Hatay

Sokaklarda yurumeye devam ederken birden karsimiza isiklandirilmis devasa bir hac cikti, bes metreye uc metre kadar. Hacin asildigi binaya merakla gittik, eski bir tas binaydi ama ne cins bir kilise oldugunu anlayamadik, kapilar da kapaliydi. Istanbul’daki varligi ile yoklugu belirsiz kiliselerden sonra ustu bariz bir sekilde isiklandirilmis hac bize ilginc geldi. Biraz daha gezindik, civarda muhtemelen Fransizlardan kalma cok guzel eski tas binalar vardi, zamaninda Hatay Cumhuriyeti’nin parlamentosu olmus olabilen valilik binasi, eski bir konaktan bozma ozel lisenin binasi gibi.

Bu sene Turkiye’de gecirdigimiz 3 hafta icinde biraz oradan buradan vakit yarattik ve Seha ile beraber kucuk bir Hatay gezisi yaptik. Yoldaki tek rehberimiz sevgili lise fizik hocam John Freely’nin Akdeniz bolgesini anlatan kitabi idi. Oncelikle bu kitabin iceriginden bahsetmem lazim cunku ortaokul-lise tarih dersleri ve bir Indiana Jones (3 numarali) filmi haricinde geziye baslamadan once Hatay hakkindaki bilgimiz oldukca zayifti.

Dr. Freely Strolling Through Istanbul ile gezi kitabi yazari olarak unlenmis, 1989 yilinda ogretmenligi biraktiktan hemen sonra yazarliga Pengiun yayinevi ile anlasmali gittigi Venedik’te Strolling Through Venice kitabini yazarak devam etmistir. Bu kitap sonrasi ait oldugu topraklara donen Freely Istanbul ve Turkiye uzerine bircok yararli ve gerekli kitaplar yazmistir (Blue Guide to Istanbul, Companion Guide to Istanbul and Around Marmara, Istanbul: The Imperial City, Inside the Seraglio bazi yeni kitaplarindan orneklerdir).

Fakat Dr. Freely’nin sans eseri bizim evde buldugum Akdeniz kitabi diger kitaplarindan da tipik gezi kitaplarindan da cok farkliydi. Resim ve diyagram cok az, sehirlerin nufuslari vesaire gibi genel bilgiler, minik hikayeler yok; neredeyse iyi bir arastirma sonrasinda biraz acelece yazilmis gibi. Genellikle gecilecek yollardan ve yol ustundeki gorulecek tarihi yerlerden bahsedilmis. Dr. Freely kitabini yazarken bolgeden gecen Ingiliz ve Amerikalilarin yazdiklarindan bol bol yararlanmis: kitabinda bazen 1800’lerde yazilmis kitaplara referanslar ile bolgenin yillar onceki halini anlatmis. Kitabin en buyuk sorunu (ki bu bolgenin genel bir sorunu aslinda) icinde hic harita olmayisi. Gidilecek yerleri, “Antakya’dan Iskenderun istikametine dogru cikin, bir sigara icimlik mesafe sonra saga donun” cinsinden tarif etmis Dr. Freely. Sonucta aradigimiz herseyi sari isaretlere bakarak, yoldakilere, benzincilere, kunefecilere sorarak bulduk – ama bu kadar guzel bir ilimizi unutmak ve unutturmak Kultur ve Turizm Bakanliklari icin biraz ayip olmus.

Adana’dan Iskenderun’a (Indiana Jones’cular icin Aleksandretta) yeni yol ile 45 dakikada falan vardiktan sonra ilk olarak sahildeki turizm ofisinde durduk. Ofisteki tek Turkce materyal teksir ile cogaltilan onlu arkali bir sayfa idi. Allahtan Ingilizce bildigimiz icin guzel brosurler verdiler, ama onlar da butun Akdeniz bolgesi icindi, Hatay’a veya Dogu Akdeniz’e ayrilmis kisim oldukca sinirliydi. Bir adet Hatay haritasi da vardi ama o harita da o kadar detaysizdi ki, orada gorduklerimiz Ford Karayollari Haritasi’nda da oldugu icin almaya gerek duymadik.

