Halfeti, Urfa, Harran ve Gobekli Tepe

Otelden çıkarken bir baktık ki davul zurna ekibi önden gelmiş ve dambadadumbada çalmaya başlamış. O esnada otelin yanında duvarın dibinde birilerini bekleyen dört vatandaş müziğin etkisiyle ufak ufak hareketlenmeye başladı Hareket dediysem de göbek atmak için yanıp tutuştuklarından değil de bir görev ifa ediyor gibi, gayet ciddi ifadelerle gökyüzüne bakaraktan yerlerinde hafif hafif zıplıyor arada da birden çömelmek gibi daha majör figürler yapıyorlardı. Biz yanlarından geçerken de hiç istiflerini bozmadan devam ettiler.

Otobüsten inmemizle birlikte etrafımızı “Hello, hello!” diye bağıran çocuklar sardı. Her biri içimizden bir tanesini gözüne kestirdi ve kurulmuş gibi konuşmaya başladılar: “Abi, anlatayım mı?  4 dilde anlatırım abi.  Kürtçe, Türkçe, İngilizce, Kuşdili!”.  “Kuşdili mi?” diye sorunca beni sahiplenen kız hemen başladı, “Hagasagankeyf kagelegesigi…”, aklıma rehberimiz Ali Bey’in çocuklara para vermememiz zira para yüzünden birbirlerini yemeleri ve ufak boyutta mafyalar oluşması konularındaki tembihi gelince kızcağızı susturdum. Ama yine de peşimi bırakmadığı gibi yaklaşan diğer çocukları “Bu abiye ben anlatıyorum” diye kovaladı.

Yazının Devamı / Continue Reading

Denizli’de Bir Öğleden Sonra (Laodikeia)

İlk tabaktaki tandırın ağızda ufalanan parçalarını yağlı ekmeklere soğan ve pul biber ile sararak löplöp götürdükten sonra “Tamam doydum artık, hayvanlığın lüzumu yok” diye düşündüm. Fakat daha düşünce cümlem bitmeden ortaya gelen ikinci tabağa saldırdım. Bu sefer daha seçici davranıp dışı biraz sertleşecek kadar iyi pişmiş ama içi hala kırmızıya çalan kahverengi ve sulu parçalardan devam ettim. İkinci tabak bitince aklıma dahiyane bir fikir geldi, açgözlülüğüm üşengeçliğimden baskın olamaz diye masadan kalkıp elimi yıkamaya gittim ki tekrar masadan kalkmaya üşenip üçüncüyü tabağa başlamayayım.

Denizli’ye İzmir’den arabayla takribi 2 saatte gittik. Gayet güzel bir yoldu; önce güneye sonra da Kuşadası’nın karşısından doğuya dönüp İzmir-Aydın Otoyolu’ndan yolun sonuna Aydın’a vardık. Aydın’dan daha da doğuya İzmir’den gelenlere dik dik bakan vahşi dağlar solda kalacak şekilde vadinin içinden Denizli’ye kadar devam ettik.

Denizli vadinin güney tarafına kurulmuş. Karşısındaki yamaçta uzaktan beyaz bir yamaç şeklinde Pamukkale görünüyor. Civarın Hierapolis’e göre daha az meşhur olan asıl antik şehri Laodikea ise vadinin ortalarında bir tepede.

Yazının Devamı / Continue Reading

1. Geleneksel Londra Bira Turu

The Swan’ın özelliği zamanında Hyde Park’ta asılan hükümlülerin son içkilerini içtikleri mekan olmasıydı. Bir başka özelliği de bira alma sırasının bana gelmiş olması. Barmene 4 bira 4 tane de susatıp içki miktarını arttırma amacıyla yenmesi bir gelenek olan ekşi krema ve soğan aromalı cips söyledikten sonra arkadaşlarımdan birisinin 192 boyunda, 99 kilo olduğunu ve ivedilikle sarhoş olmak istediğini fakat çok dayanıklı olduğundan biranın kesmediğini iddia ettiğini dolayısıyla bardağına bir ölçek votka eklemesini rica ettim. Barmenin gözeleri ışıldadı ve “O zaman iki ölçek votka!” deyip itiraz etmeme izin vermeden votkaları boşalttı.

