yandan savaş sonrasında müslüman köktencilik artmış.  Bizdekine benzer şekilde öğrenci kızlara başlarını kapamaları karşılığında bedava yatahkane veren vakıflar çıkmış.  Savaşa gelen mücahidlerden de evlenip kalanlar olmuş.  Ama genel olarak Saraybosna sokaklarında gezdiğiniz zaman müslüman ülkelerde sokakta görülmeyen bir kadın nüfusu görülüyor.  Birçok dükkanda kadınlar çalışıyor, yollarda geç saatlere kadar kadın kadına geziyorlar, kafelerde kadın kadına sigaralarını ve kahvelerini içiyorlar.</p>
<p>Ayrıca bizdeki gibi “her dinden insan hoşgörü içerisinde çok rahat yaşar” dedikten sonra kiliselerin ve sinagogların üç metrelik duvarlar ardına saklandığı bir ortam da söz konusu değil.  Aralarındaki o kadar soruna rağmen hala kiliseler de camiler gibi ortada ve açık.  İnsan etrafta gerçek bir hoşgörü hissediyor.  Üstelik daha 12 sene önce din temelli savaşlar yaşayan bir yer burası.</p>
<p>Buna rağmen olaylar dışarıdan göründüğü kadar da basit değil.  Mesela sırp olup da Saraybosna kuşatmasında “Ben önce saraybosnalı sonra sırpım” diye sırplara karşı şehrini savunanlar da olmuş, savaşla hiç alakası olmadığı halde aniden evini barkını bırakıp sırp topraklarına kaçanlar da.</p>
<p>Genel olarak Bosna’da Tito’nun da politikaları sonucunda “Oruç da tutarım, içki de içerim” müslümanlığı çok yaygın hale gelmiş.  Bunda muhakkak Avrupa’ya yakınlık ve Yugoslav hristiyanları ile iç içe olmanın da etkisi olmuştur diye düşünüyorum.</p>
<p><span style="font-weight: bold">Gece Hayatı ve Yemek    </span><br />
Akşam malum sebeplerden dolayı (bkz.  <a target="_blank" title="Baba Yazıları" href="http://sarapci.com/?cat=34">Müstakbel Babalara Öğütler</a> yazısı) Seha uyudu.  Aygen, Jenya, Natasha ve Rob ile buluştum ve aralarda güzel bir küçük bara gittik.  Rob İngiliz bir abi.  13 senedir Bosna’daymış, bir sene için gelmiş ve ayrılamamış.  Şehrin ve ülkenin savaş sonrası geçirdiği değişimi anlattı.  Daha sonra Natasha’dan Rob’un mücahitler tarafından az kalsın kaçırılması hikayesini de dinledik.</p>
<p>Barın önündeki yüksek masanın etrafında biralarımızı yudumlarken birden alışık olduğumuz bir olay meydana geldi. Müzik kesildi ve bir polis arabası yanaştı.  Polislerle köşede fısır fısır birşeyler konuşuldu ve polis geldiği gibi gitti.  Ardından müzik tekrar açıldı.</p>
<p>Oradan osmanlı Mahallesine gittik (Saraybosna’da dağlar hariç heryerden heryere yürümek mümkün) ve Baghdad isimli bir barda nargile keyfi yaptık.  Bu bar/restoran’ın bütün dekoru Kapalıçarşı’dan alınmış ama mekan adına yakışırcasına arap etkisi görülecek şekilde tasarlanmış.  Oldukça güzeldi doğrusu.  İnce belli bardaklarda çayımızı da içebildik bu sefer.</p>
<p>Tam karşısındaki Hacienda isimli bar da insan kaynıyordu.  Saraybosna’ya gitmek isteyen bekar ve macera arayan arkadaşlarıma kızların çoğunluk teşkil ettiklerini ve slav ırkı ile osmanlının çok güzel bir karışımı olduklarını, boy ortalamasının 180 olduğunu lakin erkeklerinin pek matah olmadıklarını söylemek isterim.  Erkek boy ortalaması için 185 üstü diyebiliriz.</p>