Freely “Iskenderun tarihi bir sehirdir, ama icinde kayda deger tarihi eser yoktur�? demis. Kucuk Iskenderiye demek olan Alexandretta’yi garnizon sehri olarak Buyuk Iskender kurdurmus. Antakya ise daha sonra Iskender’in kumandanlarindan birisi tarafindan Antioch adiyla kurulmus.

Sahildeki yolda (Akdeniz’in tam sag ust kosesinde yani) kisa bir yuruyus yapip, Fransizlardan kalma guzel binalara bakinip tekrar yola ciktik. Adana – Iskenderun arasinda yeni yolun uzaginda kaldigi icin kacirdigimiz sutundan zaten pek birsey kalmadigi icin geride uzulecek bir sey olmadigina karar verdik ve Antakya’ya dogru ilerledik. Iskaladigimiz sutunun dikilis amaci Yunus (Jonah) Peygamber’in balinanin/yunusun midesinden cikip karaya indigi yeri gostermekmis.

Ara Not 1: Hatay ve Cukurova hem kutsal kitaplardaki hem Yunan ve Roma mitolojisindeki bilimum hikayenin de gectigi yerler. Havasi, suyu, dogasi cok guzel oldugu icin insanlar bu “bereketli topraklar�?’da yillardir yasamislar. Ironik olarak, Cukurova’nin tarihi olarak en onemsiz sehri Adana. Evliya Celebi’ye gore havasi cok kotu oldugu icin yazlari Adana’da sadece issizler ve islerini birakamayan devlet memurlari kalirmis. Onemli sehirler Aziz Pavlus’un sehri Tarsus, Misis, Iskenderun, Antakya. Neyse konuyu cok dagitmayalim.

Yolun Iskenderun – Antakya arasi biraz bozuktu. Turizm burosundaki genc biraz da boburlenerek, “Ben 20 dakkada gidiyorum, ama siz dikkatli gidin, 50 dakkada gidersiniz. Eger surat limitini asarsaniz agaclara saklanmis polisler aninda yakalarlar” dedi. Biz de merak ettik tabii – armut gibi agaclara tunemis polisleri aramaktan yolda kaza tehlikeleri yasadik. Amanos Daglarinin tam tepesinde ise sis yuzunden 10 kilometre boyunca 10 metre gorus mesafesi ile 10 km/saat hizla gitmek zorunda kaldik, polislerin agaca tunemelerine gerek yoktu, yol kenarinda bir ellerinde radar bir ellerinde tuten sigaralari ile – sikiyorsa – hizli gidenleri yakalayabilirlerdi zaten.

Iskenderun Antakya arasinda, Iskenderun’a gelirken uzaktan uzaktan gordugumuz Amanos Daglari’nin icine girdik. Yemyesil, simsiki cam agaclari sisler arasinda yavas yavas sallaniyorlardi. Adana’nin kuzeyindeki Toroslarda cam ormanlari seyrektir, ama Amanos Daglari civarinda agaclar uzaktan dagin cikintisi gibi duracak kadar siklardi. Daha sonra seyrettigim Crouching Tiger Hidden Dragon filmindeki agaclarin ustundeki dovus sahnesinde aklima Amanos daglari geldi (Amanos zannedersem Yunanca kara dag anlamina geliyor ama aldanmayalim kara falan degil bu daglar). Yillar once gittigim Luksemburg Vadisi’ne cok benziyor diye dusunurken Luksemburg Satosu yerine onumuze lego gibi birbirlerinin ustune dayanmis kutu kutu evlerden yapilma bir kasaba cikti. Evler birbirinin ustune gomulen cesetler gibi sikismislar, sanki alttan birisini cekseniz butun kasaba yercekimine karsi suren savasini kaybedecek. Antakya’nin hicbir zaman cok buyuk bir sehir olmamasinin sebebi bol deprem olan bir bolgede olmasiymis, Allah korusun bu kasaba bir depreme nasil dayanir diye dusunmeden edemedik.

