<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>www.sarapci.com &#187; KITAPLAR</title>
	<atom:link href="http://sarapci.com/category/uncategorized/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://sarapci.com</link>
	<description>Geziler...Fikirler...Anılar...Kitaplar...</description>
	<lastBuildDate>Wed, 11 Aug 2010 05:51:37 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.0</generator>
		<item>
		<title>Diary of a Bad Year (Kötü Bir Yılın Güncesi), J.M. Coetzee</title>
		<link>http://sarapci.com/2010/08/10/diary-of-a-bad-year-kotu-bir-yilin-guncesi-j-m-coetzee</link>
		<comments>http://sarapci.com/2010/08/10/diary-of-a-bad-year-kotu-bir-yilin-guncesi-j-m-coetzee#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 10 Aug 2010 20:26:57 +0000</pubDate>
		<dc:creator>sarapci</dc:creator>
				<category><![CDATA[KITAPLAR]]></category>
		<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Güney Afrika]]></category>
		<category><![CDATA[Müzik]]></category>
		<category><![CDATA[Okuma Cemiyeti]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://sarapci.com/?p=536</guid>
		<description><![CDATA[<div style="float:left;margin-right:10px;""><img src="http://sarapci.com/images/diary_diary.jpg" alt="Kötü Bir Yılın Güncesi (Diary of a Bad Year)"/></div>Asuman Kafaoğlu-Büke'nin kibarca parmak bastığı önemli bir şey kitabın önemli bir artısı:  biz Türk okurlar ekseriyetle edebiyat okumayı boş insanların yaptığı gereksiz bir iş olarak gördüğümüzden "Edebiyat Dışı" olarak kategorize edilen kitapları almayı tercih ederiz.  Coetzee'nın kitabı da yarısı edebiyat olsa da diğer yarısıyla boş vakitlerinde "belgesel izleyip kitap okuyan" Türk okuru için öğretici olabilecek denemelerden oluşuyor.  ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div class="tweetmeme_button" style="float: right; margin-left: 10px;">
			<a href="http://api.tweetmeme.com/share?url=http%3A%2F%2Fsarapci.com%2F2010%2F08%2F10%2Fdiary-of-a-bad-year-kotu-bir-yilin-guncesi-j-m-coetzee"><br />
				<img src="http://api.tweetmeme.com/imagebutton.gif?url=http%3A%2F%2Fsarapci.com%2F2010%2F08%2F10%2Fdiary-of-a-bad-year-kotu-bir-yilin-guncesi-j-m-coetzee&amp;style=normal" height="61" width="50" /><br />
			</a>
		</div>
<p>Okuma Cemiyeti&#8217;nde okuduğumuz en komik kitap olan <a href="http://sarapci.com/2010/04/13/aliklar-birligi-a-confederacy-of-dunces-john-kennedy-toole">Alıklar Birliği</a>&#8216;nde sonra gülmemesiyle ünlü Güney Afrikalı (Nobelli) yazar J.M. Coetzee&#8217;nın Türkçe&#8217;ye yeni tercüme edilen kitabı <span style="text-decoration: underline;">Kötü Bir Yılın Güncesi</span>&#8216;ni okuduk.</p>
<div style="text-align: center;"><img src="http://sarapci.com/images/diary_kapak.jpg" alt="Diary of a Bad Year, Kötü Bir Yılın Güncesi" /></div>
<p>En meşhur iki Güney Afrikalı yazar olan Coetzee (<em>Kıtziya</em> okunuyor bkz: <a href="http://inogolo.com/query.php?qstr=coetzee&amp;search=Search+Names">Coetzee</a>) ve Nordimer ne zamandır aklımdaydılar; Türkiye&#8217;yi bazı bakımlardan Güney Afrika Cumhuriyeti&#8217;ne benzettiğim için ikisini de merak ediyordum.  Lisede nefret ettiğim <a href="http://www.amazon.co.uk/Too-Late-Phalarope-Alan-Paton/dp/0140032169/ref=sr_1_1?ie=UTF8&amp;s=books&amp;qid=1278789905&amp;sr=8-1-spell">Too Late the Phalarope</a> ve <a href="http://www.amazon.co.uk/Cry-Beloved-Country-Comfort-Desolation/dp/0099766817/ref=ntt_at_ep_dpt_1">Cry, the Beloved Country</a> kitaplarından dolayı Güney Afrika romanları hakkında pek iyi bir intibam yoktu ama modern yazarlar konusunda daha umutluydum.</p>
<p>Radikal Kitap&#8217;taki <a href="http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalEklerDetay&amp;ArticleID=950676&amp;Date=13.05.2010&amp;CategoryID=40">Asuman Kafaoğlu-Büke&#8217;nin yazısından</a> sonra çok heveslendim ve Okuma Cemiyeti&#8217;nde şiddetli bir Coetzee lobisi yaptım.  Cemiyette benim gibi kitapları araştırıp ne istediğini bilen bilinçli seçmenlerle dağdaki çobanın oyu aynı sayıldığından kitleleri ikna etmek çok zor olmadı.</p>
<p>Söz konusu toplantıyı Etiler&#8217;deki (artık kapanmış olan) Fischer&#8217;de yaptık.  Normalde iki kitap aynı oyu alınca ikisi arasında ikinci tur seçimi yapmamıza rağmen bu sefer ikisini de sırayla okumaya karar verdik.  Dolayısıyla isimleri yerine ilk isimleri ve göbekadlarının baş harflerini kullanmayı tercih eden J.M. Coetzee ve V.S. Naipaul&#8217;u art arda geldiler.  İkisini de ben önermiştim ama sonradan düşününce ikisini de çok sevmediğime karar verdim.</p>
<p>Coetzee&#8217;nın kitabı aslında Naipaul&#8217;unkinden çok daha enteresan bir kitap.  Bir kere yazılış şeklinden dolayı; zira kitabın yarısı edebiyat, yarısı ise denemelerden oluşuyor.  Kitapta Coetzee&#8217;ya çok benzeyen (ama o olmayan) Güney Afrikalı bir yazar, mümkün mertebe ortalığı karıştırıcı cinsten denemelerden oluşan bir kitap yazması için teklif alıyor.  O da parkinsonundan dolayı elle yazdıklarını Anya isimli boş vakitlerinde alışveriş yapmak ve erkekleri delirtmekten hoşlanan küçük kırmızı elbiseli Filipinli komşusuna daktilo ettirmeye karar veriyor.  İkinci enteresan şey  ise kitabın sayfalarının önce ikiye sonra da üçe bölünmüş olması.  Bir kısmı denemelerin kendileri, bir kısmı denemelerin yazılışı sırasında yazarın (Senyor C), bir kısmı ise Anya ve sevgilisi Alan&#8217;ın bakış açısı.  Coetzee bazen hikayeler ve denemeler arasındaki senkronizasyonu da bozarak yazdığı için kitap iyice oyuncaklı olmuş.</p>
<div style="text-align: center;"><img src="http://sarapci.com/images/diary_aquino.jpg" alt="Corazon Aquino, Anya" /></div>
<p><em>Google&#8217;da Seksi Kırmızılı Filipinli Kadın Diye Arayınca<br />
Karşıma Marcos&#8217;un Korkulu Rüyası Rahmetli Başkan Corazon Aquino Çıktı!</em></p>
<p>Asuman Kafaoğlu-Büke&#8217;nin kibarca parmak bastığı önemli bir şey kitabın önemli bir artısı:  biz Türk okurlar ekseriyetle edebiyat okumayı boş insanların yaptığı gereksiz bir iş olarak gördüğümüzden &#8220;Edebiyat Dışı&#8221; olarak kategorize edilen kitapları almayı tercih ederiz.  Coetzee&#8217;nın kitabı da yarısı edebiyat olsa da diğer yarısıyla boş vakitlerinde &#8220;belgesel izleyip kitap okuyan&#8221; Türk okuru için öğretici olabilecek denemelerden oluşuyor.  Bu denemeler ilk başlarda anarşi, demokrasi, Makyavelli ve milletlerin utancı derken ağır başlıyorlar ama kitap ilerledikçe Anya Senyor C&#8217;yi bu sıkıcı konulardan uzaklaşması konusunda ikna ediyor da sonlardaki denemeler çocuklar, kuşlar, erotik hayat gibi daha &#8220;enteresan&#8221; yönlere gidiyor.  Tabii bu denemeler Türk okurunun ne kadar ilgisini çeker tartışılır zira Türk okuru ekseriyetle zaten belli olan fikrini destekleyecek kitaplar okur &#8211; Senor C&#8217;nin fikirleri ise pek bize gelmeyecek cinsten oldukça sivri fikirler.</p>
<p>Denemelerin arasına serpiştirilen olaylar sonucunda okudukça birbirini tamamlayan üç karakterin (entellektüel ve sıkıcı Senyor C, hayat dolu ve amaçsız Anya, materyalist ve utanmaz Alan) yakınlaşması ile hayatın aslında çok daha karmaşık ve çok yönlü olduğu sonucuna varıyoruz.  Yazar Senyor C, Tolstoy&#8217;un da cevabını aradığı &#8220;Nasıl yaşamalı?&#8221; sorusunun cevabını Dostoyevski gibi değişik fikirleri çarpıştırarak ararken antitezi Anya ve Alan sayesinde biraz daha dünyaya bizlerin arasına dönüyor.</p>
<div style="text-align: center;"><img src="http://sarapci.com/images/diary_coetzee.jpg" alt="J. M. Coetzee" /></div>
<p><em>Coetzee&#8217;nın Neşeli Bir Anı</em></p>
<p>Kitabı üç ayrı yoldan okurken Senyor C&#8217;nin müzik hakkındaki denemesinde Wagner ve Strauss hakkında yazdıklarını düşündüm:</p>
<blockquote><p>&#8220;Onların müziği harmonik ve amaçsal değişim ve ruhani değişim arasındaki paralelliklere dayanıyor.&#8221;</p></blockquote>
<p>Coetzee de bu kitabı yazarken duygusuz denemelerle duygusal değişimleri üst üste yerleştirmiş.  Teknik olarak mükemmel gibi gelse de okurken kitabın edebiyat olan kısımlarında &#8211; belki de benim çok ilgimi çekmeyen temaları yüzünden &#8211; biraz ayak sürüdüm.  Ne Senyor C&#8217;nin depresiv ve pasif sinizmi ne de Senyor C&#8217;nin bütün uğraşılarına rağmen hiç seksi olamayan Anya&#8217;nın umursamaz cehaleti beni pek çekmedi.  Coetzee Alan karakterine nefret ettiği çok fazla özelliği yükleyerek aslında ilginç olabilecek adamı karikatürize edince kimseden umudum kalmadı.  Anya&#8217;nın &#8220;kirlilikle savaşılmaz, ona alışsan iyi olur&#8221; demesi gibi kitabı alışmaya çalışarak bitirdim.</p>
<p><span style="text-decoration: underline;">Kötü Bir Yılın Güncesi</span>&#8216;ni Etiler&#8217;deki vasat Amerikan lokantası Chili&#8217;s de tartışırken konu Senyor C&#8217;nin sağda mı solda mı olduğunu çözemediğimiz fikirlerinden İzmirli sosyal demokrat mı, ortanın sağı mı, sağın ortası mı olduklarını bilmeyen seçmenlere kaydı.   Sonuçta bir yere de varamadık ama fikirlerin çarpışmasından bazı şimşekler çaktı zannedersem, darısı J.S. Naipaul&#8217;a diyerekten evlerimize dağıldık.</p>

	<h4>İlgili Yazılar / Related posts</h4>
	<ul class="st-related-posts">
	<li><a href="http://sarapci.com/2008/08/19/the-mysteries-of-pittsburgh-michael-chabon" title="The Mysteries of Pittsburgh, Michael Chabon (August 19, 2008)">The Mysteries of Pittsburgh, Michael Chabon</a> (2)</li>
	<li><a href="http://sarapci.com/2008/06/02/puslu-kitalar-atlasi-ihsan-oktay-anar" title="Puslu Kıtalar Atlası, İhsan Oktay Anar (June 2, 2008)">Puslu Kıtalar Atlası, İhsan Oktay Anar</a> (8)</li>
	<li><a href="http://sarapci.com/2008/07/13/mrs-dalloway-virgina-woolf" title="Mrs. Dalloway, Virginia Woolf (July 13, 2008)">Mrs. Dalloway, Virginia Woolf</a> (8)</li>
	<li><a href="http://sarapci.com/2008/11/18/masumiyet-muzesi-orhan-pamuk" title="Masumiyet Müzesi, Orhan Pamuk (November 18, 2008)">Masumiyet Müzesi, Orhan Pamuk</a> (6)</li>
	<li><a href="http://sarapci.com/2008/10/09/gospel-according-to-jesus-christ-isaya-gore-incil-jose-saramago" title="Gospel According to Jesus Christ (İsa&#8217;ya Göre İncil), Jose Saramago (October 9, 2008)">Gospel According to Jesus Christ (İsa&#8217;ya Göre İncil), Jose Saramago</a> (0)</li>
</ul>

