Pnin, Vladimir Nabokov

Pnin bitmesini istemedigim bir kitapti. Hem Timofey Pnin’in Amerika’daki bir yabanci olarak gozlemlerinin, hem kitaptaki belli belirsiz espri anlayisinin bitmesini istemiyordum, hem de Pnin’in sonundan endiseleniyordum. Pnin gibi saf kalpli insanlarin sonundan endise etmemek nasil mumkun olabilir? Lolita’nin anti-kahramani Humbert Humbert’i yaratan dahi yazar Nabokov’un elinde hem de. Ama kitabin sonlari da genel havasindan cok sasmadi. Komik, ama hafiften acikli. Kitabi bitirince endisesiz bir sekilde butun esprilerin hakkini vermek icin bir kez daha okumak isteyeceksiniz.

Vladimir Nabokov’un unlu/sansasyonal Lolita sonrasinda yazdigi ilk romani olan Pnin bastan sonra suclu bir sekilde gulumseyerek, arada kahkaha atarak okudugum gayet eglenceli bir kitap.

Pnin’in konusunu soranlara soyleyecek fazla bir seyim yok maalesef… 1950’lerde Amerika’nin dogusunda, daha cok Wellesley College’dan ve biraz da bizim Cornell Universitesi’nden ilham alinarak yaratilan kucuk bir universitede gecer. Timofey Pnin, Rusya’dan goc etmis, sosyal adaptasyon sorunlari olan bazen acinasi derecede dunyadan habersiz bir asistan profesordur. Pnin ise, Pnin’in basinda gecenlerle ilgili ilk bakista cok komik, fakat aslinda ayni anda hafif uzgun bir hikaye.

Yazının Devamı / Continue Reading

Midnight’s Children (Geceyarısı Çocukları), Salman Rushdie

Kitabin ilk 20-30 sayfasini okurken kendi kendime o kadar cok “Oha!” dedim ve sagina soluna o kadar cok not aldim ki, hemen “Evet, Irvine Welsh2€™ten sonra butun yazilarini okuyacagim ikinci yazar Salman Rusdie olacak” dedim kendi kendime – cocukken okuduklarimdan Enid Blyton ve Jules Verne’i saymiyorum.

Salman Rushdie maalesef herseyden cok Seytan Ayetleri (neden Seytani Ayetler degil merak ediyorum) sayesinde taniniyor. Hindistan’da kitapsiz kaldigimda seceneklerim arasinda en enteresani Geceyarisinin Cocuklari (Midnight’s Children) olmasaydi ben de maalesef gazetelerimizde yaratilan cesur ama aptal, sansasyon duskunu yazar yanilgisina kapilmistim.

Kitabin ilk 20-30 sayfasini okurken kendi kendime o kadar cok “Oha!” dedim ve sagina soluna o kadar cok not aldim ki, hemen “Evet, Irvine Welsh’€™ten sonra butun yazilarini okuyacagim ikinci yazar Salman Rusdie olacak” dedim kendi kendime. Çocukken okuduklarimdan Enid Blyton ve Jules Verne’i saymiyorum.

Yazının Devamı / Continue Reading

The God of Small Things (Küçük Şeylerin Tanrısı), Arundhati Roy

Orhan Pamuk Oteki Renkler’de biraz da kucumseyerek ikinci dilinde yazan yazarlarin kelime oyunlarini cok sevdigini soylemisti. Ben Hintli yazarlarin ikinci dilinde yazdiklarini dusunmuyorum. Cunku yazarlarin icinden cikmis olduklari ust kast Hintlilerin evlerinde Ingilizce cogunlukla birinci dil. Ama Arundhati Roy bol kelime oyunlariyla Orhan Pamuk’un tesbitini hakli cikariyor. Bence kelime oyunlarindaki israrin sebebi yillarca ezilmis Hintilerin Ingilizceyi bir Ingiliz’den daha iyi kullanabilecegini gosterebilme hirsi. Ayni sekilde, kitap boyunca esmer Hintlilerin cilli Ingiliz Margaret’e cilt rengi yuzunden ne kadar hayran olduklarinin yaninda, kendi ustunluklerini gostermek icin cabalamalarini da gorebiliyorsunuz. Ama ne Rusdu’nun ne de Roy’un kaleminde bu oyunlar igreti durmuyor, cunku ikisi de bu isin ustalari gibi yaziyorlar.

Bence yazarliga en paralel mesleklerden birisi mimarliktir. Mimarlar tipki yazarlar gibi detaylari isleyerek yasarlar. Bazen bir binanin tasarimi icinde kullanilacak kul tablalarindan cay kasiklarina kadar yapilabilir. Bizim kireclenmis bir eski boru diye baktigimiz seyi bir mimar, “Su tesisat borusunun estetigine bak” diyerek pis beyaz torbalar icinde kilometrelerce tasiyabilir. Bazen mimarlarin cizdigi o kafadan atilmis gibi duran sekillerin ardinda yuzseksen sayfalik tez dolduracak kadar dusunce vardir. Icabinda bu satirlarin yazarinin maketin yapismasini saglamak icin koymus oldugu artik kartondan bir dikey parca mimarlarin 30 dakika araliksiz tartismasini saglayabilir.

Yazının Devamı / Continue Reading