Ara yollardan koşarken birden yan arsadan tellerin arasından “Ulan sen benim bacımın, kızımın, karımın yanında nasıl böyle şortla koşarsın?” diye havlayan bir köpekten birazcık tırstım. Tam tırıs koşmaya geçmiştim ki bu sefer önümde bir dev çoban köpeği gördüm. Tırıstan da vazgeçtim ve yürümeye başladım. Köpek beni iplemedi, benimle aynı yönde ilerledi ve çok ilginç bir şekilde aniden kayboldu. Karayiplerde geçen korsan filmlerindeki hayalet gemiler gibiydi. Kaybolduğuna göre aniden belirebilir de diye düşündüğümden müziğimi kapattım ve sakin ama pürdikkat koşmaya devam ettim. Köşeyi döner dönmez önüme boyum yüksekliğinde dev iki göz çıktı! Gözler ufak boynuzların arasından sakin sakin bana bakıyorlardı. Meğersem geviş getiren bir öküzmüş. Sahibi duyar da deli zanneder diye içimden öküze “Selamınaleyküm” deyip hızlıca yanından geçtim.
Category: Türkiye
Balıkçı kılıklı adamlar ellerindeki çapari oltalarının bir kancasını sağ burun deliğime, ötekisini kulağıma, üçüncüsünü gözüme geçirirken öteki ellerinde tuttukları sigaranın külü yere düşmesin (denize silkelenecek) diye oltalarının kurşununu ayağıma dolamaya çalışıyorlar. Bir tanesi oltasına yem takarken 4 metrelik olta sopasını denize dik koyup sonra havaya kaldırıyor, üstünden 1500 metre engelli yarışındaki gibi atlamanız gerekiyor. Ötekisi boğazdan orkinos yakalayacak ya, oltayı daha uzağa atabilmek için gerilip sağına soluna bakmadan haşırt diye sallıyor. Bir kere köpeğini gezdiren bir çiftin köpeğini yakaladı biri bu şekilde. Neyse ki köpek efendi çıktı da herife birşey olmadı. İçimden ulan şu köpek ben olsaydın da herifi ibret olsun diye kıçının en gevrek yerinden ısırsaydım diye düşünmedim değil.
Koyun karşı tarafından, Özak Pansiyon/Bar’ın olduğu yerden sanki bir tenör bir arya söylemeye başlıyor. Tenörü de aryayı da bilmiyorum ama tüylerim diken diken oluyor. İnanılmaz bir ses. Bütün koy çınlıyor. Bitirince bir alkış.
Muhtarligin onunde kirmizi isikta duran soforun, arkadan korna ile taciz eden genc BMWci ile “El kol hareketleri yapma ulan!!” kavgasini halkla beraber on koltuktan seyrettikten sonra, hic gitmedigim ve merak ettigim Gazebo’ya girdim. Nurcan Aydogan sempatik kimligi ile Ingilterede Otelcilik okuduktan sonra gelip nasil Gazebo’ya basladigini anlatti. Zorluklarini anlatmadi.
Tabii ki benim cocuklugumun Gumusluk’u degil ama artik Bayramoglu da benim cocuklugumun Bayramoglu’su degil, Adana’da bizim apartmanin arkasinda artik futbol oynanamiyor, Mersin-Silifke arasinda artik sira sira siteler yuzunden yoldan denizi gormesi bile zor, Bagdat Caddesi’nde Sini yok, Atlantik yok, Suadiye Sinemasi bile yok artik.
Sonra bu amcalar, Ruslarin Anadolu’ya gelmesinden baslayip, Kahramanmaras’taki Kurt meselesine kadar olan tarihceyi kulagimizin dibinde bagira bagira anlattilar. “Simdi bah, bu Kurtler Maras’in icine sictilar, ondan sonra gitsen danimazin, hani carsida sey vardi ya….” Neyse ki kalkistan 15 dakika sonra turbulansa girdik de amcalar yolculuklarinin gerisini “bismillah…bismillah” diye her sallanista Allah’a siginarak gecirdiler
Tuncay’in acaip bir espri anlayisi var, insani basta fazla samimiyet ile itiyor gibi ama, icindeki iyi niyet oyle safca yansiyor ki bazi hareketlerine, ornegin otelde kalan Ingiliz cocuga sarilisina… Oralar avucunun ici gibi ama tarihten sinifta kaliyor, uc bes kliseyi kapmis, cok ilgili, cok merakli ama eðitim eksik elbette. Ingilizce, bol fotografli guzel Cappadoccia kitaplarini gosterirken cok zevk aliyor, her resmi kendince yorumluyor, hic yoruma acik olmayanlari bile…