]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://sarapci.com/2010/08/10/diary-of-a-bad-year-kotu-bir-yilin-guncesi-j-m-coetzee/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Alıklar Birliği (A Confederacy of Dunces), John Kennedy Toole</title>
		<link>http://sarapci.com/2010/04/13/aliklar-birligi-a-confederacy-of-dunces-john-kennedy-toole</link>
		<comments>http://sarapci.com/2010/04/13/aliklar-birligi-a-confederacy-of-dunces-john-kennedy-toole#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 13 Apr 2010 19:32:11 +0000</pubDate>
		<dc:creator>sarapci</dc:creator>
				<category><![CDATA[KITAPLAR]]></category>
		<category><![CDATA[Anti-Kahramanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Big Lebowski]]></category>
		<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[New Orleans]]></category>
		<category><![CDATA[Okuma Cemiyeti]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://sarapci.com/?p=505</guid>
		<description><![CDATA[<div style="float:left;margin-right:10px;""><img src="http://sarapci.com/images/confederacy_confederacy.jpg" alt="The Sopranos"/></div>Kitaptaki başarılı ana karakterlerden birisi de dekadan bir üçüncü dünya başkenti havasındaki New Orleans şehri.  (Şehrin 90'lardaki hali için: <a href="http://sarapci.com/1996/05/03/gunah-sehri-new-orleans">Günah Şehri New Orleans</a> isimli sarapci.com yazısına bakınız.) <u>Alıklar Birliği</u>, New Orleans'ı James Joyce'un Dublin'i gibi detaylarıyla realist bir şekilde portre ettiği için orada (ve daha sonra bütün Amerika'da) kült statüsüne ulaşmış, hatta Ignatius'un kitabın en başında ufak bir isyan çıkardığı D.H. Holmes isimli dükkanın olduğu yerde bir heykelini dikmişler. ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div class="tweetmeme_button" style="float: right; margin-left: 10px;">
			<a href="http://api.tweetmeme.com/share?url=http%3A%2F%2Fsarapci.com%2F2010%2F04%2F13%2Faliklar-birligi-a-confederacy-of-dunces-john-kennedy-toole"><br />
				<img src="http://api.tweetmeme.com/imagebutton.gif?url=http%3A%2F%2Fsarapci.com%2F2010%2F04%2F13%2Faliklar-birligi-a-confederacy-of-dunces-john-kennedy-toole&amp;style=normal" height="61" width="50" /><br />
			</a>
		</div>
<p><a href="http://sarapci.com/dubliners-dublinliler-james-joyce/">Dubliners</a> yazımda <span style="text-decoration: underline;">A Confederacy of Dunces</span>&#8216;dan (Alıklar Birliği) biraz bahsetmiştim.  Kitaba başlarken biraz tedirgindim zira birden fazla kişiden çok komik olduğunu duymuştum.  Ne zaman bir kitap komik diye övülse hayal kırıklığına uğradığımdan okumaya hafif bir önyargı ile başladım.</p>
<p>Aslında mekan da kitap okumaya pek uygun değildi.  Bir türlü yazısını yazamadığım Güney İtalya seyahatimizin dönüş uçağındaydık.  Bari havaalanına hız sınırlarını zorlayarak yetiştikten sonra son dakika aldığımız şarabı kırılmasın diye bavula koymayıp yanıma almıştım.  Bavullarımızı verip üstbaş kontrolünden geçerken yanımda güvenlik kurallarını ihlal edecek şekilde 100 ml&#8217;den fazla şarap taşıdığım için şişeme el koymaya kalktılar.  Ben isyan edince, aksi kadın polis şişeyi sırt çantama koyup geri gitmemi çantamı da bagaja vermemi tavsiye etti.  Yapacak başka birşey olmadığından çantamdaki gerekli eşyaları Türk usulü birsürü plastik torbaya aktardım ve çantamı &#8220;<em>çekin</em>&#8221; ettim.  Kan ter içinde geri gelip uçağın kapısı kapanayazdığı sırada THY uçağına geç kalmış da bütün uçağı beklettirmiş milletvekili gibi herkes yerine yerleştikten sonra pişkin bir şekilde yerime oturdum.  Kısa süre sonra 2.5 yaşında bir bebekle seyahat etmenin zorluklarını yaşamaya başladık.  Ama nasılsa bir süre sonra ortalık duruldu da <span style="text-decoration: underline;">Alıklar Birliği</span>&#8216;ne başlayabildim.</p>
<div style="text-align: center;"><img src="http://sarapci.com/images/confederacy_kapak.jpg" alt="A Confederacy of Duncesi, Alıklar Birliği" /></div>
<p>Benim için bir kitapta herhalde diyaloglardan sonra en önemli şey olan karakterlerden başlamak gerekirse daha kitabın ilk sayfalarında anti-kahramanımız Ignatius J. Reilly ufaktan gülümsetmeye, sonra kıkırdatmaya, sonra da gözlerimden yaşlar getirecek şekilde katılarak güldürmeye başladı.</p>
<p>Ignatius New Orleans&#8217;ın sıcağında kulaklarını kapatan bir av şapkası ve kalın avcı gömleğiyle gezen, hastalık hastası, 30&#8242;lu yaşlarında hala her işini yapan annesiyle oturan, yüzsüz, bencil, ukala ve en önemlisi hayatımda okuduğum en eğlenceli roman karakteri.</p>
<p>Kısa süre sonra yan karakterlerin en iyisi (muhtemelen Eddie Murphy&#8217;nin ilham kaynağı) dünyaya sürekli kapkara gözlüklerin ve sigara dumanının ardından bakan sarkastik zenci Burma Jones ve Ignatius&#8217;un <em>nemesis</em>&#8216;i zavallı polis Mancuso piyasaya çıktı.  Ignatius&#8217;un köylü kurnazı annesi Irine Reilly&#8217;yi hem sevmedim hem de kadıncağıza acıdım.  Big Lebowski filmindeki beceriksiz dedektifi hatırlatan Levy Pants fabrikasında Ignatius&#8217;un müdürü Mr. Gonzales, aynı ofisteki bunak memure Miss Trixie, Ignatius&#8217;la nefret-aşk ilişkisiyle bağlı abaza sevgilisi Myrna Minkoff gibi karakterler de kitabı iyice komikleştirdiler.</p>
<p>Yavaş yavaş karakterleri tanıyıp konunun Recep İvedik benzeri bir başarısız iş aramaları serisi olduğunu anladıktan sonra kitabın keyfine varmaya başladım.  35. sayfada aşağıdaki paragrafı okurken artık engelleyemediğim bir gülme krizine tutuldum (tercüme bendenize aittir):</p>
<blockquote><p>Bayan Reilly Devriye Mancuso&#8217;ya sabah İgnatius için aldığı iki düzine çöreğin kalanlarından ikram etti.  Yağlı kutu sanki birisi içindeki bütün çörekleri aceleyle aynı anda almaya kalkmışçasına eciş bücüştü.  Mancuso biraz uğraştıktan sonra açabildiği kutunun dibindeki iki tane pörsümüş çöreğe ulaştı.  Çöreklerin kenarlarındaki nem ve ufak delik kısa süre önce içlerindeki reçelin çaktırmadan emildiğini gösteriyordu.  Mancuso kibarca &#8220;Teşekkürler Bayan Reilly, zaten öğlen biraz fazla yemiştim&#8221; diyerek çörek kutusunu Bayan Reilly&#8217;ye uzattı.  Bayan Reilly Mancuso&#8217;ya ağzına kadar doldurduğu için taşırken dökülmeye başlayan kahve fincanını &#8220;Keşke bir tane alsaydınız Bay Mancuso, Ignatius bu çörekleri çok sever.  Daha bu sabah bana &#8216;Anne bu çörekleri çok seviyorum&#8217; dedi diyerek uzattı.&#8221;</p></blockquote>
<p>Şu anda bana &#8220;Allah canımı alsın, iki gözüm önüme aksın ki bu kitap çok komik&#8221; diye kitap tavsiye edenlerin yaptığının aynısını siz sayın okurlara yaptığımın farkındayım ama yukarıdaki paragrafı benim gibi karakterleri tanıyarak okusaydınız, uçağınıza geç kalmışken bir de yeni aldığınız nadide şarabınızı kırılma riskini göze alarak bagaja verseydiniz, yanınızda oğlunuz ikide bir yere düşürdüğü boya kalemlerini size daracık koltukların arasından kafanızı vurdura vurdura aldırsaydı eminim siz de solunuzda oturan kolormatik gözlüklü çenesine kadar favorili İtalyan amcanın garip bakışlarına aldırmadan gözünüzden yaşlar gelerek gülerdiniz.</p>
<p>Ignatius&#8217;u komik bir dehanın en önemli ürünü yapan şeylerden birisi de kendisinden başka herkesin aptal ve cahil olduğunu düşünürken yaptıkları.  Yaşamak için tek iyi zamanın Ortaçağ olduğunu düşünen Ignatius&#8217;a göre kitabın geçtiği 1950&#8242;lerde dünyada kafi miktarda estetik, dürüstlük, düzen ve din kalmamış.  Tabii bütün bu soyu tükenen erdemler herşeyi bilen Ignatius&#8217;un kendi <em>weltanschauung</em>&#8216;una (spesifik dünya görüşü) göre tarif edilmekte.  Ignatius bu fikirlerini sadece düşünmekle kalmıyor mümkün mertebe önüne gelen herkese de empoze ediyor.  Ama yazar <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/John_Kennedy_Toole">John Kennedy Toole</a> İgnatius&#8217;u o kadar güzel anlatmış ki, kitabı okuduğum günlerde metrobüste arkamda yeni tanıştığı kızlara yazarken &#8220;Güzel Allahımız iyi ki dört mevsimi yaratmış, şu kış olmasaydı mikroplar nasıl ölürdü?&#8221; gibi salakça bir soru soran delikanlıya dönüp bir Ignatius tepkisi vermemek için zor tuttum.  Muhtemelen böylece temiz bir dayaktan kurtuldum, ayrı.  (Zaten böyle sevdiğim karakterlerden çok etkilendiğim için evde Larry David&#8217;in mükemmel dizisi <span style="text-decoration: underline;">Curb Your Enthusiasm</span>&#8216;i izlemem yasaklandı.)</p>
<p>Ignatius kitap boyunca ağdalı İngilizcesiyle hayattaki zorlukları kabullenmeyi öneren kaderci Romalı düşünür <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Boethius">Boethius</a>, monist felsefesi Mevlana&#8217;yı hatırlatan İngiliz şair <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/John_Milton">Milton</a> gibi favori yazarlarına atıflarda bulunuyor.  Tabii bunlara kendi yorumunu da katıp işine gelen kısımlarını cımbızla seçerek.  Ignatius&#8217;un sorunlarla karşılaşınca Boethius&#8217;un çark-ı feleğini örnek göstererek tepki vermemesi biraz Trainspotting&#8217;deki komik karakter Spud&#8217;ın gittiği iş mülakatında &#8220;En güçsüz yanım idealistliğimdir, bir problemle karşılaştığımda hiç umurumda olmaz&#8221; demesine benziyor.</p>
<div style="text-align: center;"><img src="http://sarapci.com/images/confederacy_float.jpg" alt="" /></div>
<p style="text-align: center;"><em>New Orleans&#8217;ta Mardi Gras Kutlamalarında Bir Ignatius Reilly Heykeli</em></p>
<p>Ignatius&#8217;un pasifizimini ve tembelleğini haklı çıkarırcasına zenci elemanlarını köle gibi çalıştıran Mr. Levy bütün parasına ve gücüne rağmen kitaptaki en dertli karakter.  Öte yandan polis tarafından tehdit edildiğinden asgari ücretin altında eşek gibi çalışmak zorunda kalan Jones hayatından memnun denemese de en azından mutlu.  Ve kitap boyunca kaderin (veya <a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Minerva">Minerva</a>&#8216;nın) cilveleri sayesinde fatalist Ignatius çevresindeki herkesin hayatını bir şekilde değiştirmeyi başarıyor.</p>
<p>Kitaptaki başarılı ana karakterlerden birisi de dekadan bir üçüncü dünya başkenti havasındaki New Orleans şehri.  (Şehrin 90&#8242;lardaki hali için: <a href="http://sarapci.com/1996/05/03/gunah-sehri-new-orleans">Günah Şehri New Orleans</a> isimli sarapci.com yazısına bakınız.) <span style="text-decoration: underline;">Alıklar Birliği</span>, New Orleans&#8217;ı James Joyce&#8217;un Dublin&#8217;i gibi detaylarıyla realist bir şekilde portre ettiği için orada (ve daha sonra bütün Amerika&#8217;da) kült statüsüne ulaşmış, hatta Ignatius&#8217;un kitabın en başında ufak bir isyan çıkardığı D.H. Holmes isimli dükkanın olduğu yerde bir heykelini dikmişler.  Kitabın bir hayranı da çok takdir ettiğim bir hareketle kitaptaki mekanlara tek tek gidip şu mükemmel web sitesini hazırlamış: <a href="http://ignatiusghost.blogspot.com/">http://ignatiusghost.blogspot.com/</a>.  Detaylara meraklıysanız bu sitede kitapta bol bol bahsi geçen Big Chief Tablets (bir cins bloknot), Dr. Nut (bir gazlı içecek) gibi şeylerin resimlerini de bulabilirsiniz.</p>
<div style="text-align: center;"><img src="http://sarapci.com/images/confederacy_ignatius.jpg" alt="Ignatius J. Reilly" /></div>
<p style="text-align: center;"><em>Ignatius J. Reilly&#8217;nin D.H. Holmes Önüne Dikilmiş Heykeli</em></p>
<p>Alıklar Birliği&#8217;ni tartıştığımız <a href="http://sarapci.com/tag/okuma-cemiyeti">Okuma Cemiyeti</a> toplantısını aslında New Orleans&#8217;ın havasını taşıyan Beyoğlu&#8217;nun arka sokaklarında yapmamız yakışırdı ama kader (Minerva) Kuruçeşme Balıkçısı&#8217;nı daha uygun gördü.  Adeta kitaptan bir sahne gibi, arka masamızda 3 tane über-dedikoducu kadın bağıra çağıra bir ortak ardaşlarının gelininin ne kadar da terbiyesiz olduğunu tartışmaktalardı.  İşin kötüsü anlattıklarını mecburen dinlediğimiz için haklı olduklarını düşünmeye başladım; gelin gercekten de tam sopalıktı.   Seha&#8217;dan engelleyici pis bakışlar gelmese kadınlara (bu sefer dayak yeme riski de yokken) esaslı bir Ignatius tepkisi verecektim ama yapamadım.  Zaten ne zaman boyle bir durumda olsam şartlar şahit olduğum olaylara mudahalemi engeller, sonra gunlerce &#8220;keske karışsaydım, bu pasifizmin kimseye faydası yok&#8221; ile &#8220;ulan işim ne iyi ki karışmadım, ne halleri varsa görsünler&#8221; arasinda gider gelirim.</p>
<p>Aslında Okuma Cemiyeti&#8217;nde kitabı benim kadar beğenen kimse çıkmadığı için hayal kırıklığına uğramış olduğumdan pek hevesim de kalmamıştı.  Banu, Ignatius terbiyesizliğinin hiç sevmediği bir herifi hatılattığını dolayısıyla Ignatius&#8217;tan da  tiksindiğini ve okumaya dayanamadığını anlattı.  Seha zaten benim çok sevdiğim şeyleri ekseriyetle sevmez, kitabı bitirmemişti bile, sonunu ben anlattım.  <span style="text-decoration: underline;">Alıklar Birliği</span> <a href="http://gulunesiasklar.blogspot.com/">Ludmila</a>&#8216;nın da favori kitaplarından birisi olmasına rağmen cemiyetteki kadınlara &#8220;Siz bu kitabı sevemediniz zira bu bir erkek kitabıdır ve siz kadınlar mizahtan anlamazsınız&#8221; gibi Ignatius cinsi bir genelleme yapmak suretiyle saldıracaktım ki Hikmet de benim bayılmış olduğum karakterlerin fazla karikatürize olduğundan şikayet edince pes ettim.</p>
<p>Aslında sayın azalarımız bu kitabın değerini bilemediler zira bir sonraki kitabımız hem ağır hem de ziyadesiyle ciddi yazar olarak tanınan J. M. Coetzee&#8217;nın (kat-Zİ-ya okunuyormuş, <a href="http://inogolo.com/query.php?qstr=coetzee&amp;search=Search+Names">inanmayan bakabilir</a>) <span style="text-decoration: underline;">Kötü Bir Yılın Güncesi</span> (<span style="text-decoration: underline;">Diary of a Bad Year</span>) isimli kitabı oldu.  Ben de bu fırsat bir daha elime geçmez diye kendimi Minerva&#8217;ya teslim edip arka masadaki kadınlara ne kadar beyinsiz ve zavallı yaratıklar olduklarını anlatmaya gittim.</p>

	<h4>İlgili Yazılar / Related posts</h4>
	<ul class="st-related-posts">
	<li><a href="http://sarapci.com/2008/08/19/the-mysteries-of-pittsburgh-michael-chabon" title="The Mysteries of Pittsburgh, Michael Chabon (August 19, 2008)">The Mysteries of Pittsburgh, Michael Chabon</a> (2)</li>
	<li><a href="http://sarapci.com/2008/06/02/puslu-kitalar-atlasi-ihsan-oktay-anar" title="Puslu Kıtalar Atlası, İhsan Oktay Anar (June 2, 2008)">Puslu Kıtalar Atlası, İhsan Oktay Anar</a> (8)</li>
	<li><a href="http://sarapci.com/2008/07/13/mrs-dalloway-virgina-woolf" title="Mrs. Dalloway, Virginia Woolf (July 13, 2008)">Mrs. Dalloway, Virginia Woolf</a> (8)</li>
	<li><a href="http://sarapci.com/2008/11/18/masumiyet-muzesi-orhan-pamuk" title="Masumiyet Müzesi, Orhan Pamuk (November 18, 2008)">Masumiyet Müzesi, Orhan Pamuk</a> (6)</li>
	<li><a href="http://sarapci.com/2008/10/09/gospel-according-to-jesus-christ-isaya-gore-incil-jose-saramago" title="Gospel According to Jesus Christ (İsa&#8217;ya Göre İncil), Jose Saramago (October 9, 2008)">Gospel According to Jesus Christ (İsa&#8217;ya Göre İncil), Jose Saramago</a> (0)</li>
</ul>

]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://sarapci.com/2010/04/13/aliklar-birligi-a-confederacy-of-dunces-john-kennedy-toole/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Dubliners (Dublinliler), James Joyce</title>
		<link>http://sarapci.com/2010/01/09/dubliners-dublinliler-james-joyce</link>
		<comments>http://sarapci.com/2010/01/09/dubliners-dublinliler-james-joyce#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 09 Jan 2010 18:04:20 +0000</pubDate>
		<dc:creator>sarapci</dc:creator>
				<category><![CDATA[KITAPLAR]]></category>
		<category><![CDATA[Din]]></category>
		<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Istanbul]]></category>
		<category><![CDATA[Kısa Hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[Okuma Cemiyeti]]></category>
		<category><![CDATA[Orta Sınıf]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://sarapci.com/?p=495</guid>
		<description><![CDATA[<div style="float:left;margin-right:10px;""><img src="http://sarapci.com/images/dubliners_dubliners.jpg" alt=""/></div>En ilginci James Joyce'un da aralarında olduğu İrlandalı oryantalistler üstlerindeki İngiliz etkisinden hoşlanmadıkları için İrlandalıların atalarının Doğu Akdeniz'den geldiklerini dolayısıyla İrlanda dilinin ve alfabesinin kökeninin Fenike olduğunu iddia ediyorlar.  Hatta James Joyce <a href="http://www.jstor.org/pss/25473908">bir yazısında</a> "Dublin ve Istanbul'un asil ikiz kimliğinden" bahsediyor!  ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div class="tweetmeme_button" style="float: right; margin-left: 10px;">
			<a href="http://api.tweetmeme.com/share?url=http%3A%2F%2Fsarapci.com%2F2010%2F01%2F09%2Fdubliners-dublinliler-james-joyce"><br />
				<img src="http://api.tweetmeme.com/imagebutton.gif?url=http%3A%2F%2Fsarapci.com%2F2010%2F01%2F09%2Fdubliners-dublinliler-james-joyce&amp;style=normal" height="61" width="50" /><br />
			</a>
		</div>
<p>Okuma Cemiyetimizde acılar içinde okumak zorunda kaldığım <span style="text-decoration: underline;">İklimler</span>&#8216;den <a href="http://sarapci.com/climats-iklimler-andre-maurois/">bir önceki yazımda</a> yazdığım gibi illallah ettiğim için James Joyce&#8217;un <span style="text-decoration: underline;">Dubliners</span> kitabına sıcak, yaz, plaj demeden heyecanla sarıldım.</p>
<p>Kitabın başlangıcı yaz tatili haftamıza denk geldi.  Alışkanlığım olduğu üzere tatildeki yoğun okuma seanslarıma öncelikle birikmişlerden başladım.  Okumak için kenara ayırdığım dergileri (son iki ayın <em>Roll</em>&#8216;u, bir adet eski <em>Intelligent Life</em>, bir adet hayatı dijitize etme hakkında <em>Wired</em>), internetten basıp biriktirdikten sonra ataşımsı siyah şeylerle kategorilerine göre ayırdığım New Yorker, The Guardian makalelerini ve emailden, Facebook&#8217;tan, Friendfeed&#8217;den bulduğum ve sonra okumak için ayırdığım bir dolu yazıyı bitirmek toplam 4 günümü aldı.  Zaten gazete harici okuma saati Marmaris&#8217;te her gün elime geçen <em>The Guardian</em> ile birlikte 3&#8242;e çıkardığım gazeteler sayesinde ancak öğleden sonra geliyordu.</p>
<div style="text-align:center;"><img src="http://sarapci.com/images/dubliners_kapak.jpg" alt="Dublinliler, James Joyce" /></div>
<p><span style="text-decoration: underline;">Dublinliler</span> James Joyce&#8217;un 1904 &#8211; 1914 arasında henüz ünlenmeden önce yazdığı, Dublin&#8217;de geçen 15 kısa hikayesini derlediği bir kitabı.  Hikayeleri ara vermeden okuyarak derlemenin tamamı üzerine düşünmek de mümkün ama ben  detayları merak ettiğim için İrlanda hakkında bilgisi benim gibi kıt Amerikalı okurlar için yazılmış olan açıklamalı (<em>annotated</em>) versiyonundan memnun kaldım.  Hikayeler birbirine bağlantısız olsa da bazı karakterleri başka hikayelerde hatta sonra Joyce&#8217;un en meşhur kitabı olan <span style="text-decoration: underline;">Ulysses</span>&#8216;de görebiliyorsunuz.  Ayrıca hikayelerin tümü aynı yıllarda Dublin&#8217;de geçtiği için biraz Magnolia filmi gibi ayrı ayrı konulardan bir bütünlük oluşmuş durumda.</p>
<p>Hikayelerin ortak noktası hiçbirinde fazla birşey olmaması.  Dublin&#8217;de çoğunlukla işçi sınıfı ve orta sınıftan karakterlerin arasında düzenbazlar, sapıklar, okuldan kaçan çocuklar, sonradan görme zenginlar, ayyaşlar, manipulatif anneler, çocuklarını döven babalar, aşık genç delikanlılar, aşık yaşlı teyzelere yüz vermeyen aksi yaşlı amcalar mevcut.  Genel olarak Dublinliler hakkında o kadar negatif özellikler seçilmiş ki yeni filizlenen İrlanda milliyetçiliği içinde vatan haini olarak suçlanmadıysa şaşırırım.</p>
<p><span style="text-decoration: underline;">Dublinliler</span>&#8216;de hikaye/şiir gibi yoğun eserlerde olması beklenen detaylarda 20 yüzyıl başı İrlanda pop kültürüne, edebiyatına, dinlerine ve mezheplerine, gazetelerine ve politikasına, Dublin&#8217;in dükkan, birahane, lokanta ve otellerine fazlasıyla gönderme söz konusu.  Kitabın açıklamalı versiyonunda resimler, haritalar ve şiirler/şarkılar ile şehri ve o zamanki İrlandalıları daha iyi anlamak mümkün.  James Joyce hikayelerini o kadar realist yazmış ki kitap bir antropolojik eser olarak bile okunabilir.  Hatta benim tavsiyem mümkünse Dublin&#8217;e gitmeden önce okumanız sonrasında Dublin sokaklarını 100 sene önceki hallerini düşünerek gezmeniz.  Ama dikkat, bunu yapmadan önce <span style="text-decoration: underline;">Ulysses</span>&#8216;i de okumanız gerekeceğinden Dublin seyahatiniz uzun süre ertelenebilir!</p>
<p><strong>İçimizdeki İrlandalılar</strong><br />
Hikayelerde benim ilgimi çeken konulardan bir tanesi 20 yüzyıl başı İrlandalı psikolojisi.  İrlandalılar ayrı bir dinden (Katolik), fakir ve eğitimsiz oldukları için çok etkisinde oldukları İngilizler tarafından aşağılanıyorlar.  <em>Irish Times</em> Dublin&#8217;de yapılacak bir araba yarışı öncesinde politikacılara ya şehri temizlemelerini ya da yarışın güzergahını şehrin daha güzel yerlerinden geçecek şekilde değiştirmelerini aksi takdirde bir kez daha yabancılara rezil olacaklarını söylüyor.</p>
<p><span style="text-decoration: underline;">Dublinliler</span>&#8216;deki bir karakter Dublin&#8217;de insanın hakkıyla bir yere gelmesinin imkansız olduğunu dolayısıyla başka ülkelere göç etmenin elzem olduğunu söylerken yurtdışında köşeyi dönen biri ise memleketine ve insanlarına burun kıvırıyor.  İrlandalıların neredeyse tamamı dindar, katolikler protestanları az sayıdaki protestanlar ise katolikleri sevmiyorlar.</p>
<p>Milliyetçilik moda olmuş durumda.  Birçok İrlandalı biraz da zorlamayla İrlanda kültürünü öğrenmeye başlarken bir kısmı da İngiliz kültürüne oranla aşağı bulduğı İrlanda şarkılarını, edebiyatını ve dilini küçümsüyor.  Bir hikayede tatilde Fransa ve Belçika&#8217;ya gidecek olan bir adam &#8220;Önce ülkeni gör!&#8221; diye azarlanıyor.</p>
<p>En ilginci James Joyce&#8217;un da aralarında olduğu İrlandalı oryantalistler üstlerindeki İngiliz etkisinden hoşlanmadıkları için İrlandalıların atalarının Doğu Akdeniz&#8217;den geldiklerini dolayısıyla İrlanda dilinin ve alfabesinin kökeninin Fenike olduğunu iddia ediyorlar.  Hatta James Joyce <a href="http://www.jstor.org/pss/25473908">bir yazısında</a> &#8220;Dublin ve Istanbul&#8217;un asil ikiz kimliğinden&#8221; bahsediyor!</p>
<div style="text-align:center;"><img src="http://sarapci.com/images/dubliners_joyce.jpg" alt="James Joyce" /></div>
<p style="text-align: center;"><em>Bana Pek Hemşehrimizmiş Gibi Gelmedi Ama Olsun</em></p>
<p>1900&#8242;ların başı Dublin&#8217;inin tasvirleri bana İstanbul&#8217;un tıkış tıkış mekanlarını hatırlatıyor.  Kitaptaki en sevdiğim hikayelerden birisi olan ve Londra&#8217;ya kurulan kardeş fuar (&#8220;Londra&#8217;daki Konstantinopolis&#8221;) sonrasında Dublin&#8217;e gelen &#8220;Dublin&#8217;deki Arabistan&#8221; fuarında geçen <em>Araby</em> isimli hikayeden tercüme ettiğim aşağıdaki paragrafa bakınız:</p>
<blockquote><p>Işıl ışıl sokaklarda sarhoşların ve avaz avaz pazarlık yapan kadınların itiş kakışı içinde; küfürleşen işçilerin, domuz sakatatı dolu varillerinin yanında ciyaklayan tezgahtar çocukların, O&#8217;Donnavan Rosso hakkında türküler ve ülkemizin dertleri hakkında ağıtlar söyleyen sokak şarkıcılarının gürültüleri arasında ilerledik.</p></blockquote>
<p>Domuzu balık veya koyun, şarkıları ise bilimum Türk şarkıları ile değiştirseniz İstiklal Caddesi veya Balık Pazarı civarlarında bir haftasonu akşamı gibi değil mi?  Özellikle gündüz yağmur yağdıktan sonra yerlerin çamurlu olduğunu ve paçalarınızın sayın belediye başkanımızın 3 kere değiştirtmesine rağmen 3 senede kırık dökük olan kaldırım taşlarından birine basınca sıçrayan su ile ıslanmış olduğunu düşününüz.</p>
<p>Bir teoriye göre oryantalist James Joyce <em>Araby</em> hikayesinin içine <a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Ebced_hesab%C4%B1">ebced hesabıyla</a> ismini yazmış.  Hikayede saatin söylendiği cümleye dikkat ediniz!</p>
<p>Sonuçta kitabı severek ve ilgiyle okudum.  Hikayeler hakkında yazılmış yazıları ve hikayeleri okurun anlamasına yardımcı olacak notları da inceledim, notlar olmasa çok daha az şey anlayacaktım o kesin.  Ama yine de <a href="http://sarapci.com/tag/okuma-cemiyeti/">Okuma Cemiyeti</a>&#8216;nde bu kitabı okumak çok da iyi bir fikir değildi galiba.  Hem yazın herkes kitabın ağırlığından şikayet etti hem de hikaye kitabı olduğu için genel fikri tartışmamız gerekti o da çok kolay olmadı.</p>
<p>Toplantıya Seha hasta olduğu için gelmeyip Burcu da geç gelince, üstüne de seçtiğimiz mekan Fischer çok ruhsuz çıkınca en başarısız tartışmalarımızdan birisi oldu.</p>
<p>Bir sonraki seçimimiz olan Vladimir Nabokov&#8217;un <span style="text-decoration: underline;">Despair</span> kitabı Amazon&#8217;da bile bulunmadığı için bir sonraki toplantı için yeni bir kitap seçmek zorunda kaldık: John Kennedy Toole&#8217;un <a href="http://www.amazon.co.uk/Confederacy-Dunces-Penguin-Modern-Classics/dp/0141182865/ref=sr_1_1?ie=UTF8&amp;s=books&amp;qid=1263052992&amp;sr=8-1-spell">A Confederacy of Dunces</a> (<a href="http://www.idefix.com/kitap/aliklar-birligi-john-kennedy-toole/tanim.asp?sid=XK67K5XIAB4B13CDIQ7E">Alıklar Birliği</a>) isimli romanı.</p>
<p><span style="text-decoration: underline;">Alıklar Birliği</span> hakkında birçok yerde &#8220;okurken gülmekten yerlere yattım&#8221; yorumları okudum.  Şimdiye kadar hiçbir kitabı okurken gülmekten yerlere yattığımı hatırlamıyorum.  Aslında düşününce Woody Allen ve Dave Barry&#8217;yi okurken bayağı gülmüşlüğüm vardır ama ikisi de roman olmadığı için kategori dışındalar.  Bakalım, beklentilerim yüksek.</p>

	<h4>İlgili Yazılar / Related posts</h4>
	<ul class="st-related-posts">
	<li><a href="http://sarapci.com/2008/11/18/masumiyet-muzesi-orhan-pamuk" title="Masumiyet Müzesi, Orhan Pamuk (November 18, 2008)">Masumiyet Müzesi, Orhan Pamuk</a> (6)</li>
	<li><a href="http://sarapci.com/2009/04/16/kara-istanbul" title="Kara İstanbul (April 16, 2009)">Kara İstanbul</a> (1)</li>
	<li><a href="http://sarapci.com/2008/08/19/the-mysteries-of-pittsburgh-michael-chabon" title="The Mysteries of Pittsburgh, Michael Chabon (August 19, 2008)">The Mysteries of Pittsburgh, Michael Chabon</a> (2)</li>
	<li><a href="http://sarapci.com/2009/07/22/shalimar-the-clown-salman-rushdie" title="Shalimar The Clown, Salman Rushdie (July 22, 2009)">Shalimar The Clown, Salman Rushdie</a> (1)</li>
	<li><a href="http://sarapci.com/2008/06/02/puslu-kitalar-atlasi-ihsan-oktay-anar" title="Puslu Kıtalar Atlası, İhsan Oktay Anar (June 2, 2008)">Puslu Kıtalar Atlası, İhsan Oktay Anar</a> (8)</li>
</ul>

]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://sarapci.com/2010/01/09/dubliners-dublinliler-james-joyce/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Climats (İklimler), Andre Maurois</title>
		<link>http://sarapci.com/2009/11/10/climats-iklimler-andre-maurois</link>
		<comments>http://sarapci.com/2009/11/10/climats-iklimler-andre-maurois#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 10 Nov 2009 21:07:59 +0000</pubDate>
		<dc:creator>sarapci</dc:creator>
				<category><![CDATA[KITAPLAR]]></category>
		<category><![CDATA[Aristokrasi]]></category>
		<category><![CDATA[Aşk]]></category>
		<category><![CDATA[Calvino]]></category>
		<category><![CDATA[Dil]]></category>
		<category><![CDATA[Din]]></category>
		<category><![CDATA[Film]]></category>
		<category><![CDATA[Mem]]></category>
		<category><![CDATA[meme]]></category>
		<category><![CDATA[Okuma Cemiyeti]]></category>
		<category><![CDATA[Salinger]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://sarapci.com/?p=472</guid>
		<description><![CDATA[<div style="float:left;margin-right:10px;""><img src="http://sarapci.com/images/iklimler_iklimler.jpg" alt=""/></div><u>İklimler</u>'i aşk, çekmek ve çektirmek, kıskançlık ve paranoya, sevdiğiniz kişinin sevdiğiniz kişileri sevmemesi, aşık olduğunuz insanı sevdiğiniz insana çevirmenin imkansızlığı, aşık olduğunuz insan için onun sevdiği insan olmanın zavallılığı, aristoktrasi ve aristokratların bol miktardaki boş vakitlerini öldürmek için yapmak zorunda kaldıkları sıkıcı şeyler gibi evrensel konular hakkında olmasına rağmen sevemedim.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div class="tweetmeme_button" style="float: right; margin-left: 10px;">
			<a href="http://api.tweetmeme.com/share?url=http%3A%2F%2Fsarapci.com%2F2009%2F11%2F10%2Fclimats-iklimler-andre-maurois"><br />
				<img src="http://api.tweetmeme.com/imagebutton.gif?url=http%3A%2F%2Fsarapci.com%2F2009%2F11%2F10%2Fclimats-iklimler-andre-maurois&amp;style=normal" height="61" width="50" /><br />
			</a>
		</div>
<p>Herşey bir anda oldu.  Düzen ve disiplin (kelimelere en yakışan dille söylersek <em>Ordnung und Disziplin</em>) seven bir moderatör olarak Okuma Cemiyeti toplantımıza her zamanki gibi planlı programlı başlamak için gerekenleri yapmıştım.  Önceden herkesin önerdiği kitapların listesini toparlamış, bilinçli oy vermek isteyen (azınlıktaki) azalarımız kitaplar hakkındaki yorumları okusunlar diye kitapların Amazon ve Idefix sayfalarının linklerini eklemiştim.  Her kitabın yanında önerenin ismi de vardı ki öneren kişi oylama öncesince kısaca diğerlerine kitap hakkında biraz bilgi versin.  Maksat demokrasinin sağlıklı çalışması için oy verecek kişilerin neye niye oy verdiklerini bilmelerini sağlamaktı.</p>
<p>Heyecanla kitapların tanıtımların başlamasını beklerken o gün tartışacağımız muhteşem <span style="text-decoration: underline;">Franny ve Zooey</span>&#8216;yi öneren Güldem aniden çantasından bir kitap çıkardı: <em>İklimler</em>, Andre Maurois (Tahsin Yücel çevirisi).</p>
<div style="text-align:center;"><img src="http://sarapci.com/images/iklimler_kapak.jpg" alt="İklimler, Andre Maurois" /></div>
<p>Allah için kitabın görünüşü o kadar güzeldi ki elime almadan yapamadım.  Pürüzsüz bir beyaz kap, kenarı eski kitaplar gibi kırmızıya boyanmış, sayfaları kaliteli kağıttan&#8230;  Helikopter yayınları diye yeni bir yayınevi basmış.  O kadar özenli duruyordu ki çatalı bıçağı bırakıp kitabı alıp okumak istedim.  Masadaki herkes benim gibi düşünmüş olacak ki hemen kitabı aday listemize eklememiz talep edildi.</p>
<p>Güldem kısaca kitabın konusundan bahsedince ve arkasındaki yazıyı da okuyunca kafamdan aşağı kaynar sular döküldü, ama artık çok geçti.  İstemeye istemeye kitabı oylama listesine ekledim ve aday kitapları oyladık.  Bir baktım ki ben hariç herkes ne idüğü belirsiz <em>İklimler&#8217;e</em> oy vermiş!  <a href="http://sarapci.com/franny-and-zooey-franny-ve-zooey-jd-salinger/"><span style="text-decoration: underline;">Franny ve Zooey</span> yazımın</a> sonunda da belirttiğim gibi bu kadar güzel bir baskıdan kötü bir kitap çıkmamalı diyerekten kendimi avutup kaderime razı oldum.</p>
<p><span style="text-decoration: underline;">İklimler</span> (<em>Climats</em>) 1900&#8242;lerin başında, günümüzde de filmlerinde bol miktarda gördüğümüz &#8220;liberal&#8221; evliliklerin revaçta olduğu Fransa&#8217;da geçiyor.  İlk kısımda pek sevemediğim entellektüel ve mutsuz bir fabrikatör olan kahramanımız Philippe Marcenat hayatını kaydıran Odile isimli pembe kıyafetli güzel ve süslü kıza olan aşkını ve ilk birkaç ayı sonrasında ızdırap dolu bir hale gelen evliliğini anlatıyor.  İkinci kısımda ise Philippe&#8217;in Odile&#8217;den sonraki karısı olan Isabelle de Cheverny&#8217;nin ilahi adaletsizlik yüzünden Philippe tarafından sürüm sürüm süründürülmesini okuyoruz.</p>
<p><span style="text-decoration: underline;">İklimler</span>&#8216;i aşk, çekmek ve çektirmek, kıskançlık ve paranoya, sevdiğiniz kişinin sevdiğiniz kişileri sevmemesi, aşık olduğunuz insanı sevdiğiniz insana çevirmenin imkansızlığı, aşık olduğunuz insan için onun sevdiği insan olmanın zavallılığı, aristoktrasi ve aristokratların bol miktardaki boş vakitlerini öldürmek için yapmak zorunda kaldıkları sıkıcı şeyler gibi evrensel konular hakkında olmasına rağmen sevemedim.  Üniversitedeki İtalyan sineması dersi hocam bazı filmler için &#8220;o kadar tatlı ki dişlerim kamaşıyor&#8221; derdi.  Bu kitap için de ben öyle diyorum.  Yer yer felsefeye ve psikolojiye girerek heyecanlandırsa da sonuçta kitap benim için güzel bir pembe dizi kitabı olmaktan ileriye gidemedi.</p>
<p>Kitaptaki ana karakterimiz Philippe&#8217;in iki karısı birbirinin zıttı şekillerde yetişmiş, birbirine hiç benzemeyen kadınlar.  Odile ne kadar rahat ve vurdumduymazsa Isabelle de o kadar disiplinli ve çekingen.  Maurois bu iki esktrem örneği önümüze koyarken yıllar sonra ardından gelecek Ayn Rand&#8217;ın hiç inandırıcı bulmadığım ders kitabını andırak didaktik romanlarını hatırlatıyor.</p>
<div style="text-align:center;"><img src="http://sarapci.com/images/iklimler_sarikaya.jpg" alt="İklimler, Umut Sarikaya" /></div>
<p><center><em>Benim Azabım Da Turna Balığı ve Siyah Ekmek Bulamayan Adamınkinden Az Değildi<br />
Karikatür: Umut Sarıkaya, Uykusuz (19 Kasım 2009)<br />
</em></center></p>
<p>&#8220;Bu kitap tam bir duygu adamı kitabı, benim gibi bir hayvanın burada ne işi var?&#8221; diye düşünürken Haşmet Babaoğlu da kitap hakkında <a href="http://www.sabah.com.tr/Yazarlar/babaoglu/2009/07/11/odile_idil_secil_ve_digerleri">köşesinde övgüler düzünce</a> şüphelerim tamamen kayboldu ve kitaptan hiç hoşlanmadığıma emin oldum.</p>
<p>Kitapta Haşmet Bey&#8217;in de belirttiği gibi şöyle cümlelerden bol miktarda var:</p>
<blockquote><p>&#8220;Kadınların zekâsı, kendilerini seven erkeklerden kalan tortulardan oluşur. Erkeklerin zevklerinde de, hayatlarından gelip geçmiş kadınların izleri vardır.&#8221;</p></blockquote>
<p>Bu gibi başı sonu belirsiz, ecnebilerin süpüren genelleme dedikleri türden aforizmalardan hoşlanırsanız <span style="text-decoration: underline;">İklimler</span>&#8216;i okumanızı tavsiye ederim.</p>
<p>Cihangir&#8217;de bir kafenin bahçesinde kedi yavruları arasında kitabı konuşurken &#8220;devinim&#8221;, &#8220;utku&#8221; hatta ve hatta &#8220;devingen&#8221; gibi kelimeler kullanılsa da <span style="text-decoration: underline;">İklimler</span>&#8216;in Türkçesi <a href="http://sarapci.com/i-nostri-antenati-atalarimiz-italo-calvino/">Calvino üçlemesi</a>&#8216;nin Türkçesi kadar batmadığını söyledim.  Ya Tahsin Yücel&#8217;in ününden korktuğum için hazırlıklıydım ya da çevirmen 1967&#8242;de yaptığı çeviriyi bu basımdan önce gözden geçirirken kulaklarımı tırmalayacak bazı kelimeleri temizlemişti.</p>
<p>Tartışmamız kısa sürede kitaptan ilişkilere, erkek ve kadınların beklentilerine oradan da haliyle dedikoduya döndü.  Banu konsantrasyon eksikliğini benim kitabı sevmediğimden normalde yapacağımdan daha az moderasyon yapmama bağlasa da bir azamızın Amerika&#8217;dan gelen misafirinin de masada olması, yan masada birçok tanıdık olması, garsonumuzun mütemadiyen gelip (o gün komşu şikayetleri yüzünden ses ölçümü yapıldığı için) daha sessiz olmamız için bizi uyarması da etkiliydi.</p>
<p>Bir sonraki kitabımız ne zamandır merak ettiğim ve seçilmesini istediğim James Joyce&#8217;un <span style="text-decoration: underline;">Dubliners </span>isimli hikayeler derlemesi oldu.  Yaz için biraz ağır olabilir düşünceleri olsa da ben heyecanlıydım, Amazon&#8217;un Türkiye&#8217;deki en iyi müşterisi olan Hikmet&#8217;e kendisine sipariş verirken bana da özel <em>annotated </em>(kitap hakkında notlar ve yorumlar eklenmiş olan) versiyonunu sipariş vermesini rica ettim.</p>
<p>Yaz kitabı daha hafif olmalı taraftarı olmadığım gibi <span style="text-decoration: underline;">İklimler</span> sonrasında biraz daha uğraştırıcı ve ilgimi çekecek bir kitap istiyordum.</p>

	<h4>İlgili Yazılar / Related posts</h4>
	<ul class="st-related-posts">
	<li><a href="http://sarapci.com/2009/07/22/shalimar-the-clown-salman-rushdie" title="Shalimar The Clown, Salman Rushdie (July 22, 2009)">Shalimar The Clown, Salman Rushdie</a> (1)</li>
	<li><a href="http://sarapci.com/2009/06/10/franny-and-zooey-franny-ve-zooey-jd-salinger" title="Franny and Zooey (Franny ve Zooey), J.D. Salinger (June 10, 2009)">Franny and Zooey (Franny ve Zooey), J.D. Salinger</a> (3)</li>
	<li><a href="http://sarapci.com/2010/01/03/avatar" title="Avatar (January 3, 2010)">Avatar</a> (7)</li>
	<li><a href="http://sarapci.com/2009/03/17/i-nostri-antenati-atalarimiz-italo-calvino" title="I Nostri Antenati (Atalarımız), Italo Calvino (March 17, 2009)">I Nostri Antenati (Atalarımız), Italo Calvino</a> (7)</li>
	<li><a href="http://sarapci.com/2010/01/09/dubliners-dublinliler-james-joyce" title="Dubliners (Dublinliler), James Joyce (January 9, 2010)">Dubliners (Dublinliler), James Joyce</a> (2)</li>
</ul>

]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://sarapci.com/2009/11/10/climats-iklimler-andre-maurois/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>4</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Shalimar The Clown, Salman Rushdie</title>
		<link>http://sarapci.com/2009/07/22/shalimar-the-clown-salman-rushdie</link>
		<comments>http://sarapci.com/2009/07/22/shalimar-the-clown-salman-rushdie#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 22 Jul 2009 18:09:38 +0000</pubDate>
		<dc:creator>sarapci</dc:creator>
				<category><![CDATA[KITAPLAR]]></category>
		<category><![CDATA[Din]]></category>
		<category><![CDATA[In English]]></category>
		<category><![CDATA[India]]></category>
		<category><![CDATA[Literature]]></category>
		<category><![CDATA[Mem]]></category>
		<category><![CDATA[Okuma Cemiyeti]]></category>
		<category><![CDATA[Salinger]]></category>
		<category><![CDATA[Salman Rushdie]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://sarapci.com/?p=438</guid>
		<description><![CDATA[<div style="float:left;margin-right:10px;""><img src="http://sarapci.com/images/shalimar_shalimar.jpg" alt=""/></div>As we reached the end, satisfied, having sated our (intellectual and culinary) hunger, I felt a little uneasy because the whole night we had been discussing India and Pakistan and on the next table were an expat couple (their timidity signaling a preliminary stage of their dating) one American born Indian (an <a href="http://www.urbandictionary.com/define.php?term=abcd">ABCD</a>) the other asian/oriental.  If they end up reading this post I'd like to apologise to them, but they can rest assured that we had the best intentions in the world.   And I do not mean it as in the proverb which seems to sum up one of the morals of <u>Shalimar The Clown</u>, "the road to hell is paved with the cobblestones of best intentions".  ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div class="tweetmeme_button" style="float: right; margin-left: 10px;">
			<a href="http://api.tweetmeme.com/share?url=http%3A%2F%2Fsarapci.com%2F2009%2F07%2F22%2Fshalimar-the-clown-salman-rushdie"><br />
				<img src="http://api.tweetmeme.com/imagebutton.gif?url=http%3A%2F%2Fsarapci.com%2F2009%2F07%2F22%2Fshalimar-the-clown-salman-rushdie&amp;style=normal" height="61" width="50" /><br />
			</a>
		</div>
<p><span style="text-decoration: underline;">Franny and Zooey</span> by J.D. Salinger, our latest book in our book club was a gem.  It was short and dense, made me think about how I waste my time, one of the most important steps on the way along the &#8220;know thyself&#8221; route.  It was a book ideal for introverts and was about the internal reflections one has once in a while.  <span style="text-decoration: underline;">Shalimar the Clown</span>, by one of my favourite authors Salman Rushdie, is another attempt at knowing oneself (as all good literature is) but this time in a different way.  Salman Rushdie is more concerned about &#8220;us&#8221; and others and how the troubles in some seemingly remote part of the world affect those who think they are safe and sound in their glass houses.  In that way <span style="text-decoration: underline;">Shalimar the Clown</span> might even be an orientalist novel especially after September 11 and other terrorist attacks that tainted the &#8220;safe west&#8221; closing the gap with the tumultuous nations of the &#8220;east&#8221;.</p>
<div style="text-align:center;"><img src="http://sarapci.com/images/shalimar_cover.jpg" alt="Shalimar The Clown" /></div>
<p><span style="text-decoration: underline;">Shalimar the Clown</span> is the story of Maximillian Ophuls, his daughter, his lover and his lover&#8217;s ex-husband who happens to be his driver and aide.  Although the book opens with the first section (India) with Max being brutally murdered by Shalimar the Clown in front of his daughter India, this is the shortest and least revealing of the multiple story lines.  Things get more interesting in the second section (Boonyi) which talks about Max&#8217;s lover and her life in Indian Kashmir in the 60&#8242;s before the situation got out of hand.  The third section (Max) is a further flashback, this time about the French Resistance during World War 2 and how Max got to be a war hero.  The fourth section (Shalimar) is the story of Shalimar the Clown, Max&#8217;s driver and it picks up from the beginning of the conflict in Kashmir and brings us to the present when Shalimar becomes a freelance assassin.  The denouement is in the section called Kashmiri and here the novel gets corny, but more on that later.</p>
<p>There are three main locations in the novel: Indian Kashmir squeezed between the islamofascists trying to &#8220;liberate&#8221; Indian Kashmir and the <em>jawans</em> of the Indian Army; Nazi Occupied Alsace (France) squeezed between the Nazis and the Allies; and Los Angeles during the race riots after the Rodney King incident where things are not so bad compared to the other two.  In all cases there are clear divisions among people who used to live together and who, with time, drift apart.  Rushdie&#8217;s point is that tragedies transcend time and place and where we stand changes the name tags of the groups in question.  Who is the rebel, who is the terrorist, and who is the freedom fighter? Who has the right to kill for his ideals?  Who is evil and who is innocent?  When do we call an incident a massacre, when do we call it an internal conflict and ask the oppressors to calm down and hope for the best?  Where do you draw the line for a religion?  When does somebody&#8217;s right becomes somebody else&#8217;s oppression?</p>
<p>LA riots were temporary, and the French-German problems are gone just like the border between them that has dissolved already.  However the saddest, happiest and the best section of the book takes place in Kashmir.  The English have left the area, but as usual they have managed to draw some lines which become fault lines of animosity between the colonised for years to come.  At the height of the conflict, American intervention for &#8220;peace and freedom&#8221; enters center stage personified by Max and Boonyi, his lover.  America comes to save the innocent and the innocent goes to bed with the savage.  As one Turkish politician Mr Inonu once said, dealing with a superpower is like going to bed with a bear, she hurts you even when she tries to love you.</p>
<div style="text-align:center;"><img src="http://sarapci.com/images/shalimar_kanal.jpg" alt="Kashmir" /></div>
<p style="text-align: center;"><em>Picture from Kashmir, Somewhere Close to Where the Novel Takes Place<br />
Picture from <a href="http://www.travelblog.org/Bloggers/darthmilmo/">www.travelblog.com</a></em></p>
<p>As I read about Kashmir, the Hindus and the Muslims, the religious divisions versus the amalgamated Kashmiri identity ruined by &#8220;envy, malice and greed&#8221;, I thought about Bosnia and the Serbs; Turkey and the Kurds, Armenians and Greeks; Bulgaria and the Turks; and Cyprus, the divided island.  I have no personal ties to any of these places but reading about best friends betraying each other for &#8220;lofty&#8221; ideals, star-crossed lovers never to be reunited, family members ostracised for honor, mothers being tortured with their sons&#8217; agony, nationalism fueled by hatred of the unfamiliar, bigotry fed by greed &#8211; it is impossible to stay aloof.  What Rushdie talks about might not have happened in Kashmir and I am sure he was blamed in India and Pakistan for inventing things or yielding to separatist pressures to denigrate his home country and his fellows in religion.  All that is mentioned in <span style="text-decoration: underline;">Shalimar The Clown</span> could have happened and most probably did really happen in Bosnia, Turkey, China, Greece, Israel, Iran, Russia and Cyprus as well as Kashmir.  All these places where people used to &#8220;value what was shared far more highly than what divided&#8221; before nation-states and nationalism.</p>
<div style="text-align:center;"><img src="http://sarapci.com/images/shalimar_srinagar.jpg" alt="" /></div>
</p>
<p style="text-align: center;"><em>Before<br />
Picture from <a href="http://www.travelblog.org/Bloggers/darthmilmo/">www.travelblog.com</a></em></p>
<p>As I read about Kashmir, the Kashmiris of Boonyi, Shalimar&#8217;s village Pachigam and the rival neighboring village Shirmal, I thought of modern day Turkey where a good number of people are similarly stuck between a rock and a hard place just like the Kashmiris.  Same goes for the lenient, open and cerebral (as opposed to corporal) version of Islam the Kashmiris practice with their many gods and open outgoing women.  The incoming Jihadis ironically fed by Max Ophuls are shocked to discover the localised Islam unfamiliar to their austere wahhabi version.  This also has a mirror image in modern Turkey with the sufis and the alevis who have their own interpretations of Islam blended with the pre-Islam Anatolian religions such as shamanism and eastern Christianity.</p>
<div style="text-align:center;"><img src="http://sarapci.com/images/shalimar_military.jpg" alt="" /></div>
</p>
<p style="text-align: center;"><em>After<br />
Picture from <a href="http://www.travelblog.org/Bloggers/darthmilmo/">www.travelblog.com</a></em></p>
<p>The book is a tough read, similar to all of Salman Rushdie&#8217;s work.  As usual, the reader knows what&#8217;s going to happen and reads anyway to find out how things happen and how things that happen are told. It&#8217;s like reading a classic.  But patience pays off since the the magic realist characters in <span style="text-decoration: underline;">Shalimar The Clown</span> are strong and interesting and the prose replete with foreshadowing, intricate details, real people and local trivia and is as bubbly as the better books by Rushdie (such as <span style="text-decoration: underline;"><a href="http://sarapci.com/midnights-children-geceyarisi-cocuklari-salman-rushdie/">Midnight&#8217;s Children</a></span> and <span style="text-decoration: underline;"><a href="http://sarapci.com/the-ground-beneath-her-feet-salman-rushdie/">Ground Beneath Her Feet</a></span>).  <em>Max Ophuls</em> (Michael Caine would be a great) starts as the only child of a bourgeois family of French Jews in Strasbourg but grows into an international man of mystery.  Joy Press in the <a href="http://www.villagevoice.com/2005-08-02/books/tragic-realism/">Village Voice</a> rightfully calls him a Zelig because he seems to pop up all over modern history entwined with real people who made the world what it is today: Max Ophuls the French resistance hero, re-builder of the world&#8217;s nations after World War 2, American ambassador to India during the cold war, counter-terrorism expert after the cold war.  Max Ophuls, the father of the World Bank, the IMF and the Council of Europe as well as the US backed Taliban after the Afghan War, Max Ophuls the Hollywood slicker who appears in Jay Leno when he pleases and seduces the hottest women in Los Angeles in his speedy sports car even in his eighties.</p>
<p><em>Boonyi</em> and <em>India</em> in my mind are one and the same, and any voluptuous Bollywood actress would be a nice fit here.  <em>Shalimar</em> on the other hand would be a more difficult one to pick, possibly Adrian Brody, innocent yet vicious, sad but despicable.  But the best characters were to be found in the Kashmir villages, dominant mothers you get in Gabriel Garcia Marquez novels, jolly fathers such as Tevye in Fiddler On The Roof and one strange Indian Army officer (&#8220;Tortoise by name, damned hard-shelled by nature&#8221;) I cannot place anywhere, yet quite interesting and lovable in a novel but not so much in real life.</p>
<div style="text-align:center;"><img src="http://sarapci.com/images/shalimar_riyasen.jpg" alt="Riya Sen" /></div>
</p>
<p style="text-align: center;"><em>Boonyi or India (Riya Sen)<br />
Picture from <a href="http://iwallpapersraj.blogspot.com/">iwallpapersraj</a></em></p>
<p>Rushdie might have had a hard time writing about France under the Nazi occupation, and seems more comfortable with Kashmir.  This I found interesting since life in Strasbourg, London or Los Angeles should have been a lot more familiar to him compared to a village in Kashmir but then again maybe I am becoming a <a href="http://www.urbandictionary.com/define.php?term=wog">WOG</a> reading too many of his novels and missing the point.  It would be nice to know how much of this was told by his Kashmiri grandparents or was what he saw traveling in his youth.  Or maybe this is just his memory being selective and remembering the better parts and suppressing the gloomy side of a life soaked in nostalgia.</p>
<p>The failures of the book come towards the end.  There is a love affair which looks terribly Bollywoodish, almost as if Rushdie got bored and wanted to finish up the book by tying all the loose ends.  Otherwise <span style="text-decoration: underline;">Shalimar the Clown</span> is his best novel in the recent years.</p>
<p>We began our book club meeting by voting on the next book as usual. <span style="text-decoration: underline;">Dubliners </span>by James Joyce was chosen by the majority.  I was quite happy with this because it&#8217;s always nice to read a classic and this would not probably not be a book I would read on my own.</p>
<p>After the voting was done with, the discussion over <span style="text-decoration: underline;">Shalimar The Clown</span> that lasted for more than 3 hours was lively even though the front of the discussion was quite clear.  Everyone but me (me and my high expectations) had been pleasantly surprised by the book with the exception of Hikmet who claimed that Rushdie was a poseur.  He also said that he did not feel anything towards any character (I believe Rushdie&#8217;s choice was intentional and made the &#8220;magic&#8221; more &#8220;realistic&#8221;) and finally stated that it was a well written book but he felt cheated and patronised.  His point was that Rushdie tries too hard.  Too many big words, too many fancy characters, too much happening with little substance.</p>
<p>I agree with some of Hikmet&#8217;s points but whatever Rushdie does and does not accomplish is all done in style.   See this little poetic piece about what was and was not done in Kashmir:</p>
<blockquote><p><em>&#8220;&#8230;to dream of return, to die while dreaming of return, to die after the dream of return died so that they could not even die dreaming of it, why was that why was that why was that why was that&#8221;</em></p></blockquote>
<p>As the food and drink weighed us down in the nice restaurant by the Bosphorus we began to realise we were all enchanted by the discussion and the wine.  This might have been one of the best books to talk about so far yet most of us were on the same side.  It was a pleasure similar to the discussion of <a href="http://sarapci.com/gospel-according-to-jesus-christ-isaya-gore-incil-jose-saramago/">The Gospel According to Jesus Christ</a> by Jose Saramago a few months ago.</p>
<p>As we reached the end, satisfied, having sated our (intellectual and culinary) hunger, I felt a little uneasy because the whole night we had been discussing India and Pakistan and on the next table were an expat couple (their timidity signaling a preliminary stage of their dating) one American born Indian (an <a href="http://www.urbandictionary.com/define.php?term=abcd">ABCD</a>) the other asian/oriental.  If they end up reading this post I&#8217;d like to apologise to them, but they can rest assured that we had the best intentions in the world.   And I do not mean it as in the proverb which seems to sum up one of the morals of <span style="text-decoration: underline;">Shalimar The Clown</span>, &#8220;the road to hell is paved with the cobblestones of best intentions&#8221;.</p>

