Midnight’s Children (Geceyarısı Çocukları), Salman Rushdie

Kitabin ilk 20-30 sayfasini okurken kendi kendime o kadar cok “Oha!” dedim ve sagina soluna o kadar cok not aldim ki, hemen “Evet, Irvine Welsh2€™ten sonra butun yazilarini okuyacagim ikinci yazar Salman Rusdie olacak” dedim kendi kendime – cocukken okuduklarimdan Enid Blyton ve Jules Verne’i saymiyorum.

Salman Rushdie maalesef herseyden cok Seytan Ayetleri (neden Seytani Ayetler degil merak ediyorum) sayesinde taniniyor. Hindistan’da kitapsiz kaldigimda seceneklerim arasinda en enteresani Geceyarisinin Cocuklari (Midnight’s Children) olmasaydi ben de maalesef gazetelerimizde yaratilan cesur ama aptal, sansasyon duskunu yazar yanilgisina kapilmistim.

Kitabin ilk 20-30 sayfasini okurken kendi kendime o kadar cok “Oha!” dedim ve sagina soluna o kadar cok not aldim ki, hemen “Evet, Irvine Welsh’€™ten sonra butun yazilarini okuyacagim ikinci yazar Salman Rusdie olacak” dedim kendi kendime. Çocukken okuduklarimdan Enid Blyton ve Jules Verne’i saymiyorum.

Geceyarisinin Cocuklari kahramanimiz Selim (Saleem) Sinai’nin dedesinin gencliginde basliyor. 1915 yilinda soguk bir Kasmir (Kesmir) sabahi, Almanya’dan yeni donmus genc doktor Adem (Aadam) Aziz evinin bahcesinde, gol kenarinda sabah namazini kilmakta. Secde pozisyonuna gecerken normalden oldukca buyuk olan burnu biraz hizlica yere carpinca seccadesinin ustune allahin hakki uc damla kan dusuyor. Adem bunun uzerine bir daha hayatta insan olsun, tanri olsun kimse icin topragi opmeyecegine soz verip torunu Selim’in hikayesini baslatiyor.

Roman, dedesi Adem gibi koca burunlu Selim’in, dedesinin gencliginden baslayarak hayatini cizen butun olaylari hasta yataginda yaninda sevgilisi Padma otururken yazmasindan ibaret. Rushdie’nin uslubunu olusturan sonradan olacak olaylarla ilgili ipuclari, gondermeler, kelime oyunlari harikulade bir sekilde romana islenmis. Insan kitabi bitirir bitirmez yeniden baslamak istiyor. Yazarin sesi on planda, arka planda ise Hindistan Cumhuriyeti ile Pakistan Islam Cumhuriyeti sekil aliyorlar. Selim’€™in dogusuna kadar Hindistan’in Ingiliz somurgesi olarak ezilisi, Gandhi’nin bagimsizlik denemeleri, Ingilizlerin katliamlari… Selim’in dogusuyla ayni anda gelen bagimsizlik, umut ve bolunus, ve Selim’€™in bas dusmani – Hindistan’€™in Pakistan’€™i, sefalet ve Hint Ruyasinin sembolu – Shiva ile tanismamiz…

Selim ve kendisi ile ayni saat icinde dogan “geceyarisinin cocuklari” sahip olduklari bilimum insanustu ozellikleri Selim’in telepatik gucu sayesinde kurduklari iletisim sayesinde birlestirerek once Hindistan’i sonra dunyayi kurtarmayi istiyorlar ama tipki bir ucuncu dunya parlementosu gibi, birbirleriyle didismekten baska birsey yapmaktan acizler. Iclerinde insanustu gucleri en kuvvetli olanlari saat tam 12’de yan yana dogan Selim ve Shiva dogduklari andan itibaren birbirlerinden caldiklari kaderlerini bilmeden, birbirlerinden nefret ediyorlar zaten.

