Dünyanın Dibi: Avustralya

Hong Kong ve Singapur’u görmedim, Kanada’yı gördüm ama tahminime göre en başarılı İngiliz sömürgesi Avustralya. Avustalya’nın gelişmesi Amerika Birleşik Devletleri’nin bağımsızlığı sonrasında olmuş. İngilizler Amerika’yı kaptırıp da eskiden Amerika’ya yolladıkları mahkumları yollayacak yer bulamayınca Avustralya gibi büyük bir hapishaneleri olduğu akıllarına gelmiş ve 1750’lerde ilk gemilerle adamları (çoğu adam tabii) Avustralya’ya yollamaya başlamışlar.

İki senede bir kez yapılan ve muhakkak katıldığım işle alakalı bir konferans bu sene Avustralya’nın başkenti Canberra’da yapıldı. Önceki konferanslar Sao Paolo (Brezilya), Madrid (İspanya), Aalborg (Danimarka) gibi nispeten gitmesi kolay ve enteresan yerlerde yapıldığı için hem uzak hem de sıkıcı olduğunu tahmin ettiğim Canberra’ya – şımarıkça – ayağımı sürüyerek gittim.  Dönüşte Almanya’ya gideceğim için İstanbul-Frankfurt-Bangkok-Sydney-Canberra gibi bir uçuş planı vardı ve Sydney havaalanına indiğimde neredeyim, saat kaç, günlerden ne, ben kimim, Sydney’de ne işim var unutmuş haldeydim. Havaalanından ¨Yol nihayet bitti, dünyanın dibine vardım¨ diye evi arayınca, Seha ¨Sen hala yolda mıydın yahu?¨ dedi.  Neyse ki bir gece Sydney’de kalıp biraz kendimize gelip ertesi akşam Canberra’ya geçtik – ama Sydney daha sonra.

Yazının Devamı / Continue Reading

Istanbul Underground

As we spoke, we walked into a parking lot used by the tourist buses that shuttle tourists in and out of the ancient peninsula. Here were were greeted by a strange parking lot keeper who claimed that he was a nutcase and that was the only way he could stand his job which he detested. Ignoring his remarks that he would charge us a lot more next time we came, we walked into the dusty parking lot towards a hole in the ground hidden behind some parked vehicles.

At the end of April, which happens to be the best time with the Judas trees blossoming everywhere, we spent a Saturday in and out of many holes trying to discover a hidden part of historical Istanbul. It was a trip arranged by Tur Kosmos with Vera Bulgurlu, Ferudun Özgümüş and Hayri Yılmaz as our guides. The goal was to see the Roman/Byzantine remains of the city from the remains hidden under post 1950’s structures.

Yazının Devamı / Continue Reading

Mardin, Midyat ve Hasankeyf

Yemek sonrasında aramızdan bir çifti lokantaya kurban verdik ve garsonlar onların üzerinden bize bir Mardin kına gecesi gösterdiler. Olayın kahramanları bizim karı koca idi ama figüranların garsonlar olacağını önce anlamadık. Arka planda nasılsa hepsi akraba olan 6-7 kişilik bir müzik grubu Türkçe ve Arapça şarkılar çalarken garsonlarımız müzikle birlikte metamorfoz geçirmeye başladılar.

4 günlük Halfeti-Urfa-Midyat-Harran-Mardin-Midyat-Hasankeyf gezimizin ikinci yazısı ile devam ediyorum.  İlk yazıyı şuradan (Halfeti, Urfa ve Harran) okuyabilirsiniz.

Yazının Devamı / Continue Reading

Halfeti, Urfa, Harran ve Gobekli Tepe

Otelden çıkarken bir baktık ki davul zurna ekibi önden gelmiş ve dambadadumbada çalmaya başlamış. O esnada otelin yanında duvarın dibinde birilerini bekleyen dört vatandaş müziğin etkisiyle ufak ufak hareketlenmeye başladı Hareket dediysem de göbek atmak için yanıp tutuştuklarından değil de bir görev ifa ediyor gibi, gayet ciddi ifadelerle gökyüzüne bakaraktan yerlerinde hafif hafif zıplıyor arada da birden çömelmek gibi daha majör figürler yapıyorlardı. Biz yanlarından geçerken de hiç istiflerini bozmadan devam ettiler.

Otobüsten inmemizle birlikte etrafımızı “Hello, hello!” diye bağıran çocuklar sardı. Her biri içimizden bir tanesini gözüne kestirdi ve kurulmuş gibi konuşmaya başladılar: “Abi, anlatayım mı?  4 dilde anlatırım abi.  Kürtçe, Türkçe, İngilizce, Kuşdili!”.  “Kuşdili mi?” diye sorunca beni sahiplenen kız hemen başladı, “Hagasagankeyf kagelegesigi…”, aklıma rehberimiz Ali Bey’in çocuklara para vermememiz zira para yüzünden birbirlerini yemeleri ve ufak boyutta mafyalar oluşması konularındaki tembihi gelince kızcağızı susturdum. Ama yine de peşimi bırakmadığı gibi yaklaşan diğer çocukları “Bu abiye ben anlatıyorum” diye kovaladı.

Yazının Devamı / Continue Reading

Denizli’de Bir Öğleden Sonra (Laodikeia)

İlk tabaktaki tandırın ağızda ufalanan parçalarını yağlı ekmeklere soğan ve pul biber ile sararak löplöp götürdükten sonra “Tamam doydum artık, hayvanlığın lüzumu yok” diye düşündüm. Fakat daha düşünce cümlem bitmeden ortaya gelen ikinci tabağa saldırdım. Bu sefer daha seçici davranıp dışı biraz sertleşecek kadar iyi pişmiş ama içi hala kırmızıya çalan kahverengi ve sulu parçalardan devam ettim. İkinci tabak bitince aklıma dahiyane bir fikir geldi, açgözlülüğüm üşengeçliğimden baskın olamaz diye masadan kalkıp elimi yıkamaya gittim ki tekrar masadan kalkmaya üşenip üçüncüyü tabağa başlamayayım.

Denizli’ye İzmir’den arabayla takribi 2 saatte gittik. Gayet güzel bir yoldu; önce güneye sonra da Kuşadası’nın karşısından doğuya dönüp İzmir-Aydın Otoyolu’ndan yolun sonuna Aydın’a vardık. Aydın’dan daha da doğuya İzmir’den gelenlere dik dik bakan vahşi dağlar solda kalacak şekilde vadinin içinden Denizli’ye kadar devam ettik.

Denizli vadinin güney tarafına kurulmuş. Karşısındaki yamaçta uzaktan beyaz bir yamaç şeklinde Pamukkale görünüyor. Civarın Hierapolis’e göre daha az meşhur olan asıl antik şehri Laodikea ise vadinin ortalarında bir tepede.

Yazının Devamı / Continue Reading