	<h4>İlgili Yazılar / Related posts</h4>
	<ul class="st-related-posts">
	<li><a href="http://sarapci.com/2009/11/10/climats-iklimler-andre-maurois" title="Climats (İklimler), Andre Maurois (November 10, 2009)">Climats (İklimler), Andre Maurois</a> (4)</li>
	<li><a href="http://sarapci.com/2008/05/22/literature-meme-midnights-children" title="Literature Meme, Midnight&#8217;s Children (May 22, 2008)">Literature Meme, Midnight&#8217;s Children</a> (3)</li>
	<li><a href="http://sarapci.com/2009/06/10/franny-and-zooey-franny-ve-zooey-jd-salinger" title="Franny and Zooey (Franny ve Zooey), J.D. Salinger (June 10, 2009)">Franny and Zooey (Franny ve Zooey), J.D. Salinger</a> (3)</li>
	<li><a href="http://sarapci.com/2008/08/19/the-mysteries-of-pittsburgh-michael-chabon" title="The Mysteries of Pittsburgh, Michael Chabon (August 19, 2008)">The Mysteries of Pittsburgh, Michael Chabon</a> (2)</li>
	<li><a href="http://sarapci.com/2000/04/23/13" title="Hindistan ve Din (April 23, 2000)">Hindistan ve Din</a> (3)</li>
</ul>

]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://sarapci.com/2009/07/22/shalimar-the-clown-salman-rushdie/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Franny and Zooey (Franny ve Zooey), J.D. Salinger</title>
		<link>http://sarapci.com/2009/06/10/franny-and-zooey-franny-ve-zooey-jd-salinger</link>
		<comments>http://sarapci.com/2009/06/10/franny-and-zooey-franny-ve-zooey-jd-salinger#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 10 Jun 2009 19:27:18 +0000</pubDate>
		<dc:creator>sarapci</dc:creator>
				<category><![CDATA[KITAPLAR]]></category>
		<category><![CDATA[Din]]></category>
		<category><![CDATA[Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Okuma Cemiyeti]]></category>
		<category><![CDATA[Salinger]]></category>
		<category><![CDATA[Ukalalık]]></category>
		<category><![CDATA[Zeka]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://sarapci.com/?p=413</guid>
		<description><![CDATA[<div style="float:left;margin-right:10px;""><img src="http://sarapci.com/images/franny_franny.jpg" alt=""/></div>Çocukların vaktinden erken bir hippi olan anneleri Bessie ile ilişkileri 1950'lerde hiçbir anne babanın tasvip etmeyeceği kadar yakın ve laubali. 80'lerde bir süre TRT'de gösterilen Uzun Çoraplı Pippi isimli acayip çizgi film çocukları yanlış yönlendireceği için yasaklandıysa J.D. Salinger kitaplarının da çocukları ortalama dışına çıkarabileceği , aile büyükleri ile örf ve adetlerimize yakışmayacak yakınlıkta ilişki kurmalarını teşvik edeceği ve Türk-İslam sentezine aykırı dinlere özendireceği için yasaklanması gerekirdi diye düşünüyorum. Tahminim kitapları okumak efor isteyeceğinden ve Hinduizm/Budizm'in at üstünde Orta Asya'dan gelen savaşkan atalarımızdan yadigar genlerimize uymayacağı için tehlike saymadığımızdan saf ve bakir vatandaşlarımızı infiale sevk edebilecek düşünceler içermedikleri kararına varıldı.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div class="tweetmeme_button" style="float: right; margin-left: 10px;">
			<a href="http://api.tweetmeme.com/share?url=http%3A%2F%2Fsarapci.com%2F2009%2F06%2F10%2Ffranny-and-zooey-franny-ve-zooey-jd-salinger"><br />
				<img src="http://api.tweetmeme.com/imagebutton.gif?url=http%3A%2F%2Fsarapci.com%2F2009%2F06%2F10%2Ffranny-and-zooey-franny-ve-zooey-jd-salinger&amp;style=normal" height="61" width="50" /><br />
			</a>
		</div>
<p>Joshua Ferris&#8217;in <a href="http://sarapci.com/then-we-came-to-the-end-ve-isimiz-bitti-joshua-ferris/">Ve Şimdi İşimiz Bitti</a> kitabı ile işimiz bitince Okuma Cemiyeti&#8217;ndeki bir sonraki seçimimiz J.D. Salinger&#8217;ın <em>Franny ve Zooey</em> isimli iki uzun hikayesinden müteşekkil kısa kitabı oldu.</p>
<p>Lisedeyken bir yaz tatilinde <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/J._D._Salinger">J.D. Salinger</a>&#8216;ın Türkçe&#8217;ye <em>Çavdar Tarlasında Çocuklar</em> (veya nedense <em>Gönülçelen</em>) olarak çevrilen <em>Catcher in the Rye</em> isimli en meşhur kitabını okumuştum.  Severek okuduğumu ama çok da bayılmadığımı hatırlıyorum. Dolayısıyla ortalamanın üstüne çıkan insanların etraflarındaki vasatlık ile barışamamasını anlatan mücevher gibi bir kitap olan <em>Franny and Zooey</em>&#8216;ye biraz önyargılı yaklaştım.</p>
<p>J.D. Salinger hala senede 250.000 adet satan <em>Catcher in the Rye</em> sonrasında zaten ıssız bir eyalet olan Vermont&#8217;ta inzivaya çekilmiş.  Bir süre Hinduizm başta olmak üzere doğu dinlerine merak saldıktan sonra <em>9 Hikaye</em>&#8216;yi (<em>9 Stories</em>) yazmış.  Buradaki bazı hikayeler 7 çocuklu <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Glass_family">Glass Ailesi</a>&#8216;nin fertleri hakkında.  Kitabımızdaki Franny ve Zooey de bu çocukların en küçükleri.</p>
<p><strong>Glass Ailesi</strong><br />
Glass Ailesi, fertleri hakkında Salinger&#8217;ın yazdığı ve hem kitaplarında hem de <a href="http://www.newyorker.com">The New Yorker</a> dergisinde yayımladığı hikayeler sayesinde edebiyat tarihine geçmiş bir aile.  Çocuklarının en büyükleri olan Seymour ve Buddy ufakların entellektüel gelişimini kendi sorumluluklarına aldıkları için ufaklar birer minyatür Seymour olarak büyümüşler.  Seymour&#8217;un bütün aileyi derinden sarsan ve <em>9 Hikaye</em>&#8216;nin ilk hikayesinde anlatılan intiharı sonrasında Glass Ailesi&#8217;nin fertlerinin dünyayla ilişkileri bir daha düzelmeyecek şekilde zedelenmiş.</p>
<p>Zooey&#8217;nin anlatıcısı olan ve New York Eyaletinin ortasında bir üniversitede hem edebiyat hem de zen ve mahayana budizmi dersleri veren Buddy hayattan elini ayağını çekmiş, bir kulübede aile fertlerine yazdığı uzun mektuplar haricinde münzevi hayatı yaşıyor.   Boo Boo evli, 3 çocuk annesi ve muhtemelen nispeten normal olduğundan piyasada yok.  Walt ve Waker isimli ikizlerden Walt 2. Dünya Savaşı&#8217;nda ölüyor Waker ise bir Katolik papazı oluyor.  Zooey New York&#8217;ta hala ailesiyle beraber yaşayan çok yakışıklı ve ziyadesiyle ukala bir aktör, Franny ise üniversitede okurken bir taraftan da aktrislik yapan en küçük kardeş.</p>
<div style="text-align:center;"><img src="http://sarapci.com/images/franny_kapak.jpg" alt="Franny ve Zooey" /></div>
<p>Bütün çocuklar çok zekiler.  Hepsi o zamanlar radyoda çok popüler olan bir çocuk bilgi yarışmasında &#8220;yarışarak&#8221; okul paralarını kazanmışlar. Abilerinden aldıkları doğu felsefesi ağırlıklı eğitimleri sayesinde/yüzünden yaşlarından beklenmeyecek derecede felsefe, edebiyat ve dinle ilgililer.  Ve gördüğüm kadarıyla hepsinin hayran olduğu ve nefret ettiği şeyler arada kalanlardan fazla, bu da dünyada bol miktarda bulunan aleladeliklere olan tahammüllerini azaltıyor.</p>
<p>Glass Ailesi&#8217;nin çocukları zeka ve bilgilerinden tahmin edilebileceği gibi çok bilmiş hatta kendilerini isteyerek veya istemeyerek dünyanın kalanından üstün gören ve etraflarındaki 50&#8242;lerin tüketici cenneti olmuş Amerika&#8217;sına uyum sağlayamayan çocuklar.  O kadar kendi dünyalarındalar ki içlerinde hakkında fazla birşey bilmediğim Boo Boo ve Waker&#8217;ı saymazsak koskoca New York&#8217;ta aile dışında insanlarla mutlu ve rahat ilişki kuranı yok.</p>
<p>Çocukların vaktinden erken bir hippi olan anneleri Bessie ile ilişkileri 1950&#8242;lerde hiçbir anne babanın tasvip etmeyeceği kadar yakın ve laubali.  80&#8242;lerde bir süre TRT&#8217;de gösterilen <em>Uzun Çoraplı Pippi </em>isimli acayip çizgi film çocukları yanlış yönlendireceği için yasaklandıysa J.D. Salinger kitaplarının da çocukları ortalama dışına çıkarabileceği , aile büyükleri ile örf ve adetlerimize yakışmayacak yakınlıkta ilişki kurmalarını teşvik edeceği ve Türk-İslam sentezine aykırı dinlere özendireceği için yasaklanması gerekirdi diye düşünüyorum.  Tahminim kitapları okumak efor isteyeceğinden ve Hinduizm/Budizm&#8217;in at üstünde Orta Asya&#8217;dan gelen savaşkan atalarımızdan yadigar genlerimize uymayacağı için tehlike saymadığımızdan saf ve bakir vatandaşlarımızı infiale sevk edebilecek düşünceler içermedikleri kararına varıldı.</p>
<p><strong>Franny</strong><br />
İlk hikaye Franny&#8217;nin, (<a href="http://www.hikmethukumenoglu.com/">Hikmet Bey</a>&#8216;in yerinde tespiti ile) aptal bir üniversiteli kızı taklit ederek yazdığı mektupların aksine hiç hoşlanmadığı erkek arkadaşı Lane ile üniversite futbol maçı öncesi buluşup yediği bir yemek sırasında geçiyor.  Franny, Lane gibi sıkıcı, vasat, kendini beğenmiş ve egosantrik, birçok üniversite öğrencisi delikanlının uğraşacağı boş işlerle vakit geçiren birisiyle olduğu için kendisinden nefret ediyor.  Yemekteki sohbetleri esnasında Franny&#8217;nin keskin fikirlerini, Lane&#8217;in sadece kendisiyle ve yemeğiyle ilgilenmesini ve en önemlisi Franny&#8217;nin J.D. Salinger&#8217;ın ilk karısı Claire&#8217;in de okuduğunu bildiğimiz <em>The Way of the Pilgrim</em> (<em>Bir Rus Gezgincinin Anıları</em>) kitabının etkisine girmesinini anlatmasını kameranın bir ona bir de ona odaklanması suretiyle izliyoruz.</p>
<p><em>Bir Rus Gezgincinin Anıları</em>&#8216;ndaki tarikat alıştığımız hristiyanlıktan ziyade doğu dinlerini ve sufizmi andırıyor: bir papaz Rusya&#8217;da gezerken karşılaştığı insanlara sürekli bir duayı (&#8220;İsa zavallı bir günahkar olan bu kuluna merhamet göster&#8221;) mantra gibi okuyarak yaşamayı öğretiyor.  Müritler duayı tekrarladıkça da özellikle <span style="text-decoration: underline;">merhamet</span> kelimesi üzerine düşünüp hayatlarını bu dua üstüne kurarak tanrıya (veya nirvanaya) ulaşıyorlar.  Sürekli tekrar edilen bir zikir seremonisi veya Usta Miyagi&#8217;nin Karate Kid&#8217;e defalarca cam sildirmesi gibi birşey yani.  Karate Kid tıpkı Lane&#8217;in yapacağı gibi yıllarını bir felsefeye vermiş koskoca ustadan sadece dövüşmeyi ve çopstiklerle sinek yakalamayı öğreniyorsa bu onun bileceği iş &#8211; o da bizim jenerasyonumuzun suçu olsun.</p>
<p><strong>Zooey</strong><br />
Kitabın ikinci kısmı hem Franny hem de Zooey hakkında.  Kamera çoğunlukla Zooey&#8217;nin içtiği sigaralara odaklansa da Zooey&#8217;yi tanırken Franny&#8217;yi, hatta Seymour ve Buddy&#8217;yi de anlıyoruz.</p>
<p>Franny, Lane ile geçirdiği dayanılmaz dakikalar ve yaşadığı sinir bozukluğu sonrasında okuldan bir süreliğine ayrılmış ve eve gelmiş.  Annelerinin de ittirmesiyle Zooey kendi yöntemlerini kullanarak Franny&#8217;i teskin etmeye çalışıyor.  Bu esnada anne Bessie, Glass ailesinin laneti olan farklılıklarının üzerinde duruyor.  Anne-oğulun nefes çekilen sigaralar gibi parlayıp sönen tartışmaları öncesinde de Zooey&#8217;nin abisi Buddy&#8217;nin kendisine 4 yıl önce yazdığı bir mektubu kimilir kaçıncı kez okuyuşuna tanık oluyoruz.  Buddy Zooey&#8217;ye Glass ailesinin dünyayla dertlerinden birisi olan vasat insanın vasat olmayana olan korkusu ve nefreti hakkında kısa bir diskur veriyor.  Aslında bu mektup Glass Ailesi&#8217;nin durumunu güzelce özetleyen bir kısa hikaye bile olabilirmiş.</p>
<p>Kitabı ufak tefek görünce karamürsel sepeti sanmayın sakın.  Oldukça yoğun ve yorucu bir kitap bu, bir o kadar da zevkli ve düşündürücü.  Okudukça dönüp dönüp önceki sayfalara bakacaksınız, arada kitabı kapatıp etrafınızdaki insanları düşüneceksiniz, vaktinizi neye harcadığınızı sorgulayacaksınız ve büyük ihtimalle bitirdikten sonra diğer Glass Ailesi hikayelerine saldıracaksınız.  Hatta edebiyat dünyasının meşhur komplo teorilerinden birisine bel bağlayıp J.D. Salinger&#8217;ın Buddy gibi yıllardır münzevi hayatı yaşadığı evinde haldır huldur Glass Ailesi hikayeleri yazdığını umit edeceksiniz.  (Bu dedikoduları takip ettiyseniz daha taze çıkan şu The Onion haberini de tavsiye ederim: <a href="http://www.theonion.com/content/news/new_terminator_movie_brings_j_d?utm_source=a-section">New Terminator Movie Brings J.D. Salinger Out Of Hiding</a>.)</p>
<p>Ben kitabı &#8220;Aman bir gecede okudum, 100 sayfa birşey&#8221; diyen Seha yüzünden son dakikaya bıraktım ve çok pişman oldum.  Orasına burasına bir dolu not alıp ancak <em>Shalimar the Clown</em>&#8216;ı bitirdikten sonra notlarıma geri dönebildim.  Üstelik kitabı tartışmaya gittiğimiz lokanta hem çok gürültülü hem de Franny&#8217;nin varlıklarından tiksineceği tiplerle dolu olduğu için kitaba ve Glass Ailesi&#8217;nin güzide fertlerine hakettikleri ilgiyi gösteremediğimiz için daha da suçlu hissettim.</p>
<p>İyi servis güzel ama gereksiz pahalı yemeklerin arasında bir sonraki kitabın seçimi çok kolay oldu, zira iflah olmaz bir maço olan bendeniz haricinde herkes bir aşk romanı olan Andre Maurois&#8217;nın <em>İklimler</em> isimli kitabına oy veriverdi.</p>
<p>Kitap hakkında sınırlı bilgimiz var.  İki artısının birisi tercümesini Tahsin Yücel&#8217;in yapmış olması ötekisi de kapağının, sayfalarının çok güzel olması.  Yani biraz ecnebilerin deyişiyle kitaba kapağına göre karar verdik &#8211; ama bu kadar özenli bir baskıdan kötü bir kitap çıkmamalı diye ümit ediyorum.</p>

	<h4>İlgili Yazılar / Related posts</h4>
	<ul class="st-related-posts">
	<li><a href="http://sarapci.com/2009/07/22/shalimar-the-clown-salman-rushdie" title="Shalimar The Clown, Salman Rushdie (July 22, 2009)">Shalimar The Clown, Salman Rushdie</a> (1)</li>
	<li><a href="http://sarapci.com/2009/11/10/climats-iklimler-andre-maurois" title="Climats (İklimler), Andre Maurois (November 10, 2009)">Climats (İklimler), Andre Maurois</a> (4)</li>
	<li><a href="http://sarapci.com/2010/01/09/dubliners-dublinliler-james-joyce" title="Dubliners (Dublinliler), James Joyce (January 9, 2010)">Dubliners (Dublinliler), James Joyce</a> (2)</li>
	<li><a href="http://sarapci.com/2009/04/21/then-we-came-to-the-end-ve-isimiz-bitti-joshua-ferris" title="Then We Came to the End (Ve İşimiz Bitti), Joshua Ferris (April 21, 2009)">Then We Came to the End (Ve İşimiz Bitti), Joshua Ferris</a> (3)</li>
	<li><a href="http://sarapci.com/2008/08/19/the-mysteries-of-pittsburgh-michael-chabon" title="The Mysteries of Pittsburgh, Michael Chabon (August 19, 2008)">The Mysteries of Pittsburgh, Michael Chabon</a> (2)</li>
</ul>

]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://sarapci.com/2009/06/10/franny-and-zooey-franny-ve-zooey-jd-salinger/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>3</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Then We Came to the End (Ve İşimiz Bitti), Joshua Ferris</title>
		<link>http://sarapci.com/2009/04/21/then-we-came-to-the-end-ve-isimiz-bitti-joshua-ferris</link>
		<comments>http://sarapci.com/2009/04/21/then-we-came-to-the-end-ve-isimiz-bitti-joshua-ferris#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 21 Apr 2009 20:07:25 +0000</pubDate>
		<dc:creator>sarapci</dc:creator>
				<category><![CDATA[KITAPLAR]]></category>
		<category><![CDATA[Chicago]]></category>
		<category><![CDATA[Okuma Cemiyeti]]></category>
		<category><![CDATA[Reklamcılık]]></category>
		<category><![CDATA[Seinfeld]]></category>
		<category><![CDATA[İş Hayatı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://sarapci.com/?p=382</guid>
		<description><![CDATA[ Karakterler arasında ofisinin önüne kadar getirdiği bisikletini kilitleyen cins adamlar; her şirkette olan komik ve popüler kişiler; ne yaparlarsa yapsalar güzel kalan herkesin aşık olduğu kadınlar; ne yaparlarsa yapsalar paspal kalan kimsenin farketmediği adamlar; popüler kişileri herkes sevdiği için onlardan nefret edenler; başkalarının kuyusunu kazarak yükselen opportunistler; gruptan ayrılmaktan hoşlanmayan konformistler; patron peşindeki yalakalar; kendinden üstün gördüğüne yaranmak ve kendinden aşağı gördüğünü ezmek suretiyle sempatik olmaya çalışan antipatik zavallılar ve umutsuzca kendini paralayan yeteneksizler var.  ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div class="tweetmeme_button" style="float: right; margin-left: 10px;">
			<a href="http://api.tweetmeme.com/share?url=http%3A%2F%2Fsarapci.com%2F2009%2F04%2F21%2Fthen-we-came-to-the-end-ve-isimiz-bitti-joshua-ferris"><br />
				<img src="http://api.tweetmeme.com/imagebutton.gif?url=http%3A%2F%2Fsarapci.com%2F2009%2F04%2F21%2Fthen-we-came-to-the-end-ve-isimiz-bitti-joshua-ferris&amp;style=normal" height="61" width="50" /><br />
			</a>
		</div>
<p><a href="http://sarapci.com/kara-istanbul/">Kara İstanbul</a>&#8216;dan sonraki kitabımız <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Joshua_Ferris">Joshua Ferris</a> isimli genççe bir yazarın ilk kitabı olan <em>Then We Came to the End</em> <em>(Ve İşimiz Bitti)</em> oldu.  Okuma Cemiyeti&#8217;ne kitabı öneren ve tanıtan bizzat ben olmama rağmen seçilmesine biraz şaşırdım zira,  seçenekler arasında en az bilinen kitaptı.  Zannedersem sıkıntılı günlerde aday kitaplar arasında komik olma potansiyeli en fazla olan kitap olması seçtirdi.</p>
<p><em>Ve İşimiz Bitti</em> 2001&#8242;deki dotcom krizi (haddinden fazla değerlenen internet şirketlerinin patır patır döküldüğü kriz) sırasında Chicago&#8217;da bir reklam şirketinde geçiyor.  Krizlerden kurtulamadık, farkındayım.</p>
<p>Kitapta krizin hızlanmasıyla reklam işleri azalınca kahramanlar tek tek işten atılmaya başlıyorlar tabii ki bu stres altında iş hayatının dedikoduları, kıskançlıkları, arkadan bıçaklamaları ve bazen de eğlencesi artıyor.</p>
<p>Kitabın en ilginç özelliği hikayeyi anlatanların (birinci çoğul şahıs kullanılmış) kim olduğunun anlaşılmaması.  Joshua Ferris bunu bir söyleşisinde halka açık şirketlerin bastırdıkları yılsonu raporlarında şirketten hep birinci çoğul şahıs ile bahsedilmesi ile izah etmiş.  Ama bence bu metodun asıl faydası okurun da hikayedeki karakterlerden birisi gibi hissetmesine yardımcı olması olmuş.  Zaten atmosfer orta/büyük kurumsal/ruhsuz şirketlerde çalışanlar için çok tanıdık.</p>
<div style="text-align:center;"><img src="http://sarapci.com/images/thenwecame_kapak.jpg" alt="Then We Came to the End" /></div>
<p>Kitabın başı sonu belirsiz.  İşten atılmalarla karakterlerin azalması da olmasa birbirinden bağımsız hikayelerden oluştuğunu söyleyebiliriz.  Ama buna rağmen tam ortasında adeta işteyken çıkılan uzun bir öğle yemeği paydosu gibi tonu ve hızı tamamen farklı olan bir bölüm var.  Burada şirketin patronlarından birisinin kanser teşhisi sonrasında kontrole gitmeden önceki gecesini ve ertesi sabahı, kendisi gibi hayatını işine adamış erkek arkadaşı ile sorunlarını ve bütün sorunlarından kaçmak için hikayeyi anlatanların aksine işe sarılmasını bu sefer üçüncü tekil şahıstan dinliyoruz.</p>
<p>Hem sevilen hem de çekinilen patron Lynn, hayatta herşeyi tek başına göğüslemesi sayesinde hayatta herkesten ve herşeyden bağımsız olabilmiş güçlü bir karakter.  Fakat bu sefer uğraştığı şey her zamanki sorunlarından çok farklı olduğundan bocalıyor ama yine de yıkılmıyor.  Yazar kitabın bu kısmında kabiliyetini gösterme fırsatı bulmuş.  Sanki bütün kitap bu şekilde yazılsaydı çok daha akıcı ve enteresan olacakmış.</p>
<p>Bu bölümün sonunda güneşli bir öğle tatilinde çıkılan ve dışarıda yemek yenilen uzun yemekten yapay aydınlatmalı masamıza ve soluk ışıklı bilgisayar ekranımıza dönercesine hikayeye kaldığı yerden devam ediyoruz.  Birileri daha kovuluyor, bitmez tükenmez reklam çalışmaları sürüyor, kriz günlerinde iş hayatının sıkıntıları ve insanların bencillikleri dürüstçe ve acımasızca sıralanıyor, amerikan şirket kültürünün birçok özelliğiyle dalga geçiliyor.</p>
<p>Karakterler arasında ofisinin önüne kadar getirdiği bisikletini kilitleyen cins adamlar; her şirkette olan komik olduğu için popüler kişiler; ne yaparlarsa yapsalar güzel kalan herkesin aşık olduğu kadınlar; ne yaparlarsa yapsalar paspal kalan kimsenin farketmediği adamlar; popüler kişileri herkes sevdiği için onlardan nefret edenler; başkalarının kuyusunu kazarak yükselen opportunistler; gruptan ayrılmaktan hoşlanmayan konformistler; patron peşindeki yalakalar; kendinden üstün gördüğüne yaranmak ve kendinden aşağı gördüğünü ezmek suretiyle sempatik olmaya çalışan antipatik zavallılar ve umutsuzca kendini paralayan yeteneksizler var.</p>
<p>Çok akıcı olmayan kitabı okurken aralarda nefes almayı sağlayan komik yerler olsa da kitabın tamamı biraz fazla uzun tutulmuş diye düşündüm.  Karakterleri tanıdım, bazılarını sevdim ama hikayenin geçtiği birkaç yıl içerisinde çok az şey olduğu için okurken hep bir eksiklik hissettim.  Bitince de tam tatmin olduğum söylenemez.</p>
<div style="text-align:center;"><img src="http://sarapci.com/images/thenwecame_ferris.jpg" alt="Joshua Ferris" /></div>
<p style="text-align: center;"><em>Joshu Ferris Yetenekli Olduğu Gibi Yakışıklı Da Bir Abimiz</em></p>
<p>Hikaye ilerledikçe ve hiçbir gelişme olmadıkça aklıma tüm zamanların en komik dizisi <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Seinfeld">Seinfeld</a>&#8216;i tanımlamak için kullanılan &#8220;<em>A Show About Nothing</em>&#8221; (&#8220;Hiçbir şey olmayan dizi&#8221; olarak tercüme etmeyi tercih ederim) geldi.  Seinfeld&#8217;de de her bölüm birçok şey olsa da karakterlerin hayatlarında önemli bir değişiklik olmazdı.  Bu kitapta da birçok ufak şey olurken önemli bir gelişme olmadan sayfalar geçiyor.</p>
<p>Kitapla ilgili başka bir sorun da iş hayatını anlatan bir kitap olduğu için karakterlerin iş dışındaki yaşamları hakkında hemen hemen hiçbirşey öğrenmememiz olmuş.  Burada Joshua Ferris şirketlerin çalışanlarını ruhsuzlaştırdığını göstemek istemiş olabilir ama bunun sonucu olarak karakterler film reklamlarında kullanılan gerçek ebatlardaki iki boyutlu ayaklı şeyler gibiydiler.  Hiçbirinden tam anlamıyla nefret edemedim, hiçbirini çok sevemedim.</p>
<p>Joshua Ferris&#8217;in belki de ilk kitabı olmasından dolayı bazı konularda biraz fazla hırs yaptığını ve gereksizce zorladığını düşünüyorum.  Yine de yer yer eğlenceli bir kitaptı ama malesef okuma klübünde tartışmak için çok doğru bir kitap olmadı.  Bunun üstüne toplantıyı yaptığımız lokantanın fazla gürültülü ve sigara dumanı dolu olması da eklenince neredeyse bitse de gitsek havasına girdik.</p>
<p>Ama toplantı benim için çok güzel sonuçlandı zira iki sonraki kitabımızın seçiminde favori yazarlarımdan Salman Rushdie&#8217;nin <em>Shalimar the Clown </em>(<em>Soytarı Şalimar</em>) kitabı ile Paul Auster&#8217;ın <em>Timbuktu</em>&#8216;su eşit oy aldılar.  İkinci tur için herkesin tek seçim yapmasına karar verdik ve bir kişi farkla bir sonraki kitabımız Shalimar oldu.</p>
<p>Kitap klübü kurulduğundan beridir beraber bir Salman Rushdie kitabı okumak istiyordum, nihayet oldu.  Umarım Salman Abi bizi hayal kırıklığına uğratmaz.</p>

	<h4>İlgili Yazılar / Related posts</h4>
	<ul class="st-related-posts">
	<li><a href="http://sarapci.com/2008/08/19/the-mysteries-of-pittsburgh-michael-chabon" title="The Mysteries of Pittsburgh, Michael Chabon (August 19, 2008)">The Mysteries of Pittsburgh, Michael Chabon</a> (2)</li>
	<li><a href="http://sarapci.com/2009/07/22/shalimar-the-clown-salman-rushdie" title="Shalimar The Clown, Salman Rushdie (July 22, 2009)">Shalimar The Clown, Salman Rushdie</a> (1)</li>
	<li><a href="http://sarapci.com/2008/06/02/puslu-kitalar-atlasi-ihsan-oktay-anar" title="Puslu Kıtalar Atlası, İhsan Oktay Anar (June 2, 2008)">Puslu Kıtalar Atlası, İhsan Oktay Anar</a> (8)</li>
	<li><a href="http://sarapci.com/2008/07/13/mrs-dalloway-virgina-woolf" title="Mrs. Dalloway, Virginia Woolf (July 13, 2008)">Mrs. Dalloway, Virginia Woolf</a> (8)</li>
	<li><a href="http://sarapci.com/2008/11/18/masumiyet-muzesi-orhan-pamuk" title="Masumiyet Müzesi, Orhan Pamuk (November 18, 2008)">Masumiyet Müzesi, Orhan Pamuk</a> (6)</li>
</ul>

]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://sarapci.com/2009/04/21/then-we-came-to-the-end-ve-isimiz-bitti-joshua-ferris/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>3</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kara İstanbul</title>
		<link>http://sarapci.com/2009/04/16/kara-istanbul</link>
		<comments>http://sarapci.com/2009/04/16/kara-istanbul#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 16 Apr 2009 17:57:15 +0000</pubDate>
		<dc:creator>sarapci</dc:creator>
				<category><![CDATA[KITAPLAR]]></category>
		<category><![CDATA[Istanbul]]></category>
		<category><![CDATA[Kısa Hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[Okuma Cemiyeti]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://sarapci.com/?p=378</guid>
		<description><![CDATA[Bazı yazarlar kara hikayenin tanımını farklı düşündüğünden olsa gerek Zagor veya Conan macerası gibi olsun ve İstanbul'da geçsin diye anlamış; bazısı hikaye dediğin aforizma doludur, mümkün mertebe ukalalık yapayım diye düşünmüş; bazısı araba sürülebilecek, cezaevi olan, otel odalarında turistlerin kaldığı hernangi bir şehirde geçebilecek hikayesini şartları yerine getirmek amacıyla pek de kara olmayan semtlerimize yerleştirmiş; bazısı madem ölüm ve kadın olacak dublaj film havası da olmalı diye karakterlere "piç kurusu", "tanrı aşkına" gibi sokakta duymayacağımız lafları ettirmiş; ecnebi bir neo-oryantalist yazar başka ecnebiler için İstanbul'un turistik yerlerinin arasına müslüman katiller koymuş; bazısı ise İstanbul ile ilgiliyse içinde bir rum bir ermeni bir de yahudi bulunmalıdır diye düşündüğünden Temel fıkrası gibi artık pek de görmediğimiz Lozan tanımı gayrimüslüm vatandaşlarımızı kullanmış...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div class="tweetmeme_button" style="float: right; margin-left: 10px;">
			<a href="http://api.tweetmeme.com/share?url=http%3A%2F%2Fsarapci.com%2F2009%2F04%2F16%2Fkara-istanbul"><br />
				<img src="http://api.tweetmeme.com/imagebutton.gif?url=http%3A%2F%2Fsarapci.com%2F2009%2F04%2F16%2Fkara-istanbul&amp;style=normal" height="61" width="50" /><br />
			</a>
		</div>
<p><a href="http://sarapci.com/i-nostri-antenati-atalarimiz-italo-calvino/">Calvino yazısından</a> beridir <a href="http://sarapci.com/tag/okuma-cemiyeti/">Okuma Cemiyeti</a>&#8216;nde üç kitap okuduk.  <em>Kara İstanbul</em>, <em>Then We Came to the End (Ve İşimiz Bitti)</em> ve <em>Franny and Zooey</em> (<em>Franny ve Zooey</em>).  Arka arkaya üç yazıda bunlardan sırayla bahsetmek istiyorum.  <em>Kara İstanbul</em> hakkında söyleyecek fazla birşeyim olmadığından bu yazı en kısası olacak.</p>
<p><em>Kara İstanbul</em> (ingilizcesi de <em>Istanbul Noir</em> olarak çıktı) Akashic isimli yayınevinin kara hikaye derlemeleri serisinin en yeni kitabı.  Dünyanın çeşitli şehirlerindeki editörler yazarlara şehirlerinde geçen kara (<em>noir</em>) hikayeler yazdırıp bunları <em>London Noir</em>, <em>Rome Noir</em> hatta (New York şehri janra çok uygun olduğundan herhalde) <em>Manhattan Noir</em>, <em>Brooklyn Noir </em>gibi isimler altında topluyorlar.</p>
<p>Bu seriden başka kitap okumadım zira kara edebiyata özel bir merakım yok ama konu İstanbul gibi kara hikayelere çok müsait bir şehir olunca, Hikmet&#8217;in de  derlemede bir hikayesi yer alınca, Okuma Cemiyeti olarak oybirliğiyle seçimsiz olaraktan okuma kararı aldık.</p>
<div style="text-align:center;"><img src="http://sarapci.com/images/kara_kapak.jpg" alt="" /></div>
<p><em>Kara İstanbul</em> hem kara olmaya müsait (ve herkesin yazmayı istediği) Beyoğlu civarındaki hem de bana pek kara gelmeyen Altunizade, Sağmalcılar hatta Şaşkınbakkal gibi semtlerde geçen16 hikayenin bir derlemesiydi.  Tabii ki 16 hikaye içinde beğendiklerim de oldu ama ortalamanın kötülüğü aslında yazdıkları güzel önsözle özenlerini gösteren editörler için üzülmeme sebep oldu.</p>
<p>Bu gibi ısmarlama iş vermenin ne kadar zor olduğunu tahmin edebiliyorum zira çok iyi tanımadığınız yazarlardan hikaye istiyorsunuz; hikayeyi hem kara olacak hem de İstanbul&#8217;un bir semtinde geçecek diyerek ve muhtemelen azami uzunluk da vererek limitliyorsunuz, sonra da başarı bekliyorsunuz.</p>
<p>Benim tahminim bazı yazarların kara tanımı benimkinden farklı.  Dolayısıyle her internet bağımlısı gibi wikipedia&#8217;dan kontrol ettim ve &#8220;duygusalığa yer vermeden polisiye, seks ve cinayet temalarını işleyen edebi tür&#8221; gibi bir tanımla karşılaştım.</p>
<p>Bazı yazarlar kara hikayenin tanımını farklı düşündüğünden olsa gerek Zagor veya Conan macerası gibi olsun ve İstanbul&#8217;da geçsin diye anlamış; bazısı hikaye dediğin aforizma doludur, mümkün mertebe ukalalık yapayım diye düşünmüş; bazısı araba sürülebilecek, cezaevi olan, otel odalarında turistlerin kaldığı hernangi bir şehirde geçebilecek hikayesini şartları yerine getirmek amacıyla pek de kara olmayan semtlerimize yerleştirmiş; bazısı madem ölüm ve kadın olacak dublaj film havası da olmalı diye karakterlere &#8220;piç kurusu&#8221;, &#8220;tanrı aşkına&#8221; gibi sokakta duymayacağımız lafları ettirmiş; ecnebi bir neo-oryantalist yazar başka ecnebiler için İstanbul&#8217;un turistik yerlerinin arasına müslüman katiller koymuş; bazısı ise İstanbul ile ilgiliyse içinde bir rum bir ermeni bir de yahudi bulunmalıdır diye düşündüğünden Temel fıkrası gibi artık pek de görmediğimiz Lozan tanımı gayrimüslüm vatandaşlarımızı kullanmış&#8230;</p>
<p>Sevdiklerinden bahset derseniz 16 hikaye içinde 3 tanesi hoşuma gitti: Mustafa Ziyalan, Algan Sezgintüredi ve Hikmet Hükümenoğlu&#8217;nunkiler.  Gerisi olmasa daha iyi olacaktı.</p>