<p>Başka bir önemli müessese de Aygen’in evinin hemen yakınındaki SOS.  Burası Saraybosna’da savaş sırasında açık kalan tek barmış.  SOS’in kapanmaması kuşatmada bir inat meselesi haline gelmiş. İnsanlar burada savaşa aldırmadan toplanmaya devam etmişler.  Hemen yanında da bahçesinde her zamanki gibi kahvenizi içip hoş müzikler eşliğinde kitabınızı okuyabileceğiniz sakin bir bar olan La Gitarra var.</p>
<div style="text-align: center"><img title="Inat" alt="Inat" src="http://sarapci.com/images/saraybosna_inatkuca.jpg" /></div>
<div style="text-align: center"><span style="font-style: italic">Bence Inat Ettigine Degmis</span></div>
<p>İnat deyince Bosna yemekleri ile ünlü İnat Kuça’dan (boşnakça inat evi) bahsedelim.  Burasının orijinal yeri kütüphanenın olduğu yermiş.  Ev sahibine oraya bina dikileceği söylenince evinin aynısını karşıya yapmazlarsa çıkmayacağını söylemiş ve inat etmiş (belki Arnavuttur).  Bunun üzerine otoriteler mecburen isteğini yerine getirmişler.  Şimdi burası bir lokanta.  Kitapta en güzel boşnak yemekleri burada deniyor ama ben Saraybosna’da en güzel yemeği Avliya ve Galatasaray Köftecisi’nde yedim.</p>
<p>Son günümüzün çoğunu yürüyerek geçirdik.  İnat Kuça’dan çıktık ve yaklaşık 20 – 25 dakika mesafedeki şehir müzesine gittik.  Yolda Natasha sağolsun bize kendi deneyim ve fikirlerini anlattı.  Moskova’nın soğuğundan sıkılmış ve kendisini Saraybosna’da bulmuş.  UNICEF’te çalışırken bir taraftan da doktorasını tamamlamış.  4 senedir Saraybosna’da.  Artık yerli sayılır.</p>
<div style="text-align: center"><img title="Ali Pasa" alt="Ali Pasa" src="http://sarapci.com/images/saraybosna_alipasa.jpg" /></div>
<div style="text-align: center"><span style="font-style: italic">Basit Guzeldir, Ali Pasa Camii</span></div>
<p>Müzeye giderken sırp keskin nişancılarının en çok zaiyatı verdikleri yerlerden birinin yanından geçtik.  Mimar Sinan’ın öğrencilerinden birisi tarafından yapılan Ali Paşa Camii’nin yanındaki açıklık tepelere çok yakın olduğu için sürekli sırp ateşi altındaymış.  Kuşatma sırasında burada sırp nişancılarının görüntüsünü kesmek için halk bombalanmış otobüsler ve eski konteynerlerle kendilerine kurşunların ulaşamayacağı bir geçit yapmaya çalışmış.</p>
<p>Müze pazar günü saat 14:00’te kapandığı için gezemedik ama Natasha fazla birşey kaçırmadığımızı söyledi.  Bunun üzerine nehrin kenarından bir yürüyüş yaptık, gelecekteki türk büyükelçiliğinin binasını gördük ve aynı yoldan geri döndük.  Şehrin merkezine dönünce gazeteden çok net hatırladığım bombalanan pazar yerine bir baktık.  O bomba sonrasında dünya nihayet ayaklanmış da sırpları zorla masaya oturtmuşlar.</p>
<p>Tabii şimdiki Bosna haritasına bakarsanız ülkenin yaklaşık %40’ının yarı otonom olan “Republika Sırpska” (Sırp Cumhuriyeti) kantonu olduğunu göreceksiniz. Yani sırplar masaya oturunca ellerindeki kendilerinde kalmış.  Haritada bu kanton adeta ileride ayrılsın da Sırbistan’a katılsın diye yapılmış gibi duruyor.  Savaşın en adi katliamlarından birisinin yapıldığı Srebrinik de orada kalmış.  Geçenlerde Karadağ’ın Sırbistan’dan ayrılmasından sonra Republika Sırpska’lı politikacıların kendilerine de aynı hakların verilmesini istediklerini okudum.  Yani eninde sonunda ayrılacaklar gibi duruyor.</p>