Karanlik bastirdigi zaman Amik Ovasi’na varmistik. Antakya’da karsimiza cikan ilk otele daldik, otel bombostu zaten. Otelde ilk defa gordugum ilginc birsey vardi: koridorlarin isiklari hareket sensorluydu, yani koridor kullanilmayinca etraf “zifiri sessiz” oldugu yetmiyormus gibi zifiri karanlikti. Bilmedigi bir sehre gelmis konuk icin cok hos bir duygu degildi tabii.

Otele yerlesip televizyonun ilk 3-4 kanalina ayarlanmis Arap TV’lerine soyle bir goz attiktan sonra aksam yemegi icin Antakya’li Alper’in tavsiyesi uzerine Harbiye’ye tavuk yemeye gittik. Harbiye’nin eski adi Daphne, mitolojiye gore capkin delikanli Apollo bir hanim kizimiza asik oluyor ama hanim kizimiz Apollo’dan pek hazzetmemekte. Apollo isin pesini birakmayinca kiz, “Apollo’ya verecegime agac olurum daha iyi” diyerek kendisini agaca ceviriyor. Harbiye’de minik selalelerin, guzel rezervuarlarin durgun kisimlarindan defne agaclari yansiyor. Harbiye Romalilar zamaninda da zengin Antakyalilarin sayfiye yeri oldugu icin buralardaki kazilarda villalarin icinden bol bol mozaik cikartilmis, bu mozaikler simdi de Antakya Muzesi’nde sergileniyor. Sehire araba ile 15 dakika mesafede sessiz, sakin cok huzurlu bir yer Harbiye.

Harbiye’de yedigimiz tavuk da soylenildigi kadar guzeldi. Eski stil, kendinden bol sulu, sos veya baharat konmadan komur ustunde cevrilmis. Yaninda muhammara ve harika bir humus yedik cok makul da bir hesap verip ciktik. Ziyafeti cektigimiz lokanta (Hidro Tesisleri) cok buyuk olmasina ragmen muhtemelen Ramazan ve kis sebebiyle bombostu. Etrafta konusulan dil ise hala Turkceydi (kucukken Antakya’ya gelip kendimi Suriye’de hissettigim icin bu sefer dikkat ediyordum).

Antakya’ya geri donup Carsi’ya gittik, ilk hedefimiz kunefeye dogru! Bir adet Ozkral Kunefe oldugunu gorunce, herhalde Kral Kunefe iyidir diye dusunup iceri girdik. Kunefeler hazir ve sicakti ama (belki de hazir durdugu icin) biraz hayalkirikligina ugratti bizi. Ayi gibi yemis oldugumuz icin sokaklarda yuruyuse ciktik. Etraf iftar sonrasi biraz daha canlanmis gibiydi. Sokaklarda, restoranlarda, cami onlerindeki kalabaliklarda erkeklerin cogunlugu buralarin beklendigi gibi daha ataerkil oldugunu bir kez daha gozumuze soktu.

Yagmur sonrasi islanmis kirik kaldirimlarda gezinirken cinlayan bir muzik sesi dikkatimizi cekti, “Dam ustunde un eler, dam ustunde un eler, tombul tombul memeler…” sarki bitince ise ayni kasetten bir kadin sesi ile anonsu duyduk: “Adanali Suat, sansli Milli Piyango bufeniz. Gecen yillarda 10 Milyar, 100 Milyar, vs vs Adanali Suat’tan alinan biletlere cikti. Antakyalilar, Adanali Suat’tan sasmayin.” Adanali Suat ise pismis kelle durumunda etrafina bakip musteri beklemekteydi.