	<h4>İlgili Yazılar / Related posts</h4>
	<ul class="st-related-posts">
	<li><a href="http://sarapci.com/2010/01/09/dubliners-dublinliler-james-joyce" title="Dubliners (Dublinliler), James Joyce (January 9, 2010)">Dubliners (Dublinliler), James Joyce</a> (2)</li>
	<li><a href="http://sarapci.com/2008/11/18/masumiyet-muzesi-orhan-pamuk" title="Masumiyet Müzesi, Orhan Pamuk (November 18, 2008)">Masumiyet Müzesi, Orhan Pamuk</a> (6)</li>
	<li><a href="http://sarapci.com/2009/02/02/sikayetperver-kosucu-emirganda-deniz" title="Şikayetperver Koşucu: Emirgan&#8217;da Deniz (February 2, 2009)">Şikayetperver Koşucu: Emirgan&#8217;da Deniz</a> (3)</li>
	<li><a href="http://sarapci.com/2004/09/10/yenikoy-ayhan" title="Yeniköy (Ayhan) (September 10, 2004)">Yeniköy (Ayhan)</a> (0)</li>
	<li><a href="http://sarapci.com/2009/04/21/then-we-came-to-the-end-ve-isimiz-bitti-joshua-ferris" title="Then We Came to the End (Ve İşimiz Bitti), Joshua Ferris (April 21, 2009)">Then We Came to the End (Ve İşimiz Bitti), Joshua Ferris</a> (3)</li>
</ul>

]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://sarapci.com/2009/04/16/kara-istanbul/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Masumiyet Müzesi, Orhan Pamuk</title>
		<link>http://sarapci.com/2008/11/18/masumiyet-muzesi-orhan-pamuk</link>
		<comments>http://sarapci.com/2008/11/18/masumiyet-muzesi-orhan-pamuk#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 17 Nov 2008 21:14:15 +0000</pubDate>
		<dc:creator>sarapci</dc:creator>
				<category><![CDATA[KITAPLAR]]></category>
		<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Galatasaray]]></category>
		<category><![CDATA[Istanbul]]></category>
		<category><![CDATA[Okuma Cemiyeti]]></category>
		<category><![CDATA[Orhan Pamuk]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://sarapci.com/?p=263</guid>
		<description><![CDATA[Kitabı sevenler özellikle son bölümlerinin çok etkileyici bulduklarını hatta yer yer gözyaşlarına hakim olamadıklarını söylemişlerdi.  Ben ise okurken Pamuk'un "eski Türk filmlerinin bildik konularından bir roman yazarım ama öyle bir yazarım ki bir Orhan Pamuk romanı haline gelir" hedefiyle yazdığını düşündüm.  Bunda ne kadar başarılı olmuş tartışılır ama hedef biraz megalomanca olmuştu.  Megaloman dediysem hatırlatmak isterim ki o zamanlarda Orhan Pamuk'tan nefret etmek, onu vatanını satarak Nobel almakla ve Nobel almış olmasına rağmen bozuk gramlerle yazmakla itham etmek revaçtaydı.  O da bunların üstüne gitmek istercesine (doğru da olsa) Nobel alan "ilk" değil de "tek" Türk yazarı olduğunu vurgulamayı severdi...    ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div class="tweetmeme_button" style="float: right; margin-left: 10px;">
			<a href="http://api.tweetmeme.com/share?url=http%3A%2F%2Fsarapci.com%2F2008%2F11%2F18%2Fmasumiyet-muzesi-orhan-pamuk"><br />
				<img src="http://api.tweetmeme.com/imagebutton.gif?url=http%3A%2F%2Fsarapci.com%2F2008%2F11%2F18%2Fmasumiyet-muzesi-orhan-pamuk&amp;style=normal" height="61" width="50" /><br />
			</a>
		</div>
<p>(<em>Masumiyet Müzesi stilinde</em>)</p>
<p>2008 yazındaki sıcak bir akşam Akmerkez&#8217;i Boğaziçi Üniversitesi&#8217;ne bağlayan Nispetiye Caddesi&#8217;ndeki sıra sıra dizili amerikan usulü kafelerden birinde Seha ve Hikmet ile beraber oturup pahalı, büyük ve buzlu kahvelerimizi içerken bir <a href="http://sarapci.com/tag/okuma-cemiyeti/">okuma cemiyeti</a> (<em>Book Club</em>) kurma fikri ortaya çıkmıştı.  </p>
<p>O günlerde ucundan köşesinden Avrupayı, veya dünya konjonktürünün değişmesinden sonra moda olan üstelik gitmesi gelmesi daha da zor olan Amerikayı görmüş biraz eğitimli biraz varlıklı Türkler, yurtdışında geçirdikleri ve sefaletleri yüzünden aslında yaşarken hiç de sevmedikleri zamanları hatırlamak için, oralarda yaşama fırsatı eline geçmeyenler ise CNBC-E dizilerden ve DVDlerden görüp oralarda yaşayanlara özendiklerinden bazı anglo-sakson alışkanlıklarını Türkiye&#8217;ye ithal etmeye çalışırlardı.  </p>
<ul type="circle">a) Sevgililer günü, 80&#8242;lerde gelişen vahşi kapitalizme de fayda sağladığından Edirne&#8217;den Ardahan&#8217;a 14 Şubat günleri kırmızı kalp şekilli balonlar ve kırmızı güllerle kutlanırdı,</ul>
<ul type="circle">b) Cadılar Bayramı ise daha çok İstanbul&#8217;daki zenginlerin çocuklarının gittiği anaokullarında, yabancıların da yaşadığı kapılarında üniformalı bekçilerin gelene gidene hesap sordukları sitelerde, fazla paradan sıkılan sosyetenin kıyafet balolarında kutlanırdı.</ul>
<ul type="circle">c) Noelde çam ağacı süsleme geleneği bazan muhafazakar gazetelerde noel ağacının gençliğimizi dejenere ettiği ve hristiyan geleneklerinin vatanımızı ele geçireceği hakkında yazılar çıkmasına sebep verir, konu uzun uzun tartışılır ve tartışmalar sonuçta &#8220;noel ağacı aslında bir hristiyan adeti değil bir kuzey avrupa pagan geleneğidir&#8221; denilmesi ile son bulurdu.</ul>
<ul type="circle">d) Noelde kapıya plastik bir ökseotu (<em>Mistletoe</em>) çemberi asılması Etiler &#8211; Bebek &#8211; Ulus üçgeninde çok yaygın bir gelenek olmasına rağmen bir erkek ve kadın ökseotu alında başbaşa kalırlarsa öpüşürler geleneği hala devam eden tutuculuktan dolayı Türkiye&#8217;ye ithal edilmemişti.</ul>
<ul type="circle">e) <em>Baby Shower</em> sadece İngilizce bilenler tarafından yapıldığından Türkçe isim konulmasına bile gerek görülmeyen, doğacak bebeğe hediye alma ve hamile anneye moral verme partisiydi.</ul>
<ul type="circle">f) <em>Housewarming</em> partileri üst kattaki emekli albay amca şikayet eder diye endişe edildiğinden apartmanlarda pek yerleşememişti ama müstakil evi olanlar fırsatları kaçırmazlar, taşındıkları eve bütün arkadaşlarını çağırıp ev yerleşmeden bir güzel eğlenilirdi.  </ul>
<p>Bizler de bu geleneklerden Türkiye&#8217;de en tutmayacak olanı olan okuma klübü geleneğini kurmaya çalıştığımız için ayda bir kez toplanır ve o ay okuduğumuz kitabı tartışarak şaraplı etli ve kahkahalı sohbetler ederdik.  </p>
<p>Bu toplantılar bazan 7 kişinin aynı anda toplanmaya çalışması çok zor olduğundan benim normalde futbol oynayacağım veya seyredeceğim günlere denk gelir, ben de futbol arkadaşlarım &#8220;edebi arkadaşlarıyla toplanıp kitap tartışıyor&#8221; diye dalga geçecekler diye hem çekinir ve onlara başka bir bahane uydurur, hem de edebiyattan aldığım zevk futboldan aldığım zevkten daha fazla diye kendimle gurur duyardım.    </p>
<div style="text-align:center;"><img src="http://sarapci.com/images/masumiyet_kapak.jpg" alt="Masumiyet Müzesi - Orhan Pamuk"/></div>
<p>Toplantıların bir tanesinde önceki sene Nobel ödülü almış olan meşhur romancımız Orhan Pamuk&#8217;un o sene çıkmış olan Masumiyet Müzesi kitabını okuyup tartışmıştık.  Batılılar da sevdiği ve tanıdığı için artık daha da değerlenen yazarımızın kitabının çıkışı bizi o kadar çok heyecanlandırmıştı ki bir önceki toplantının başında geleneksel olarak yaptığımız kitap seçimi oylamasını bile yapmamış, oybirliği ile bir sonraki toplantıda Masumiyet Müzesi&#8217;ni tartışmaya karar vermiştik. </p>
<p>Okumaya yeni başladığımız günlerde Başak bir email yazıp toplantıya kadar herkesin kendi müzesini kuracak olsa içine koyacağı üç tane obje düşünmesini önermişti.  Toplantı zamanı geldiğinde ise bir tek ben dersini yapmış çalışkan bir öğrenci gibi üç tane obje düşünüp gelmiştim.  Eminim Orhan Pamuk bizim cemiyette olsa o da öyle yapardı.  </p>
<div style="text-align:center;"><img src="http://sarapci.com/images/masumiyet_tisort.jpg" alt="TAC Tisortu"/></div>
<p><center><em>Kassız Kollara Dikkat!</em></center></p>
<p>İşte burada sergilediğim bu kolsuz tişört müzemin ilk parçasıdır.  Sonradan düşününce hayatımın en zorlu yıllarından birisi sonrasında annemin sabrı sayesinde &#8220;kazandığım&#8221; (öyle derdik) hayatımın en güzel günlerinin geçtiği Tarsus Amerikan Koleji&#8217;ndeki (bizler &#8220;tee-aa-cee&#8221; derdik) ingilizce hazırlık (bizler prep derdik) senemde bu tişörtü lise son abiler bir akşam bizlere metazoriyle satmışlardı.  O zamanların modasına uygun olaraktan kolsuzdu ama Başak&#8217;ın da başarıyla tespit ettiği gibi bu tişörtler sadece kaslı kollarda güzel dururdu.  Kolsuz tişörtler (o günlerde henüz kullanılmayan bir kelimeyi kullanmama izin verirseniz) &#8220;cool&#8221; idiler ama batılılaşan büyük şehirlerimizdeki gibi spor salonlarına gidip vücut güzelleştirmek söz konusu değilken kolu kaslı erkeklerin azlığından dolayı bu modanın çok kısa sürdüğünü daha sonradan anladım.   </p>
<p>Toplantıyı Bebek&#8217;te pıtrak gibi açılan restoranlardan birinde yapmıştık.  İstanbul&#8217;a ilk taşındığımız zamanlarda sadece haftasonu sabahları kalabalık olan Bebek semti bir gün aniden açılan kötü yemekli, kötü servisli ve kazık bar/restoran Lucca&#8217;nın civarda oturan ve iki kadeh içki içmeye Beyoğlu&#8217;na gitmeye üşenen sakinleri tarafından her akşam tıkabasa doldurulmasıyla birden bire gece hayatı semti olmuştu.  Daha sonraki iki sene içinde yemek yenilecek mekanlar ikiye katlanırken trafik de üstel (<em>exponential</em>) şekilde dörde katlanmıştı.  İşte böyle bir akşamda hala fosur fosur sigara içilen restorandaki tek yuvarlak masayı kapmış ve yavaş yavaş gürültüsü artan müziğin üstünden sesimizi duyurmaya çalışarak <em>Masumiyet Müzesi</em>&#8216;ni tartışmaya başlamıştık.  </p>
<p>Konuya hemen gitmek istediğimizden her zaman uzun ve zevkli bir ritüel olan bir sonraki kitabımızı seçme seremonisi kısacık sürmüştü.  Italo Calvino&#8217;nun <em>Varolmayan Şövalye</em> kitabı beş oyla seçilivermişti.  <em>Varolmayan Şövalye</em> hakkında o kadar az araştırma yapmıştık ki o anda piyasada bulunan baskısının aslında <em>Atalarımız</em> adı ile üç kısa romanı birleştirdiğini bile ertesi gün anlayabildik.  </p>
<p>Sağımda oturanlar kitabı çok beğenmişlerdi, karşımdakiler kararsız gibiydiler, belki biraz hayal kırıklığı vardı.  Solumdakiler ise kollarını önlerinde kavuşturmuşlar, Orhan Pamuk iki masa ileride elini kolunu ve kafasını sallayarak heyecanlı heyecanlı konuşuyor olsaydı gidip kafasına iki tane çakacakmış gibi sinirliydiler.  </p>
<p>Ben de kararsızlar kampındaydım.  Bazan, zaman, kurban bayramı, fatih oteli gibi daha genel ve gözlem dolu olan bölümleri ve 4213 izmarit, masumiyet müzesi gibi saplantılar hakkındaki bölümleri beğenmiş ama kitabın geri kalanını yavan bulmuştum.  O zamana kadar okuduğum bütün Orhan Pamuk kitaplarında karakterler hakkında bazı hislerim varken <em>Masumiyet Müzesi</em>&#8216;nin karakterleri arasında ne sevdiğim ne de sevmediğim birilerini sayamazdım.  Okurken sadece tek bir yerde azıcık şaşırdığım için normalde bir kurgu üstadı olan Orhan Pamuk&#8217;un bu sefer bu kadar kolaya kaçmasına şaşırmıştım.  </p>
<p>Seha kitabı sevenlerden olmasına rağmen uzun bir iş günü sonrasında birkaç senedir kalem çekmeyi bıraktığı gözleri kapanacak gibi duruyordu.  İşte burada sergilediğim bu göz kalemini Seha ilk tanıştığımızda dışarı çıktığımız bütün akşamlarda kullanır, göz kaleminden başka makyaj da yapmazdı.  Şimdi düşününce göz kalemi kullanmayı bırakmasının Bülent Ersoy&#8217;un bir gün Popstar yarışmasında iyice abartıp uzaylı makyajı yapana kadar pek moda olan açık mavi/gri far modasının ilk çıktığı zamanlarda olduğunu hatırlıyorum.</p>
<div style="text-align:center;"><img src="http://sarapci.com/images/masumiyet_kalem.jpg" alt="Göz Kalemi"/></div>
<p><center><em>Bunu Kendim Çekmecelerden Buldum, Galiba Bir Göz Kalemi<br />Kadınların Bana Kerpeten, Bistüri, İngiliz Anahtarı Gibi Gelen Makyaj Aletlerini Bir Türlü Öğrenemedim</em></center></p>
<p><em>Masumiyet Müzesi</em>&#8216;nin hoşuma giden son cümlesini okur okumaz kitabı bıçakla kesilmiş gibi üçe bölebileceğime emin oldum.  Okuduğum kitabı eline alan herhangi bir kişi de içine aldığım notlara ve altını çizdiğim yerlere bakarak bu üç kısmı ve hangisini sevip hangisini sevmediğimi anlayabilir.  </p>
<ul type="circle">1) Sevdiğim ilk kısım kumral olmasına rağmen (konuşma şeklinden dolayı olsa gerek) gözümün önüne sadece Orhan Pamuk&#8217;u getiren ve neden kaçak viski yerine rakı içtiğini anlayamadığım Kemal ile kime benzediğine bir türlü karar veremediğim (Levent&#8217;e göre Gülşen Bubikoğlu, Burcu&#8217;ya göre Arzum Onan) dikkat çekici flörtöz bir kız olan Füsun&#8217;un tanışmasından, 60 sayfaya yakın tutulmuş olan, Hikmet&#8217;i Anna Karenina&#8217;ya fazla benzediği için rahatsız eden Kemal ile Sibel&#8217;in Hilton&#8217;daki nişanı bölümünün sonuna kadar olan kısımdı. </ul>
<ul type="circle">2) Bir sonraki bölüm olan Kemal&#8217;in aşk ızdırabını Füsunsuz çektiği yıllar kısmında bayağı sıkıldığımı hatta bunaldığımı, zaman zaman keşke atlayarak okuyabilsem diye hayıflandığımı hatırlıyorum. </ul>
<ul type="circle">3) Ardından Kemal düzenli olarak Füsun&#8217;u tekrar görmeye başlayınca nihayet kitap beğendiğim bir Orhan Pamuk kitabı şekline büründü diye düşünmeye başlamıştım.  </ul>
<p>Benim için Orhan Pamuk, bir tema etrafındaki uzun tekrarlardan oluşan yarım sayfalık tasvirler, ana karakterin uzun uzun yürüdüğü ve yürürken bir taraftan da derin derin düşündüğü şehirler ve kitaplardaki en ukala karakterler tarafından söylenilen aforizmalardır.  İşte <em>Masumiyet Müzesi</em>&#8216;nin bu son kısmı benim Orhan Pamuk beklentilerimi karşılayan kısımdı.  </p>
<p>İstanbul sokaklarında biraz daha gezsin ve bana o yetişemediğim zamanların şehrini biraz daha anlatsın isterdim.  Belki iki üç birahane, bir lokanta, iki meyhane; vapurla adalara bir ufak günübirlik gezi ve orada yenen rakı eşliğindeki balık; dar, dik ve ıslak sokaklardaki eski evlerin arasında dolaşma; hatta arkadaşlarla gidilen öncesinde ve sonrasında bira eşliğinde futbol tartışılan birkaç maç olsaydı daha memnun olacaktım.  </p>
<div style="text-align:center;"><img src="http://sarapci.com/images/masumiyet_bilet.jpg" alt="GS - Arsenal UEFA Finali Bileti"/></div>
<p><center><em>Unutulmaz Geceden Elimde Kalan Bilet</em></center></p>
<p>Futboldan söz açılmışken işte müzemin üçüncü parçası benim gibi o akşam orada bulunan herkesin bir köşede sakladığına adım gibi emin olduğum (<em>no pun intended</em>) bu bilettir.  Romen takviyeli Türk Galatasaray ve Fransız takviyeli İngiliz Arsenal arasındaki UEFA kupası final maçının biletinin çok da enteresan bir müze parçası olmadığının farkındayım ama çocukluğu başka takımları tutarak dünya kupaları ve avrupa şampiyonası maçları izleyerek geçmiş benim ve benden önceki jenerasyonların futbolseverleri için <a href="http://sarapci.com/39/">bu maçın önemi</a> başkaydı.  İlk defa bir Türk takımının İtalyan, Alman, İngiliz, İspanyol takımınlarını yenerekten o kupayı alabilmesi gerçek miydi diye bazan düşünür o 120 dakika sırasındaki heyecana nasıl dayandığımı, maça nasıl konsantre olabildiğimi, hiç durmadan söylediğimiz marşları hatırlamaya çalışırım.  Oraya gittiğim zaman o günün bir daha yaşanmayacak bir gün olduğunun farkındaydım ama arada geçen 8 yıl fikrimi değiştirmese de hala içimde Kemal&#8217;in bitmez iyimserliği gibi bir umut olduğunu da söylersem yalan olmaz.  </p>
<p>Kitabı sevenler özellikle son bölümlerinin çok etkileyici bulduklarını hatta yer yer gözyaşlarına hakim olamadıklarını söylemişlerdi.  Ben ise okurken Pamuk&#8217;un &#8220;eski Türk filmlerinin bildik konularından bir roman yazarım ama öyle bir yazarım ki bir Orhan Pamuk romanı haline gelir&#8221; hedefiyle hatta hırsıyla yazdığını düşündüm.  Hatırlatmak isterim ki o zamanlarda Orhan Pamuk&#8217;tan nefret etmek, onu vatanını satarak Nobel almakla ve Nobel almış olmasına rağmen bozuk gramerle yazmakla, sürekli oradan buradan birşeyler yürütmekle itham etmek revaçtaydı.  O da bunların üstüne gitmek istercesine (doğru da olsa) Nobel alan &#8220;ilk&#8221; değil de &#8220;tek&#8221; Türk yazarı olduğunu vurgulamayı severdi.      </p>
<div style="text-align:center;"><img src="http://sarapci.com/images/masumiyet_kapak2.jpg" alt="Masumiyet Müzesi"/></div>
<p><center><em>Pembe Buick (Biz Bıyık Diye Okurduk)</em></center></p>
<p><em>Masumiyet Müzesi</em>&#8216;ni daha çok sevmem için her akıllı yazarın sıkı okurlarını ödüllendirmek amacıyla kullandığı kitaplarını birleştirmesine de yarayan tekrar eden karakterlerin: Celal Salik&#8217;in, Cevdet Bey ve Oğulları&#8217;nın, Kars şehrinin, hatta yazar Orhan Pamuk&#8217;un daha baskın olmalarını isterdim belki.  Orhan Pamuk&#8217;un kullanmayı sevdiği, meraklı okuru kitapta ileri geri götüren roman içi referanslarını biraz daha görebilseydim memnun olurdum.  Aşk acısını anlatırken mantık sınırlarını &#8211; eleştirdiği baskıcı toplum sayesinde olmakla açıklasa bile &#8211; zorlamamasını tercih ederdim.  Diğer popüler kültür parçaları da Grace Kelly benzetmesi kadar uzun ve mühim olsun isterdim.  Yeşilçam karakterleri gerçek olduğuna emin olduğum minör karakterlerdense daha kalıcı karakterler olsaydı daha mutlu olurdum.  </p>
<p>Ama beni herhalde en çok hayal kırıklığına uğratan şey daha sonradan okuduğum <a href="http://arsiv.sabah.com.tr/2008/08/31/pz/haber,7E81DF432E6D44F7BA673E9E482EA1EE.html">bir röportajında</a> bu romanın en iyi, en unutulmaz romanı olmasını istemesidir.  Benim için o roman açık farkla <em>Benim Adım Kırmızı</em>&#8216;dır.  </p>
<p>Öte yandan Orhan  Pamuk&#8217;a bana ilk kez Salman Rushdie&#8217;nin <em><a href="http://sarapci.com/the-ground-beneath-her-feet-salman-rushdie/">The Ground Beneath Her Feet</a></em> romanında yazdığı şiiri U2&#8242;nın bestelemesiyle yaşattığı romandan çıkanın gerçek olması hissini 2010 yılında açılacak olan <a href="http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=GaleriHaber&#038;ArticleID=897229&#038;PAGE=1&#038;Date=06.09.2008">müzesiyle</a> tekrar ve kendine yakışacak kadar detaylı bir şekilde yaşatacağı için müteşekkirim.  (Müzenin Masumiyet isimli bir dergisi de gerçekten olacak mı yoksa o kitabın kurgu kısmında mıydı merak etmekteyim.) </p>
<p>Orhan Pamuk&#8217;a müteşekkir olduğum bir husus daha var: bu kitabı okurken aklıma ilk defa açıkça geldiğini farkettiğim şeylerden birisi de Hz. İbrahim&#8217;in kurban hikayesindeki gibi insanın sevdiği ve yitireceğini düşündüğü şeylerin yerine başkalarını koyması isteğidir.  </p>
<p>Bu sayfalara gezdiklerimi, okuduklarımı, izlediklerimi, duyduklarımı, gördüklerimi ve bütün bunları yaparken hissetiklerimi ve düşündüklerimi yazmamın bir sebebi de işte budur.   </p>

	<h4>İlgili Yazılar / Related posts</h4>
	<ul class="st-related-posts">
	<li><a href="http://sarapci.com/2010/01/09/dubliners-dublinliler-james-joyce" title="Dubliners (Dublinliler), James Joyce (January 9, 2010)">Dubliners (Dublinliler), James Joyce</a> (2)</li>
	<li><a href="http://sarapci.com/2008/08/19/the-mysteries-of-pittsburgh-michael-chabon" title="The Mysteries of Pittsburgh, Michael Chabon (August 19, 2008)">The Mysteries of Pittsburgh, Michael Chabon</a> (2)</li>
	<li><a href="http://sarapci.com/2008/06/02/puslu-kitalar-atlasi-ihsan-oktay-anar" title="Puslu Kıtalar Atlası, İhsan Oktay Anar (June 2, 2008)">Puslu Kıtalar Atlası, İhsan Oktay Anar</a> (8)</li>
	<li><a href="http://sarapci.com/2008/07/13/mrs-dalloway-virgina-woolf" title="Mrs. Dalloway, Virginia Woolf (July 13, 2008)">Mrs. Dalloway, Virginia Woolf</a> (8)</li>
	<li><a href="http://sarapci.com/2009/01/21/kars" title="Kars (January 21, 2009)">Kars</a> (8)</li>
</ul>

]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://sarapci.com/2008/11/18/masumiyet-muzesi-orhan-pamuk/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>6</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Gospel According to Jesus Christ (İsa&#8217;ya Göre İncil), Jose Saramago</title>
		<link>http://sarapci.com/2008/10/09/gospel-according-to-jesus-christ-isaya-gore-incil-jose-saramago</link>
		<comments>http://sarapci.com/2008/10/09/gospel-according-to-jesus-christ-isaya-gore-incil-jose-saramago#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 09 Oct 2008 20:49:54 +0000</pubDate>
		<dc:creator>sarapci</dc:creator>
				<category><![CDATA[KITAPLAR]]></category>
		<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[In English]]></category>
		<category><![CDATA[Okuma Cemiyeti]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://sarapci.com/?p=249</guid>
		<description><![CDATA[It was not totally Saramago's fault. Our timing was terrible. 43% of the book club members were depressed because of the financial crisis that began to shake the capitalist world. (Ironically, Saramago could have been feeling some schadenfreude at the same time.) 29% of the members had tardy arrivals because their business meetings ended very late, a bit unusual for a Ramadan day. ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div class="tweetmeme_button" style="float: right; margin-left: 10px;">
			<a href="http://api.tweetmeme.com/share?url=http%3A%2F%2Fsarapci.com%2F2008%2F10%2F09%2Fgospel-according-to-jesus-christ-isaya-gore-incil-jose-saramago"><br />
				<img src="http://api.tweetmeme.com/imagebutton.gif?url=http%3A%2F%2Fsarapci.com%2F2008%2F10%2F09%2Fgospel-according-to-jesus-christ-isaya-gore-incil-jose-saramago&amp;style=normal" height="61" width="50" /><br />
			</a>
		</div>
<p>In the <a href="http://sarapci.com/the-mysteries-of-pittsburgh-michael-chabon/">third book review of our Book Club books</a>, I had mentioned my high expectations of Jose Saramago&#8217;s <em>The Gospel According to Jesus Christ</em>.  I&#8217;m glad to say that my expectations were met.  Alas I must add that the discussion that followed was a bit dim.</p>
<p>It was not totally Saramago&#8217;s fault.  Our timing was terrible.  43% of the book club members were depressed because of the financial crisis that began to shake the capitalist world.  (Ironically, Saramago could have been feeling some <em>schadenfreude</em> at the same time.)  29% of the members had tardy arrivals because their business meetings ended very late, a bit unusual for a Ramadan day &#8211; usually work ends about an hour before sunset because people get too tired or too lazy to work.  The choice of venue was another failure, it looked like a diner with bottomless coffee and dismal decor.  Not only was it overly lit but also the shopping center it was housed in had somehow not been affected by the crisis.  All the cozier restaurants were full and the atmosphere at our place was distracting with all the second class celebrities strolling around us.</p>
<p>I had said that the reason the discussion was a failure was not totally Saramago&#8217;s fault, nonetheless his part was significant.  This book was the first Book Club selection that all seven of us enjoyed reading.  When we read <em><a href="http://sarapci.com/puslu-kitalar-atlasi-ihsan-oktay-anar/">Puslu Kıtalar Atlası</a></em> (<em>The Atlas of Misty Continents</em>)  by Ihsan Oktay Anar, Hikmet thought it was not as good as Anar&#8217;s later work and complained that it lacked wholeness.  The second book was <a href="http://sarapci.com/mrs-dalloway-virgina-woolf/"><em>Mrs Dalloway</em></a> and I didn&#8217;t like it; actually that is an understatement, I thought it was dreadful.  The third book <a href="http://sarapci.com/the-mysteries-of-pittsburgh-michael-chabon/"><em>The Mysteries of Pittsburgh</em></a> was considered lad fiction by Banu and she took up the habit of vetoing all my mildly chauvanist sounding book suggestions for new books ever since.</p>
<p>The main problem with the meeting was that everyone enjoyed <em>The Gospel According to Jesus Christ</em> so much there was no heated discussion, no conflicting views&#8230;  I was very suprised to see so many agnostics and atheists around the same table in Turkey where believing and non-believing are both taboos.  At one point, the discussion was about the levels of atheism.  It would be nice to have a copy of <em><a href="http://en.wikipedia.org/wiki/The_god_delusion"><em>The God Delusion</em></a></em> with us.</p>
<div style="text-align:center;"><img src="http://sarapci.com/images/gospel_kapak.jpg" alt="İsa'ya Göre İncil" /></div>
<p><em>The Gospel According to Jesus Christ</em> is Jose Saramago&#8217;s blasphemous version of the story of Jesus&#8217; life in the style of the four canonical gospels from the Bible.  If you get a chance to read a little about Jose Saramago you will see that he is an agressive communist and a staunch atheist.  His interpretation of the gospels, when published in the 1990&#8242;s, caused a good deal of resentment and the Portuguese goverment did not allow the book to compete in European Literary Prize.  Saramago was rightfully upset and he ended up leaving his home country for the Canary Islands.  Not a bad choice &#8211; regardless of the bigotry involved.</p>
<p>In high school, one my favourite English Literature teachers (Franny Golden or Mary Haynes I&#8217;m not sure which one) had told us it would be very difficult to get a good understanding of Western Literature without a basic knowledge of the Bible.  She used to read us some relevant passages here and there.  (Looking back, she was lucky to not have been haunted for being a missionary.)  But in the case of <em>Gospel According to Jesus Christ</em>, it was enough just to skim through the four gospels as I did — if you are as ignorant as I am about the life of Jesus.  Saramago&#8217;s plot is pretty much the same but he filled in the gaps according to his own lack of belief.</p>
<p>Saramago&#8217;s gospel has more than a third devoted to Joseph (Jesus&#8217; &#8220;biological&#8221; father) who is &#8211; in his version &#8211; the source of the original sin which later passes on to Jesus after Joseph&#8217;s gruesome death.  Despite his boundless piety and stubbornness I was becoming very fond of Joseph when he was grinded between the wheels of the Roman death machine.  Having always admired the Romans for their efficiency, I was terrified of the way Saramago described the method they had invented to systematically get rid of people &#8211; which reminded me of another <em>reich</em> and their efficient killing machine.  Virgin Mary plays a minor role in the gospel, probably more realistic from a historical point of view.</p>
<p>After Joseph&#8217;s death Jesus emerges as a precocious young boy looking for answers to his existentialist questions.  During his quest, he ends up meeting God and God&#8217;s fallen angel.  Saramago&#8217;s God is a self-centred and ruthless deity whose abuses his somewhat limited powers.  His Satan (who claims to hide God inside himself) is just a hedonist who is quite affable yet a little mysterious.  The zenith of this yin yang relationship is the discussion the triumvirate have in the midst and the mist of the Sea of Galilee.  Eventually Jesus ends up disappointed by everything he lives through — maybe everything except his lover Mary Magdalene.</p>
<p>Saramago reveals his characters in such a masterfully structured way that the readers are pulled into the story without being lost in his (a)moral messages which are far from subtle.  His proficiency in depicting the political and monetary austerity faced by the Jews in Nazareth at the time is also worth noting.  His style is that of an old raconteur telling an aged tale with humorous interruptions here and there just to remind us that we are in the present and the <a href="http://en.wikipedia.org/wiki/Gospel">gospel</a>, ironically named for an agnostic/atheist, is just another story with a sad ending.</p>
<p>As I had mentioned before, the discussion of the book in our book club left a lot to be desired.  However one of the interesting comments came from Seha who thought that the book was an allegory to all hierarchical organisations where the needs and aspirations of the leaders are vastly different from the followers in an unsettling way, and that the leaders cloud the followers&#8217; vision to keep the train running.  Those followers who are able to make it to the top gradually get the real motives made more apparent to them, and may end up disappointed.</p>
<p>So we are left with Jesus who finds himself disappointed in a zugzwang and realizes that he is only a pawn.  His power and his pride overwhelm him.  According to Saramago he was just a sacrificial lamb with good intentions, forsaken by both his fathers and he should have been forgiven for he knows not what he has done.</p>
<p><img id="smallDivTip" style="border: 1px solid blue; z-index: 90; opacity: 1; position: absolute; left: 659px; top: 917px;" src="chrome://dictionarytip/skin/book.png" alt="" /></p>

	<h4>İlgili Yazılar / Related posts</h4>
	<ul class="st-related-posts">
	<li><a href="http://sarapci.com/2008/08/19/the-mysteries-of-pittsburgh-michael-chabon" title="The Mysteries of Pittsburgh, Michael Chabon (August 19, 2008)">The Mysteries of Pittsburgh, Michael Chabon</a> (2)</li>
	<li><a href="http://sarapci.com/2009/07/22/shalimar-the-clown-salman-rushdie" title="Shalimar The Clown, Salman Rushdie (July 22, 2009)">Shalimar The Clown, Salman Rushdie</a> (1)</li>
	<li><a href="http://sarapci.com/2008/06/02/puslu-kitalar-atlasi-ihsan-oktay-anar" title="Puslu Kıtalar Atlası, İhsan Oktay Anar (June 2, 2008)">Puslu Kıtalar Atlası, İhsan Oktay Anar</a> (8)</li>
	<li><a href="http://sarapci.com/2008/07/13/mrs-dalloway-virgina-woolf" title="Mrs. Dalloway, Virginia Woolf (July 13, 2008)">Mrs. Dalloway, Virginia Woolf</a> (8)</li>
	<li><a href="http://sarapci.com/2008/11/18/masumiyet-muzesi-orhan-pamuk" title="Masumiyet Müzesi, Orhan Pamuk (November 18, 2008)">Masumiyet Müzesi, Orhan Pamuk</a> (6)</li>
</ul>

]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://sarapci.com/2008/10/09/gospel-according-to-jesus-christ-isaya-gore-incil-jose-saramago/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
