Sosyete Monopoly Temalı Bira Turu (Mızmız Organizatör)

Daha once vurguladigimiz uzere, bizde malesef 22 sokak/semt + 4 tren istasyonuna esdeger sayida birahane ziyaret edip, her birinde yarimsar pint’lik bira icecek ne zaman var, ne sabir, ne de kondüsyon. Her ne kadar ilk bira turumuzda her duragimizda yarim pint yerine bir tam pint icmis olsak ve bazi istirakciler biralarini votka shot’larla takviye etmekte israrci davranmis olsalar da (bkz. Ailebabası Organizatör) o bira turunda takriben 5 saat zarfinda hepi topu 7 birahane ziyaret edebildigimiz dusunulunce, Monopoly bira turunu kendi gerceklerimize uyarlamamiz gerektigi asikardir.

Şarapçı’nın notu: 1. Geleneksel Londra Bira Turu çok sevilince ikincisini yapmaya karar verdik. Bu sefer organizasyonu Sayın Mızmız Organizatör yaptı. Aşağıda tarafımdan hafifçe edit edilmiş mükemmel yazısını bulacaksınız:

Yazının Devamı / Continue Reading

1. Geleneksel Londra Bira Turu

The Swan’ın özelliği zamanında Hyde Park’ta asılan hükümlülerin son içkilerini içtikleri mekan olmasıydı. Bir başka özelliği de bira alma sırasının bana gelmiş olması. Barmene 4 bira 4 tane de susatıp içki miktarını arttırma amacıyla yenmesi bir gelenek olan ekşi krema ve soğan aromalı cips söyledikten sonra arkadaşlarımdan birisinin 192 boyunda, 99 kilo olduğunu ve ivedilikle sarhoş olmak istediğini fakat çok dayanıklı olduğundan biranın kesmediğini iddia ettiğini dolayısıyla bardağına bir ölçek votka eklemesini rica ettim. Barmenin gözeleri ışıldadı ve “O zaman iki ölçek votka!” deyip itiraz etmeme izin vermeden votkaları boşalttı.

Geçen sene Londra’da bir Cumartesi günü geçirme şansım olduğunda uzun zamandır aklımda olan bira turunu (pub crawl) yapma heyecanıyla yanıp tutuşmaya başladım.

Londralı biraseverler/alkolikler tarafından “Circle Line Pub Crawl” olarak bilinen bir gelenek söz konusu. Olay çok basit: Londra metrosunda sarı renkle gösterilen Circle Line’da kullanabileceğiniz bir adet limitsiz metro bileti alınır, her durakta inilir ve en yakın pub’a (ingiliz usulu birahane) girilir, half pint (284.15 ml) denilen en küçük biradan bir tane içilir ve bir sonraki durağa gitmek için tekrar metroya binilir. Bütün hattın üzerindeki 26 durak tamamlanınca tur biter.

Yazının Devamı / Continue Reading

Malaga

Malaga’nın ara sokaklarından yürürken El Pimpi isimli çok hoşuma giden bir lokantaya girdik. Keşke yemek saati olsaydı da yemeklerini de tadabilseydim diye düşündüm. Birbirine bağlı birçok odadan oluşan ve her tarafından tarih akan bir lokanta burası. Bina eskiden bir rahibe manastırıymış. Lokantanın dip odalarında şarap fıçılarının üstüne meşhur kişiler tebeşirle imzalarını atıyorlar, Banderas ile tek bağlantımız da o imzası oldu. Lokantanın iki girişi var, iddiaya göre bunun sebebi eskiden paralarını içki ve eğlenceye yatıran borçlu kişilerin borçverenlerinden rahatça kaçabilmeleri içinmiş. Alacaklıların arka kapıya dikecek bir adamları yok muydu yahu?

Eskiden İspanya’nın üç güzide mekanı Mallorca (mayorka okuyunuz), Marbella (marbeyya okuyunuz) ve Malaga’yı (bildiğiniz gibi veya Yunancada bol miktarda kullanılan küfür gibi okuyunuz) birbirlerine benzedikleri için karıştırırdım. Artık sadece Marbella ve Mallorca’yi karıştıracağım zira 2008 Mayıs’ında Malaga’ya gittim. İş için gittim ama yarım gün şehri gezdirdiler; zaten ufak bir şehir olduğundan yarım gün kafi geldi.

Yazının Devamı / Continue Reading

Dubrovnik – Müze Şehir

Okuduğum başka bir hikaye de idollerimden birisi olan Sn. Evliya Çelebi’nin seyahatleri esnasında şehre kadar gelip adamların hastalık korkusundan dolayı yaptığı surların hemen dışındaki karantina alanında 15 gün beklemek zorunda kalması ve sonunda sıkılıp dönmesi. En üzüldüğü konu Dubrovnik gece hayatını görememiş olmasıymış!

Dubrovnik’e Mostar sonrasında gittik. Aygen’in arabasında oldukça laubali bir sınırdan pasaportlarımızı pasaport polisine uzaktan sallayarak geçtikten sonra karşımıza aniden deniz çıktı. (“Durbovnik’e doğru denizi göreceksin sakın şaşırma!” – Meşhur Hırvat şairi Ognjan Velimir)

Yazının Devamı / Continue Reading

Mostar ve Muhtesem Koprusu

Sırp sanatçı Ivan Jelisavçic enteresan bir soru sormuş: “Neden yıkılmış bir köprü resmi bize katledilmiş insanlardan daha çok acı veriyor? Belki de kendi ölümlülüğümüzü köprünün yıkılışında gördüğümüz için. İnsanların ölmesine şaşırmıyoruz, kendi hayatlarımızın biteceğine de eminiz. Ama bir medeniyet anıtının yok edilmesi farklı bir şey.”

Saraybosna’dan Mostar’a iki saat süren kartpostal manzaralı bir yoldan gittik. Mostara varınca meşhur köprünün altından akacak olan zümrüt rengi Naretva Nehri’nin vadisinde ince bir yoldan kıvrıla kıvrıla ilerlerken muhteşem manzaraya bakabilmek için yavaşladık. Naretva bazı yerlerde Yüzüklerin Efendisi’ndeki dağların arasından kanoyla gittikleri acayip nehri andırıyordu.

Yazının Devamı / Continue Reading