Sokaklarda yurumeye devam ederken birden karsimiza isiklandirilmis devasa bir hac cikti, bes metreye uc metre kadar. Hacin asildigi binaya merakla gittik, eski bir tas binaydi ama ne cins bir kilise oldugunu anlayamadik, kapilar da kapaliydi. Istanbul’daki varligi ile yoklugu belirsiz kiliselerden sonra ustu bariz bir sekilde isiklandirilmis hac bize ilginc geldi. Biraz daha gezindik, civarda muhtemelen Fransizlardan kalma cok guzel eski tas binalar vardi, zamaninda Hatay Cumhuriyeti’nin parlamentosu olmus olabilen valilik binasi, eski bir konaktan bozma ozel lisenin binasi gibi.

Artik sokaklar iyice issizlasmis aralarda devriye gezen polis arabalari cikmisti. Biraz kuskulanip otele donmeye karar verdik. Gece ormanlarla kapli daglarin eteklerinde bir kasabanin sessizligi icinde uyurken sahur topu cok yakindan atildi, Ramazan oldugunu unutup Suriye saldirisi diye uyanip, nasilsa artik uc koyup bir aldik, birsey olmaz diye geri yattik.

Tekrar uykuya dalmadan once kucukken Suriye TV’sinde gordugum Arapca savas sarkilari esliginde helikopterden atlayan komandolar aklima geldi, tabii bir de her aksam gordugumuz Hatay icinde Suriye haritasi… Biz cocukken Suriye TV’si bizi ikinci kanalindaki guzel cizgi filmler ile kandirip birinci kanalinda ordu propagandasi seyrettirirdi, tam da Iran-Irak savasi sirasinda – Suriye ile savas cikarsa ne olacak diye korkardim.

Ertesi sabah acili tulum peyniri dahil kahvaltimizi yaptik ve adinin aksine ince bir dere gibi akan Asi Nehri’nin yanindan Antakya Muzesi’ne yuruduk. Muzedeki mozaikler gercekten harikaydi (Antakya Muzesi dunyanin ikinci buyuk mozaik muzesiymis) fakat mozaiklerin yanlarinda hic bir aciklama yoktu, sadece bazi numaralar cakilmisti… Numaralarin ne anlama geldigini anlamak icin muzenin alakasiz bir yerindeki hediyelik esya masasinda butun kitaplara baktik (tabii gorevli birisini bulup cagirdiktan sonra), sonunda muze ve Hatay ile ilgili bir kitap bulduk, orada hangi mozaigin neyi anlattigi yaziyordu, ama kendi merakimiz olmasa bunu bulmak mumkun degildi.

Mozaiklerin cogu milattan sonra 200-300 yillarindan kalmaydi, yani Hristiyanligin Anadolu’da yeni yeserdigi yillar, ama mozaiklerdeki hikayeler Yunan ve Roma mitolojisi hikayeleriydi. Bir ilginc mozaik sporcularin antreman yapisini gosteriyordu. Herhalde Hristiyanlik daha o zamanlarda mozaikle ilgilenen yazlik ev sahibi Hataylilarin ilgi alanina girmemis diye dusunduk. Muzenin geneli cok bakimsizdi, bezgin gorevliler yardimci olmayacak kadar ilgisiz ve muhtemelen olamayacak kadar bilgisiz bir sekilde koseye cekilmis Posta gazetesi okuyup minik siyah radyolardan muzik dinliyorlardi.