<p>Bütün bunları düşünürken Aygen’in söylediği birşey de aklımdan çıkmıyor: “Avrupa’nın ortasında Boşnaklar Belgrad’ı aynı şekilde kuşatsalar ve müslüman halk hristiyan halkı 1400 gün bombalasa ve vursa ne olurdu?”</p>
<p><span style="font-weight: bold">Tünel Müzesi</span><br />
En son havaalanına giderken Tünel Müzesi’ni görmek istedik.  Bulması biraz zor oldu zira müze muhtemelen sırplar hakkındaki ağır laflardan dolayı devlet tarafından müze olarak kabul görmediği için işaret falan yok.  Ama telefonu rehberde ve internette mevcut, ararsanız müzenin (ve evin) sahibi Enis’e adresi sorabilirsiniz.  Gayet iyi ingilizce konuşuyor.  Ayrıca müzeyi de bizzat kendisi gezdiriyor.  Babası ile beraber kuşatma sırasında Boşnak ordusunda savaşmışlar.</p>
<div style="text-align: center"><img title="Harita" alt="Harita" src="http://sarapci.com/images/saraybosna_olimpiccity.jpg" /></div>
<div style="text-align: center"><span style="font-style: italic">Olimpiyatlardan 12 Sene Sonraki Kusatma Haritasi, </span></div>
<div style="text-align: center"><span style="font-style: italic">Olimpiyat Haritasinin Uzerine Yapilmis</span></div>
<p>Saraybosna’nın kuşatması esnasında havaalanı BM kontrolü altındaymış.  Havaalanının öteki tarafında ise Boşnak ordusu varmış.  Ama etraf düzlük ve açık olduğu için havaalanından öteki tarafa geçenleri sırp keskin nişancıları vuruyorlarmış.  Zaten havaalanına varmayı başaranlar da “tarafsız” BM askerleri tarafından geri yollanıyorlarmış.</p>
<div style="text-align: center"><img alt="Tunel" title="Tunel" src="http://sarapci.com/images/saraybosna_tunel.jpg" /></div>
<p align="center"><em>Tunelin Bir Baska Girisi, Arkada Havaalani </em></p>
<p>Sonunda Boşnaklar havaalanının altından 800 metre giden bir tünel kazmışlar.  İşte bu müze tünelin başlangıç noktası olan ev. Evin bodrumundan tünelin girişine girebiliyorsunuz.  Eni 1 metre, boyu 1.60 metre.  Savaş sırasında buradan geçenler bazen bellerine kadar su içinde yürüyorlarmış.  Tünel sayesinde Saraybosna’ya ve dışarıya temel ihtiyaç maddeleri, cephane ve asker taşınmış.  Enis’in iddiasına göre Saraybosna’da asker çokmuş ama cephane yokmuş.  Dışarıda ise tam tersi.</p>
<p>Müzede sadece tünelin başlangıcını görebiliyorsunuz ama bu da durumu anlamak için kafi. Enis hazırladığı videoyu izletiyor ve haritalarla durumu.  Müze oldukça etkliyeci.  Bence savaşı anlamak için kaçırılmaması gereken bir yer.</p>
<div style="text-align: center"><img alt="Tunel Ev" title="Tunel Ev" src="http://sarapci.com/images/saraybosna_tunelev.jpg" /></div>
<p align="center"><em>Zamaninda Gizliymis, Artik Sokagin Ismi Tunel Sokak </em></p>
<p>Zaten insanın insanlığını sorgulamasına yol açan bu şehriden ayrılırken son durak olarak bu müzede durunca Yugoslavya gerçeği, AB ve BM gibi “birliklerin” beceriksizlikleri, Bono, Pavarotti hatta Clinton gibi insanların da değeri de bir kez daha anlaşılıyor.</p>
<p>Istanbul</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://sarapci.com/2006/09/25/osmanli-sehri-saraybosna/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>10</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