Geçen sene Londra’da bir Cumartesi günü geçirme şansım olduğunda uzun zamandır aklımda olan bira turunu (pub crawl) yapma heyecanıyla yanıp tutuşmaya başladım.

Londralı biraseverler/alkolikler tarafından “Circle Line Pub Crawl” olarak bilinen bir gelenek söz konusu. Olay çok basit: Londra metrosunda sarı renkle gösterilen Circle Line’da kullanabileceğiniz bir adet limitsiz metro bileti alınır, her durakta inilir ve en yakın pub’a (ingiliz usulu birahane) girilir, half pint (284.15 ml) denilen en küçük biradan bir tane içilir ve bir sonraki durağa gitmek için tekrar metroya binilir. Bütün hattın üzerindeki 26 durak tamamlanınca tur biter.

Yazının Devamı / Continue Reading

Malaga

Malaga’nın ara sokaklarından yürürken El Pimpi isimli çok hoşuma giden bir lokantaya girdik. Keşke yemek saati olsaydı da yemeklerini de tadabilseydim diye düşündüm. Birbirine bağlı birçok odadan oluşan ve her tarafından tarih akan bir lokanta burası. Bina eskiden bir rahibe manastırıymış. Lokantanın dip odalarında şarap fıçılarının üstüne meşhur kişiler tebeşirle imzalarını atıyorlar, Banderas ile tek bağlantımız da o imzası oldu. Lokantanın iki girişi var, iddiaya göre bunun sebebi eskiden paralarını içki ve eğlenceye yatıran borçlu kişilerin borçverenlerinden rahatça kaçabilmeleri içinmiş. Alacaklıların arka kapıya dikecek bir adamları yok muydu yahu?

Eskiden İspanya’nın üç güzide mekanı Mallorca (mayorka okuyunuz), Marbella (marbeyya okuyunuz) ve Malaga’yı (bildiğiniz gibi veya Yunancada bol miktarda kullanılan küfür gibi okuyunuz) birbirlerine benzedikleri için karıştırırdım. Artık sadece Marbella ve Mallorca’yi karıştıracağım zira 2008 Mayıs’ında Malaga’ya gittim. İş için gittim ama yarım gün şehri gezdirdiler; zaten ufak bir şehir olduğundan yarım gün kafi geldi.

Yazının Devamı / Continue Reading

Kars

Kars Kalesi’nin altındaki yollardan kaleye doğru gidebildiğimiz kadar ilerledikten sonra arabamızı yolun bittiği yerde bıraktık. Önce kaleye tırmandık. Ertafını Kars Çayı’nın döndüğü Karakaya denen bir tepenin üstüne inşa edilen Kars Kalesi şehrin sembolü durumunda. İlk olarak Selçuklular yapmışlar, daha sonra önüne gelen herşeyi yıkan Aksak Timur kendisinden bekleneceği üzere yıkmış. Sonra Kanuni tamire başlamış ve yarım bırakmış. Nihayet Trabzonlu ustaları yollayan 3. Murad bitirmiş. Nişanyanlar Türkiye’nin en çok savaş gören kalesi olabileceğini tahmin ediyorlar (İran savaşları, Rus savaşları).

Bozcaada yazımda Arapça söylediğim gibi 2008 şeker bayramında leyleği havada gördük. Bayramın ilk yarısını geçirdiğimiz Bozcaada’dan İstanbul’a 3. günün akşamı döndük, bavuldaki mayoları şortları çıkarıp yerlerine svetşörtleri yelekleri koyduk. Ertesi öğlen 2 saat sürecek olan İstanbul – Kars uçağında yerimizi aldık.

Yazının Devamı / Continue Reading