Yalniz muzede bir istisna vardi: lahit odasi. Lahit odasina girisimiz tamamen tesadufi oldu, cunku camli otomatik kapisi kapaliydi ve kapinin cami icerisini gostermeyen cinsten koyu bir cam idi. Muhtemelen muze mudurunun kayincosu olan bir adam sarisin kiz arkadasini gezdirmek icin getirmis oldugu icin bir gorevli gelip anahtarla duvardaki dolaptan otomatik kapiyi acti, biz de arkalarindan girdik. Iceride Antakya’da bir yerde bina yapilirken sans eseri temelden cikan bir lahit vardi. O kadar guzel korunmus ve temizlenmisti ki sanki bir ay once ozel yaptirilmis gibi duruyordu. Olen kisinin kendisinin ve karisinin heykelleri (adamin yuzu ozellikle yontulmamisti), oluler diyari Hades’in girisinin yaninda elinde ayin atesi olan yagdanlikla bekleyen sakalli papaz, bir av sahnesi (muhtemelen cocuklarini yemis olan bir arslanin avlanisi) lahitin dort kenarina islenmisti. Giriste, lahitten cikan iskeletler ve kiyafetlerden kalanlar bir camekan icine yerlestirilmisti. Arkeologlar kumas artiklarina bakarak Asterix kitaplarindaki romalilarin giydiklerine benzeyen bir de kiyafet yapmislardi.

Lahit odasi Kultur Bakanligi tarafindan bir sene once kadar acilmis ve gercekten de muzenin en bakimli kismiydi. Ilk defa sergilenen seyin yaninda Ingilizce ve Turkce aciklamalar; lahitin kenarindaki sembollerin ne olduklarini, lahitin muhtemelen kime ait oldugunu anlatan detayli yazilar gorduk. Burada kapiyi acan gorevli de cok bilgiliydi, sagolsun bize butun detaylari uzun uzun acikladi.

Muzeden lahit odasi ve mozaikler sayesinde memnun ayrildik ve Carsi mahallesinde bir kez daha dolasmaya ciktik. Gunduz gezince etrafin tavuk cevirmecilerle dolu oldugunu farkettik. Dar sokaklarda yuruduk ve Selvi Abla’nin siparisini almaya bir sabuncuya girdik. Sabuncu amca kiloyla sabun satiyordu, sabunu alirken amcaya yandaki kiliseyi sorduk. Bu kilise cok bakimli yeni gorunumlu bir kilise oldugu icin merak etmistik. Ortodoks kilisesi imis. Sonradan isminin Nesim Amca oldugunu ogrendigimiz amcayi once merakim icin ozur dileyerek soru yagmuruna tuttum. “Hele bir iceri gel bakalim, sen musluman misin” dedi. Adana’dan geldigimizi soyleyince, “Buralari hic Adana’ya benzemez Antakya’da insanlar cok hosguruludur” dedi. Evinde Arapca konusan ortodoks hristiyan Arapmis kendisi. Antakya’nin cok kucuk bir yer oldugunu, herkesin herkesi tanidigini ama kimsenin kimseye karismadigini uzun uzun anlatti. “Ama bizim buralarda insanlar mutevazidirler, anlamazsin musluman mi, hristiyan mi, yahudi mi olduklarini” dedi ve devam etti, “Tencerenin icinde suyu kaynatirsin, eger arada sirada kapagini acmazsan su tasar. Ama Antakyalilar kapaklarini kapali tutarlar. Hic iyi degil bu.”

Sonra artik hristiyanlarin cok azaldiklarini anlatti, “50 bin kadar hristiyan, cok az yahudi, Antakya’nin disinda bir koy Ermeni var” dedi. Genclerin okumaya Istanbul’a gidip geri gelmedigini, muslumanlarla evlendiklerini anlatti. Bizim bir onceki gun gordugumuz devasa hacli kilisenin yeni yapildigini ve Protestan kilisesi oldugunu soyledi. Bina eskiden fransiz bankasi imis. (Bu arada Dr. Freely’nin kitabindan Hatay Cumhuriyeti’nin Fransiz mandasi oldugunu da ogrendik, bizim tarih kitaplarinda sadece Hatay Turk Cumhuriyeti diye gecmisti.) Nesim Amca gene de Turkiye’nin en heterojen yerinin Hatay oldugunu, herkesin herkesle cok iyi gecindigini, bunu dunyanin hicbir yerinde bulamayacagimizi da anlatti ve hemen guncel bir sekilde Kudus ile karsilastirdi.

Nesim Amca’ya muhabbet icin tesekkur, merakimiz icin ozur deyip dukkanindan ayrildik. Protestan Kilisesi’ne gittik. Kilisenin kapilari kapaliydi, ama disinda 2000 yilinin Haziran ayinda acildigini yazan bir plaket vardi. Papaz (Pastor) ise Koreli idi! Zaten plaket Turkce, Ingilizce ve Korece yazilmisti! Aklima hemen universitedeki arkadasim “son of a preacherman” Sam geldi. Bir Koreli din adaminin kalkip Antakya’da protestan kilisesi actigini gorse cok gururlanirdi. Bu yaziyi yazarken Sam ile de konustum. Antakya’yi Incil derslerinden bildigini hemen belirtti.

Ara not 2: Freely’nin kitabina gore Antakya (Antioch) en saasali zamaninda simdiki sehirden daha buyukmus. Verimli Amik Ovasi’ndan zenginlesen sehrin nufusu Roma zamanlarinda bir milyonun uzerine cikmis, yani bugunku Adana’da azcik az. Daha sonra ust uste depremler, saldirilar insanlari bezdirmis ve nufus zamanla azalmis.

Artik az vaktimiz kaldigi icin carsi turu sonrasinda hemen Sen Piyer kilisesine dogru yola ciktik. Kilise Antakya’yi cevreleyen daglardan birisinin dibindeki magara ve magaranin disindaki fasaddan olusmakta. Hiristiyanligin ilk yillarinda Isa’nin en onemli havarilerinden Aziz Pavlus ve kankasi Aziz Piyer birlikte bu kilisede vaazlar vermis, Antakya’da bir yil kalmis ve ilk kez Isa’nin muridlerine, “hristiyan” demisler. Giristeki bir yazi muzenin oglenleri kapali oldugunu soyluyordu, ki muze zaten aciklikta oldugu icin, kapisi olmadigi, icinde calinabilecek herhangi birsey de olmadigi icin kapanmasi anlamsizdi ama giristeki odada laklaklayan 5-6 genc yaziyi bosverin girin dediler.

Kilise o zamanlarda olmasi gerektigi gibi oldukca sade. Magaranin duvarlarinda birkac isik, bir adet tas ayin masasindan olusuyor. Kosede duvarin dibinden cikan su da zamaninda vaftiz suyu olarak kullaniliyordu herhalde diye tahmin ettik. Altarin ustunde de bir Aziz Piyer heykeli var ama bu heykel 1930’larda yapilmis. Altarin yaninda minik bir magara daha var, icinden yukari ince bir dehliz gidiyor, gerektiginde kacabilmek icin. 20 sene once gelsem kesin dehlizden yukari tirmanirdim. Dr Freely der ki kilisede senede bir kez ayin yapiliyormus.

Sen Piyer sonrasinda geldigimiz yoldan Adana’ya donduk. Donuste kisa bir sekilde Arsuz’a ugramak istedik, ama vakit darligi nedeniyle olmadi, bu da oralara bir daha gitmeye bahane olsun diyerek biraktik sonunda.

Hatay gezisi sonrasi bu zamana dek elimden geldigince dunyayi gezerken hep nasilsa gorecegim diye, Ege/Akdeniz kiyilari haric Turkiye’yi ihmal ettigim icin kendime kizdim. Ama artik bu gezi bir baslangic oldu. Bundan sonra sirada en son ilkokuldayken gordugum Guneydogu ve Dogu var. Zamani geldi… Ilk uzun Turkiye tatilinde!

Londra

1 thought on “Hatay”

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *