Ağrı Dağı ve İshak Paşa Sarayı

Arabamızı parkettik ve kapıya vardığımızda “Restorasyon Nedeni İle Kapalıdır. Close” yazısı ile karşılaştık. Etrafta dert anlatacak kimse de yoktu. Hemen ardımızdan gelen üç adam da bizim gibi kalakaldılar. İçlerinden en yaşlısı sinirlenip Kürtçe bağırmaya başladı. Ortayaşlılardan birisi sonunda bir görevlimsi adam buldu ve Diyarbakır’dan sırf sarayı görmek için geldiklerini anlattı.

Bir önceki Kars yazımda anlattığım gibi Kars’tan güneye doğru yola çıktık. Hem yol hem de yolun çevresi Kars’tan çıkar çıkmaz ıssızlaştı. Önce Digor’dan, sonra Galatasaraylı Servet’in memleketi Tuzluca’dan, sonra da yemyeşil Iğdır Ovası’ndan geçtik.

Iğdır ovası şaşırtıcı idi. Kars’ın çevresi kilometrelerce uzanan boşluklarıyla, ağaçsız tepeleriyle ve ufuktaki karlı dağlarıyla kovboy filmerinden aşina olduğumuz Amerika’nın ıssız eyaletlerine (Montana, Wyoming, Utah) benziyordu. Ama Kars’tan Iğdır’a doğru giderken önce dağların arasında tek tük ağaçlar belirdi, sonra bir derenin etrafında yemyeşil Digor’u gördük, daha sonra da Iğdır Ovası vaha gibi karşımıza çıktı.

Yazının Devamı / Continue Reading

Kars

Kars Kalesi’nin altındaki yollardan kaleye doğru gidebildiğimiz kadar ilerledikten sonra arabamızı yolun bittiği yerde bıraktık. Önce kaleye tırmandık. Ertafını Kars Çayı’nın döndüğü Karakaya denen bir tepenin üstüne inşa edilen Kars Kalesi şehrin sembolü durumunda. İlk olarak Selçuklular yapmışlar, daha sonra önüne gelen herşeyi yıkan Aksak Timur kendisinden bekleneceği üzere yıkmış. Sonra Kanuni tamire başlamış ve yarım bırakmış. Nihayet Trabzonlu ustaları yollayan 3. Murad bitirmiş. Nişanyanlar Türkiye’nin en çok savaş gören kalesi olabileceğini tahmin ediyorlar (İran savaşları, Rus savaşları).

Bozcaada yazımda Arapça söylediğim gibi 2008 şeker bayramında leyleği havada gördük. Bayramın ilk yarısını geçirdiğimiz Bozcaada’dan İstanbul’a 3. günün akşamı döndük, bavuldaki mayoları şortları çıkarıp yerlerine svetşörtleri yelekleri koyduk. Ertesi öğlen 2 saat sürecek olan İstanbul – Kars uçağında yerimizi aldık.

Yazının Devamı / Continue Reading

Bozcaada

Son gün ise artık patlamaya hazır bir volkan kıvamına gelmiş olan Yasemin’in gazabına uğradık ve Berkman sattı, ben tek başıma bu sefer 30,000 kişinin elektriğini sağladığı söylenen meşhur rüzgar türbinlerine doğru gittim. Önce kekik kokuları içinden ilerledim, daha sonra biraz yokuş yukarı çıkarak gene bir korunun içinden rüzgar türbinlerine vardım ve herhalde deli bu der gibi bakan bekçiye selam verip geri döndüm. Rüzgar türbinlerinin romantik olduğu söyleniyor ama bence romantik falan değil basbayağı korkunçlar. Yanlarına yaklaşınca duyulan korku filmi efekti gibi rüzgar sesi de cabası.

Bu seneki Şeker Bayramı öncesinde rüyamızda seyahat ya resulallah dedik galiba. Bayram haftasının başında Cumartesi günü Bozcaada‘ya (eski ismi Tenedos) gittik, Çarşamba akşamı evimizde bavul değiştirdik ve Perşembe sabahı Kars’a uçtuk. (Başbakana bayramda tatilde olduğumu söylemeyin o beni aile ziyaretinde sanıyor.)

Yazının Devamı / Continue Reading

Gümüşlük 2008 Raporu

Ara yollardan koşarken birden yan arsadan tellerin arasından “Ulan sen benim bacımın, kızımın, karımın yanında nasıl böyle şortla koşarsın?” diye havlayan bir köpekten birazcık tırstım. Tam tırıs koşmaya geçmiştim ki bu sefer önümde bir dev çoban köpeği gördüm. Tırıstan da vazgeçtim ve yürümeye başladım. Köpek beni iplemedi, benimle aynı yönde ilerledi ve çok ilginç bir şekilde aniden kayboldu. Karayiplerde geçen korsan filmlerindeki hayalet gemiler gibiydi. Kaybolduğuna göre aniden belirebilir de diye düşündüğümden müziğimi kapattım ve sakin ama pürdikkat koşmaya devam ettim. Köşeyi döner dönmez önüme boyum yüksekliğinde dev iki göz çıktı! Gözler ufak boynuzların arasından sakin sakin bana bakıyorlardı. Meğersem geviş getiren bir öküzmüş. Sahibi duyar da deli zanneder diye içimden öküze “Selamınaleyküm” deyip hızlıca yanından geçtim.

2008 raporunu vermek için biraz geç kaldığımın farkındayım ama bu sefer Gümüşlük’e ancak Eylül başında gelebildim.

Yazının Devamı / Continue Reading

Türkiye İzmir Olsun

Balıkçı kılıklı adamlar ellerindeki çapari oltalarının bir kancasını sağ burun deliğime, ötekisini kulağıma, üçüncüsünü gözüme geçirirken öteki ellerinde tuttukları sigaranın külü yere düşmesin (denize silkelenecek) diye oltalarının kurşununu ayağıma dolamaya çalışıyorlar. Bir tanesi oltasına yem takarken 4 metrelik olta sopasını denize dik koyup sonra havaya kaldırıyor, üstünden 1500 metre engelli yarışındaki gibi atlamanız gerekiyor. Ötekisi boğazdan orkinos yakalayacak ya, oltayı daha uzağa atabilmek için gerilip sağına soluna bakmadan haşırt diye sallıyor. Bir kere köpeğini gezdiren bir çiftin köpeğini yakaladı biri bu şekilde. Neyse ki köpek efendi çıktı da herife birşey olmadı. İçimden ulan şu köpek ben olsaydın da herifi ibret olsun diye kıçının en gevrek yerinden ısırsaydım diye düşünmedim değil.

İş için ayda bir kez İzmir’e gidiyorum. Genellikle günübirlik yaptığım bu seyahatlerde çoğu kez İzmir şehrini görmeden dönerim. Ama bu sefer işim biraz daha uzun olduğundan Pazar akşamından gittim ve iki gece kaldım.

Yazının Devamı / Continue Reading