Istanbul Underground

As we spoke, we walked into a parking lot used by the tourist buses that shuttle tourists in and out of the ancient peninsula. Here were were greeted by a strange parking lot keeper who claimed that he was a nutcase and that was the only way he could stand his job which he detested. Ignoring his remarks that he would charge us a lot more next time we came, we walked into the dusty parking lot towards a hole in the ground hidden behind some parked vehicles.

At the end of April, which happens to be the best time with the Judas trees blossoming everywhere, we spent a Saturday in and out of many holes trying to discover a hidden part of historical Istanbul. It was a trip arranged by Tur Kosmos with Vera Bulgurlu, Ferudun Özgümüş and Hayri Yılmaz as our guides. The goal was to see the Roman/Byzantine remains of the city from the remains hidden under post 1950’s structures.

Yazının Devamı / Continue Reading

Dubliners (Dublinliler), James Joyce

…En ilginci James Joyce’un da aralarında olduğu İrlandalı oryantalistler üstlerindeki İngiliz etkisinden hoşlanmadıkları için İrlandalıların atalarının Doğu Akdeniz’den geldiklerini dolayısıyla İrlanda dilinin ve alfabesinin kökeninin Fenike olduğunu iddia ediyorlar. Hatta James Joyce bir yazısında “Dublin ve Istanbul’un asil ikiz kimliğinden” bahsediyor!

Okuma Cemiyetimizde acılar içinde okumak zorunda kaldığım İklimler‘den bir önceki yazımda yazdığım gibi illallah ettiğim için James Joyce’un Dubliners kitabına sıcak, yaz, plaj demeden heyecanla sarıldım.

Yazının Devamı / Continue Reading

Kara İstanbul

Bazı yazarlar kara hikayenin tanımını farklı düşündüğünden olsa gerek Zagor veya Conan macerası gibi olsun ve İstanbul’da geçsin diye anlamış; bazısı hikaye dediğin aforizma doludur, mümkün mertebe ukalalık yapayım diye düşünmüş; bazısı araba sürülebilecek, cezaevi olan, otel odalarında turistlerin kaldığı hernangi bir şehirde geçebilecek hikayesini şartları yerine getirmek amacıyla pek de kara olmayan semtlerimize yerleştirmiş; bazısı madem ölüm ve kadın olacak dublaj film havası da olmalı diye karakterlere “piç kurusu”, “tanrı aşkına” gibi sokakta duymayacağımız lafları ettirmiş; ecnebi bir neo-oryantalist yazar başka ecnebiler için İstanbul’un turistik yerlerinin arasına müslüman katiller koymuş; bazısı ise İstanbul ile ilgiliyse içinde bir rum bir ermeni bir de yahudi bulunmalıdır diye düşündüğünden Temel fıkrası gibi artık pek de görmediğimiz Lozan tanımı gayrimüslüm vatandaşlarımızı kullanmış…

Calvino yazısından beridir Okuma Cemiyeti‘nde üç kitap okuduk. Kara İstanbul, Then We Came to the End (Ve İşimiz Bitti) ve Franny and Zooey (Franny ve Zooey). Arka arkaya üç yazıda bunlardan sırayla bahsetmek istiyorum. Kara İstanbul hakkında söyleyecek fazla birşeyim olmadığından bu yazı en kısası olacak.

Yazının Devamı / Continue Reading

Şikayetperver Koşucu: Emirgan’da Deniz

Hadi ulan diye O2’yi doldurdum ve o salak kural yüzünden birazdan sarı kartı yiyecek olan gol atmış futbolcuların hızıyla üstümüzü çıkarmaya başladık. Şortlarımızla kaldığımızda terli halimizle akşam esintisi hafif ürpertse de fazla düşünürsek vazgeçeceğimizi bildiğimizden hemen iki üç basamak aşağı indik. Dalgaların vurduğu son basamak buz gibi ve hafif yosunluydu. Rakıcı abilerin en aktif olanı ayağımızı ve kafamızı kırmadan nasıl atlayacağımızı bizzat atlayarak gösterdi (bombalama denilen stilde). Aklıma rahmetli İsmet İnönü her denize girdiğinde yapılan anlam ve önemini ve neden komik olduğunu bir türlü anlayamadığım İsmet Paşa gibi çivileme atlama esprisi geldi.

Yazın bir akşam bunaltıcı yaz sıcağında O2 ile koşmaya çıktık. Her zamanki gibi motorlarımızı Bebek Parkı’nın oraya bıraktıktan sonra deniz kenarında daha az katil balıkçı (bkz. Türkiye İzmir Olsun) olduğu için Rumelihisarı tarafına doğru seyirttik.

Yazının Devamı / Continue Reading

Masumiyet Müzesi, Orhan Pamuk

Kitabı sevenler özellikle son bölümlerinin çok etkileyici bulduklarını hatta yer yer gözyaşlarına hakim olamadıklarını söylemişlerdi. Ben ise okurken Pamuk’un “eski Türk filmlerinin bildik konularından bir roman yazarım ama öyle bir yazarım ki bir Orhan Pamuk romanı haline gelir” hedefiyle yazdığını düşündüm. Bunda ne kadar başarılı olmuş tartışılır ama hedef biraz megalomanca olmuştu. Megaloman dediysem hatırlatmak isterim ki o zamanlarda Orhan Pamuk’tan nefret etmek, onu vatanını satarak Nobel almakla ve Nobel almış olmasına rağmen bozuk gramlerle yazmakla itham etmek revaçtaydı. O da bunların üstüne gitmek istercesine (doğru da olsa) Nobel alan “ilk” değil de “tek” Türk yazarı olduğunu vurgulamayı severdi…

(Masumiyet Müzesi stilinde yazılmıştır)

2008 yazındaki sıcak bir akşam Akmerkez’i Boğaziçi Üniversitesi’ne bağlayan Nispetiye Caddesi’ndeki sıra sıra dizili amerikan usulü kafelerden birinde Seha ve Hikmet ile beraber oturup pahalı, büyük ve buzlu kahvelerimizi içerken bir okuma cemiyeti (Book Club) kurma fikri ortaya çıkmıştı.

Yazının Devamı / Continue Reading