Selim Shiva’nin kiskandigi herseye sahip. Selim’in anne babasi onu Ingilizlerin giderken esyalariyla geride biraktiklari bir konakta agaclarin serinligi altinda, dadilarin guzel yemekleriyle yetistirirlerken, Shiva sokaklarda buyuyor. Selim’in ailesi, iyi yetissin diye onu en kaliteli Ingiliz okullarina yollarken, Shiva’nin babasi oksuz Shiva iyi bir dilenci olsun diye oglunun dizlerini cekicle kirmaya kalkiyor. Fakat sonunda Selim yasak asklari yuzunden Hindistan’in karisikligi icinde kaybolup giderken, Shiva halk kahramani olup vatan kurtariyor. Hindistan’in kaosu icinde hayat adaletli mi acaba? Ilahi Robin Hood neden Selim ve Shiva ikilisini seciyor?

Salman Rushdie kendi perspektifinden anlattigini gostererek anlatimini tarafsizlastirsa da kaba kuvvetiyle tuttugunu koparan Shiva’dan ziyade narin ve zeki Selim’i tercih ediyor insan. Selim’in dogustan maglup, kendisine verilen yeni hayat sansini da kullanamamis bir insan olmasi okurun kendisini sempati icine karistirilmis acima duygulariyla sevmesini sagliyor.

Rushdie hikayesini anlatirken sik sik gunumuze donuyor. Sevgilisi tursu fabrikasi iscisi Padma, Selim’in yazdiklarina hintli bir halk kizi bakis acisiyla yorumlarda bulunup Selim fazla detaya girerek heyecanli anlari uzattikca Selim’i azarlayarak yola getiriyor. Bu duraklamalar hikayenin akisini biraz aksatsa da olaylara bana veya Hindistan’a uzak diger okurlara yeni bir bakis acisi vermesi acisindan bence basarili.

Kitabin birinci kismi dede Adem Aziz’in hayati. Selim’in (kendince de bilmeden hakli olarak) icgudusel bir sekilde hicbir zaman oglunu cok sevmeyen babasindan ve genellikle sozu gecmeyen annesinden pek bahsedilmemekte. Adem Aziz bati egitimli ve idealist bir genc. Babasinin hastaligi sonrasinda kasabanin en zengin adaminin kiziyla adamin akilli plani sonrasi basgoz ediliyor. Gelecekteki karisi babasinin cizdigi kaderinin cilvesiyle sik sik hastalanan bir bunyeye sahip oldugu icin muhafazakar aile mecburen Almanya’dan yeni gelmis genc doktorun tedavisine ortasinda bir delik acilmis bir beyaz carsafin ardindan da olsa izin veriyor. Boylece butunun parcalar toplamindan daha fazla oldugunu sanan Almanya egitimli Adem mustakbel karisina parca parca asik olup evleniyor. Maalefef Hindistan’da parcalarin toplami asla butunden daha fazla degil. Dindar bir musluman olan karisi acik fikirli Adem’e hic uymadigi icin hayatlari cok iyi bildigimiz bir dinci-laik surtusmesi ile gecmeye mahkum…

Ikinci bolum Selim’in dogusu ve Hindistan’in Ingilizler tarafindan heryerinde silinmez izler birakarak bosaltisi ile basliyor. Selim Bombay’in guzel bir mahallesinde Hindistan gercegini cok tanimadan buyuyor. Her Bombay’li cocuk gibi sinema ile ic ice, dayisina ve once cocukca sonra delikanlica asik oldugu ilk yasak aski olan yengesine cok duskun. Dayisi da dedesi gibi idealist bir adam, ama idealistlerin populistler tarafindan kolayca ezildigi Hindistan’da yonetmenligi guzeller guzeli karisinin da destegi ile surdurmeye calismakta. Cok da basarili oldugu soylenemez.

En buyuk basarisi Hint sinemasina endirekt opusme denen seyi getirmis olmasi. Tenlerin sicak temasiyla olacak bir opusme acimasiz hint sansurune takilacagi icin oyuncunun mesela uzeri birkac su damlacigi ile suslu bir kirmizi bir gulu optukten sonra sevgilisine vermesi, sevgilinin ise ayni yerden gulu opmesinden ibaret bu endirekt opus. Dayisi hayatini (basarisizca) Hindistan’a realist sinemayi getirmeye adiyor – buyuk projesi bir tursu fabrikasinda calisan isci kadinlarla ilgili – ve ailenin cokusu de realist sinema sayesinde basliyor. Hindistan hayaller ulkesi, realizmi kaldiramiyor…

Sonucta Pakistan’in kurulusuna, Hindistan’dan oraya giden bazi akrabalarin bu firsatlar ulkesinde hizla yukselisine ve dindar anneannenin saf musluman bir ulkeye gitme isteklerine dayanamayarak ailecek Pakistan’a tasiniyorlar. Orada Selim’in kardesi Cemile (Jamila) bulbul sesiyle unlense de bu “Pak” ulke ailenin kara bahtini temizleyemeyince Selim’in tek basina hayati basliyor artik. Selim zaten gonlune soz dinletemedigi icin Pakistan’daki hayati bir ic surgun. Belki bu yuzden fiziki surgun onun gibi kaybedecek bir seyi olmayan birisi icin o kadar da zor degil.

Ucuncu bolum Selim’in yanlizligi ile basbasa kalip Budavari bir sekilde kendini bulmasiyla basliyor. Selim once ailesinin yavas cokusunu izleyen olgun bir kucuk cocuk, sonra da umursamayan saf bir delikanli iken ucuncu kisimda zorunlu da olsa kendi ayaklari ustunde duran bir savas gazisi artik. Hindistan’in tarihiyle paralel giden kitap tipki Hindistan’in tarihi gibi bu yillarda cok karmasiklasiyor. Onemli bazi geceyarisi cocuklari – toplantilarda sesleri cok cikanlar – sonunda fiziksel olarak karsilasiyorlar. Karsilasmalari Selim’in tahmin ettigi gibi: pek basarili degil. Selim’in cokusu bir terazi gibi Shiva’nin yukselisi ile ayni anda olunca aralarindaki haset dayanilmaz bir hal aliyor. Delhi’nin varoslarinda kaderine boyun egmis veya mutlulugu ilk kez bulmus Selim’in Shiva’nin, diger bir geceyarisi cocugu Parvati’nin ve biraz da kendisinin ortak cocuklarina babalik yapmak zorunda kalmasi ile hersey iyice karisiyor.

Nihayet Selim basladigi yere, cok sevgili Bombay’ine donerek hayati boyunca aradigi kucuk seyleri icinde kadin iscilerin calistigi bir tursu fabrikasinda buluyor. Butun kaybettiklerini unutamadigindan olacak elinde kalanlarin tursusunu kurmak istercesine oraya yerlesip bana her aksami iple cektiren bu harika kitabi yazmaya basliyor.

Kitap ne kadar otobiyografik bilemiyorum, ama bence yazildiktan sonra otobiyografikligi biraz artmis. Rushdie ayni Selim gibi iyi halli bir musluman aile icinde Bombay’de buyumus. Kitapta bahsettigi mahalleyi gezdim, sonradan yerine Istanbulvari apartmanlar dikilen konaklarinin yerini de buldugumu saniyorum. Bahsettigi cogu sey bugun de yerli yerinde. Bombay’in ve Hindistan’in karmasikligi dahil…

Rushdie ve Selim’in yaslari da yakin, Bombay’de Ingiliz okullarinda egitim gormusler. Rushdie’nun Ingiltere’ye gittigi yaslarda Selim de Karachi’ye tasiniyor. Ikisi de Islam dinini gayet iyi bilmelerine ragmen kendi secimleri ile dinsizler. Rushdie kitabin baslarinda sanki henuz yazmadigi Seytan Ayetlerine bir gonderme yapar gibi, “Muhammet… (s.a.v.) – kimseyi kizdirmak istemem�? demis – gulumsedim ve aklima yasadigi korkunc hayat geldi. Artik Rushdie de Selim gibi aradigini bulmus gibi duruyor. En azindan genc ve guzel sevgilisi ile gazetelere mutlu pozlar verebilecek durumda simdi.

Henuz Rushdie’nun butun kitaplarini okuyamadim. Hatta kendisini cok da sevmeyen Orhan Pamuk onde simdilik. Ama hala oncelik Salman Rushdie’nin, en azindan yazmak istedigini yazmasina duydugum saygi sayesinde. Sonucunun bu kadar vahim olacagini tahmin etme basarisini gosterememesine ragmen.

New York,

Not: Midnight’s Children 1981 Booker odulu ve 25 yilda bir verilen Booker of Bookers (1993) odullerini kazandi.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *