Adana, Mersin, Tarsus (Gökçe)

Sonra bu amcalar, Ruslarin Anadolu’ya gelmesinden baslayip, Kahramanmaras’taki Kurt meselesine kadar olan tarihceyi kulagimizin dibinde bagira bagira anlattilar. “Simdi bah, bu Kurtler Maras’in icine sictilar, ondan sonra gitsen danimazin, hani carsida sey vardi ya….” Neyse ki kalkistan 15 dakika sonra turbulansa girdik de amcalar yolculuklarinin gerisini “bismillah…bismillah” diye her sallanista Allah’a siginarak gecirdiler

Efendim yazima baslarken belirtiyim ki Şarapçı tarafindan gezi yazisi yazmaya kiskirtildim. Kendisinin sahaser gezi yazilarini severek okuyoruz. Turkiye seyahatimizin sonunda birkac animizi anlattik, o da gezi yazilarina hikayelerimizi koymakla bizi tehdit etti. Ben de sen sen ol, bari yaz iki satir dedim. Iste uc haftalik Turkiye gezimizin iki gozumden algilanan sekli.

Istanbul’da bir gece ve Ucak yolculugu
Mayis 12’de Istanbul’a indik. Allah’a sukur havaalaninda filan kayda deger birsey basimiza gelmedi. Hemen aksam kebabciya gittik. Koz kebabci, Zekeriyakoy’de guzel pilicleri var. Hafif jetlag olma halinden bircok yemegin tadini hatirlamiyorum, ancak kofte ve sis guzeldi. Ben tavukcu insanim, o yuzden pilic ve kanat izgara harikaydi diyebilirim.

Hemen sonraki ogleden sonra Adana’ya uctuk. Ucak maceramiz aslinda her Adana ucak macerasinda olan cinsinden. Yani Turkiye’deyken de nereye ucarsan ucuyim, Adana’ya ucmiyim diye dua ederdim. Hele bir de RJ-100ler cikti ya… Neyse bulutlu ve pis bir havada biniyoruz ucaga. Bu arada ucak hinca hinc dolu, bir de yerden tasarruf yapsinlar diye insanlar ust uste. Yanimiza kibar bir cocuk oturuyor. Arkamiza orta yasli iki bey, yanlarina da dogal sarisin, yabanci oldugu belli bir kizcagiz. Hemen dakka bir gol bir adamlardan biri “Rus bu!” diyor. Arkama donuyorum. “Yok yok kesin Rus” diyor. Bir de sesini alcaltmak filan gibi bir tasasi da yok. Kadina donuyor “Rus musunuz?” diye soruyor. Kadincagiz yarim turkceyle bir cevaplar verdi, sonra da hostese yerini degistirmesi icin ricada bulundu. Gerisini dinlemedim. Sonra bu amcalar, Ruslarin Anadolu’ya gelmesinden baslayip Kahramanmaras’taki Kurt meselesine kadar olan tarihceyi, kulagimizin dibinde bagira bagira anlattilar. “Simdi bah, bu Kurtler Maras’in icine sictilar, ondan sonra gitsen danimazin, hani carsida sey vardi ya….” Neyse ki kalkistan 15 dakika sonra turbulansa girdik de amcalar yolculuklarinin gerisini “bismillah…bismillah” diye her sallanista Allah’a siginarak gecirdiler.

Mersin ve sahane yemekler
Bes senedir gitmiyorum Mersin’e. Insan heryere gidince “cok degismis” yorumunu yapiyor ama Mersin’de eskiye dair cok az sey kalmis. Sehrin yerlisi kacmis, dukkanlardaki esnaf degismis, eskiden Carsi ve Camlibel’de yogunlasan halk simdi sahil yolunda. Gecen sene sel olmus Mersin’de, afet bolgesi ilan edildiginden devletten yukluce para almislar. Parayi da sahilde sahane bir parka harciyorlar. Herkes “Kukla” diye bir kebabcidan bahsediyor, sahildeymis. Tabii ki, yeni park yapilirken, Kukla’yi yikmislar. Ilk defa Turkiye’de belediye parkinda cim bicme makinasiyla cim bicildigini goruyorum. Park guzel olmus ona diyecek yok, ancak 2 gun sonra yagmur yagiyor, cok da degil, butun sahil yolu su doluyor yine. Park ne kadar dayanir bilmem. Mersin’e giderseniz tavsiye ederim, gece cok guzel isiklandiriliyor park, gunduz de harika yuruyus yeri.

Yemek furyamiza Dondurmaci Halil’le basliyoruz. Eve derhal Kerebic, Biberli ekmek, Mamul-ici hurmali, disi irmik kapli benden baska kimsenin sevmedigi sahane birsey ve tahinli ekmek stokluyoruz. Ayni gun Emre’nin annesi geliyor Eskisehir’den, o da hashasli ekmek getirmis. Biberli ekmek, kerebic, hashasli ve annemin yaptigi ispanakli borekli nefis kahvalti yapiyoruz. Turkiye’deyken agzima cay koymazdim, borekleri ikiser ikiser agzima atip uzerine de deli gibi koyu disleri gicirdatan cay ictim. Sonra ver elini carsi. Hemen Petrol magazasi ziyaret edildi, cocukluk aliskanligi olsa gerek. Emre’ye orasi burasi anlatildi. Sonra annem Amerika’dan her geldigimde yakindigi gibi “kizim bak evlisin, cok bakimsizsin. Ayip. Hadi bir saclarini yaptiralim” yorumu yapti. Efendim tam yemek furyasina girmisken, aradan bir sac boyasi, manikur, pedikur ve cilt bakimi cikarildi. Kuafor “abla sacinizi nereye kestirdiniz, makas izi var” dedi. “Arkalarini ben kestim” cevabina kimseden ses gelmedi. Efendim, sonra Beymen’in alt katina Divan acilmis, Amerika’dan geldik diye bize orasi uygun goruldu. Oysa benim ruyalarimda Ismail Usta’nin kunefesi degisik bir yer etti 5 seneden beri. Efendim Divan’da decaf kahve ictik, basimiz goge erdi.

Eski balik haline girmek istedim. Ve yanindaki meyve haline. Kucukken annemle Camlibel’deki evden buraya yururduk, her balik haline girdigimizde nefret ederdim. Ayaklarimiza pis sular girerdi, sonra da meyve hali. Bir de Goctu’nun balik halindeydi yeri. Goctu babamin liseden arkadasi, simdi rahmetli olmus, Kaan abim bildircin seviyor diye, balik hali kokularinda bildircin ve kebab yenirdi. Benim eski kebab nefretim buradan gelse gerek. Sonra 15’li yaslarimda balik halinin yanindan gecmedim. Annem carsi ziyaretlerine kendisi devam etti. Ha bir de kasaplar vardir halin cikisinda, ayagindan sallanan hayvanlar, ve ic organlari… Yere serpilmis talas ve eski kan kokusu. Simdi balik hali eski eser diye bosaltilmis. Kosesindeki tantunici yok. Bizim bir Siho –shih-ho- diye okuyor, manav vardi, o da ortada yok. Balikcilardan 1-2 tane kalmis, yogun kedi ahalisi yok. Goctunun eski yeri yok. Yillarca balik halinin kokusunu ozleyip, Beyoglu’ndaki balik pazarina gittim. Mersin’e gelip asil kokuyu bulamayinca icim bir hos oldu. Bizlerin guzelim sehri birakip gittigi gibi sehir de bizi birakmaya baslamis.

O aksamustu, sacimdaki kirmizi boyalarimla Ismail ustaya gidiyoruz. Allah’im iste bu degismez sey. Zaman zaman sabah 6’da nasil kunefe yedigimize hayret ederim. Ancak ilk catalda, ne de iyi birsey yaptigimizi tasdikliyorum. Aman ne guzel birsey o. Yok tiramisuymus, yok cheesecake’mis. Guzelce sicak sicak kunefemizi yiyoruz. Neyseki Emre de pis bogaz, ne sansliyim. Ya hijyenik bir adamla evlenseydim, kunefe yiyemeseydim. Neyse bir de eve stok aliyoruz. Kunefe sicakken yenir ama, biz cheesecake jenerasyonu soguk da yesek olur. Gece 2 de kalkip dolaptan 2 catal aldim, cok da iyi yaptim.

Bu arada aksamustu Goctu’nun yeni yerine gittik… Yeni dedigim ben lisedeyken vardi zaten. Hilton’un caprazinda. Cok guzel Mersin usulu sebzeli kebab – adana gibi olmaz ama bence yine de guzel bir enstantanedir – pastirmali humus, ve cig kofte yedik. Rahmetli Goctu’nun yerini oglu isletiyor. Hala hersey cok temiz ve eskisi gibi.

Homecoming – Tarsus
Sabah heyecanli uyaniyorum. Gezinin asil amaci kitliktan cikmis gibi yemek degil aslinda. O yan amaci… Asil amac 10 yil once mezun oldugun mekana gitmek, cocuklugunu iyi – kotu paylastigin insanlari gormek. Ve tabii ki mekanda hicbirseyin degismemesini umarken, aslinda degistigini bilmek.

Icimde bir heyecan, bir heyecan. 10 yildir gormedigim insanlar var. Neyse bu heyecanla “haydi dusa giriyim” diyorum. Karnimda bir burukluk var. Basket maclari oncesinde olurdu. “Heyecandan olsa gerek” diyorum kendi kendime. Efendim dustan sonra buruklugun heyecandan filan olmadigini anliyoruz. Kibarcasi nasil soylenir bilmem, halk arasinda ve Aziz’in lafiyla motor bozmak denir… Haydi ben diyim ki, sindirim sistemi 3 yildir cig kofteyi gormemis, paydos etti. “Yeter lan, artik bu da yenmez ki” dedi ve calismayi durdurdu. Neyse efendim, bu heyecanli gunde kotu muhabbeti birakalim, hazirlikli gelmistik, 2 tane hap aldik. Sonra ver elini Tarsus. Sabah erken girdik Tarsus’a, aman bir yagmur, bir camur. Ulan Amerikalardan geldik bu gun icin, bu da bize yapilir mi? Herkes telefondan ariyor, “hava nasil?” nasil olacak, islak. Islak ve yagisli, ve gri renkte. Heyecan filan kalmiyor, butun gunu icerde gecirecez diye korkuyorum.

Okulun kapisindan gecmeden, araba tamircilerini goruyorum. Aman ne pislik… Oradan atletizm antremanina giderdik de, sortlarla. Aman ne laf yerdik. Seviniyorum, o goruntu orada diye. Okulun yanindaki hicbirsey degismemis. Haluk abi’nin dukkani… Biraz modernize olmus, menu genislemis, hamburger’in yaninda degisik alternatifler var, isikli levha yapmis kocaman, ama yine Haluk Abi. Neyse biz okuldayken Haluk Abi’den yemezdik, caprazinda tantunicimiz vardi. Aman o da duruyor. Hem de modernize olmamis. Menu de ayni, sadece tantuni… Tantuni kebab yemesi sevap diyorum icimden. Tabii aci aci mide fesatimdan sonra hicbirsey yiyemiyecegimi biliyorum.

Okulun kapisindan giriyoruz. Gozum tanidik bekcileri ariyor. Bu kapidan kac kere girip ciktigimi, neler hissettigimi hatirlamaya calisiyorum. Ihtisamli cikislari hatirliyorum, uykulu girisleri, uzgun cikislari. Ihtisamli cikislardan, lise 1-2-3 siniflarin, idareye bas kaldirip maca gitmemizi hatirliyorum. Ahmet Halil ve Karamik’in gozleri onunde. Ahmet Halik bizi gorup, “Kizlar donun geri, siz de yapmayin” demisti. Sonra Emine’yi gorup – kendisi kizi olur – “ooo Emine hanim, ne diyim ben, gidin bari” demisti. Aman canim, ne ihtisamlik cikisti. Sonra son gun cikisimi hatiliyorum, “bir daha gelir miyim acaba” diye dusunmustum. “Gelirim canim, yok artik” demistim. Gidemedim ama, ya da gitmedim. Ilk 2-3 sene bilerek gitmedim, sonra da gidemedim, 10 sene. Duydum insanlardan, Stickler’i yenilemisler, sahane spor salonu yapmislar, lounge yokmus vs. Tabii gozunle gormek baska, toprak alanlar yok olmus, bahcede cicekler var, tenis sahasi yok, orta sahanin yaninda minderlere yattigimiz merdivenler yok, lounge bembeyaz traverten, acikcasi pek sik, ama basement dahil kutuphane olmus. Aman ne kotu olmus demiyorum, tabii ki bazi seyler degisecek. Kimbilir biz okurken 30 sene once mezun olanlar ne diyordu? Simdi okuyanlarin anilarinda da okul boyle kalacak. Tabii ki, en guzel hatiralarin bizde oldugunu dusunuyorum, bencilce. “Bunlar ne yasayacak, auditorium bile reklam ajansi prezentasyon odasi gibi olmus” diyorum kendi kendime. Oysa biz ne toz yuttuk o tiyatromsu, karanlik odada. Stickler’dan ne yagmurlar yagdi kafamiza, derste soba yakardik. Guzel bir ironiydi, herkes bizden Amerikan okuluyuz diye, zengin okuluyuz diye nefret ederdi, biz sinifta semsiyeyle otururduk. 1-2 defa da su basmisti basement’i. Guzel bir eskiligi vardi okulun. Hic tesis yoktu, tesis yaratilirdi sartlar el verdikce, guzeldi vesselam.

Neyse yeni haline bakip, uzulmuyorum. Eskilerde nasildi, onu anlatiyorum Emre’ye heyecanli heyecanli. Herkes yavas yavas geliyor. Aziz gelmis bile, o da Amerika’dan kalkip gelenlerden, hele o 3 gunlugune geldi zavallim, arkadas gazinin etkisi bol tabii ki. Efendim, Ilker, Asli gelmisler, Ismet, Banu gelmisler. Kimse yok mu yaw derken, bir cember olusuyor, herkes gelmeye basliyor, Asude ve esi, Burak ve esi, Emin’le Seha tek tek geliyor. Hemen eslere aciyorum. Cunku bugun kisiye ozel birgun, hatirasi olmayana birsey ifade eder mi, bu okul bu yabancilar bilmem. Neyse takmiyorum, keyfime bakiyorum. Cok degisenler var, boyu uzayanlar bile var, hic degismeyenler var. Bir muddet cok degismissin, yok degismemissin, muhabbeti donuyor. “Cok kilo almissin lan” laflarina maruz kalanlar. Bu kilo olayi daraltiyor beni, “ben de aldim mi acaba” diye dusunuyorum. Matematik hesabiyla aldim tabii 10 kilo kadar… Neyse dusunme diyorum. Aman Ismet Agam’la – aga ama bayan aga olur kendisi – hemen lise 1’i aniyoruz. Mr. Yamoah’i, eski kotu siniflari, eski manitalari fisir fisir… Meltem geliyor… Breeze on the move. Daha saymakla bitmez, unutuyorum simdiki hayatimi, 10bin mil uzaktaki evi, odenmesi gereken kredi kartlarini, aranmasi gereken musterileri, Stickler’da yanan sobanin burnu acitan odun kokusu geliyor burnuma Ismet’le konusurken. Ve arka sirada saclarini toplamis, 10 sene onceki hali. Bazen dusunuyorum, 10 sene once o anda birisi egilseydi kulagimiza, “bak siz ikiniz var ya bundan 10 sene sonra su merdivenlerin altinda, 10 sene hic konusmadiktan sonra, bu gunleri anacaksiniz. Sen surada yasayacaksin, sen de burada”… Ne dusunurduk ki? Bence pek de dusunmezdik, yine teneffus ne zaman, Karamik geldi mi, diye dusunurduk. Kim takar 10 sene sonrayi???

Allah yuzumuze bakiyor ve diyor ki “size kiyak yapiyim”… Gunesi cikariyor… Hem de aman ve gunes… Maclar basliyor, kizlar voleybol oynuyor. Ben eski basketcileri kandiramiyorum, hos benim de kanasim yok pek, mide fesati durumlari bu kadar duygusal anda bile arada bir kendini hatirlatiyor. Hele kebablar pismeye baslayinca. Tabii ki menude kebab ve lahmacun var. Vejeteryanlik genci bozar. Tavuk bile yok. Beyaz et de gence yakismaz. Kantinde allah’tan tost var, peynirli tost aliyorum.

Gormedigim, ozledigimi bilmedigim, hayatimda 7 sene yer etmis o kadar insan gordum ki. Simdileri, ozellikle yabanci bir ulkede yasayinca, zamaninda kavga ettigim, onlar yuzunden uzuldugum, beraber vakit gecirmek istemedigim insanlarin bile hayatimda ne kadar onemli olduklarini dusunuyorum. O insanlar, o uzuntuler, o sevgiler, o arkadasliklar bizi bu yaslara getiriyor. Ve aslinda o kadar guncel islerle ugrasiyorsun ki, kendi dilini konusmayan adamla is yapmaya calisiyorsun ki, o 15 yasinda anlasamadigin insan, 18 yasinda aglayarak konusmadigin insan, aslinda “cocukluk arkadasin” oluyor. Hicbir cikar dusunmeden, ayni sabahlarda uyanip, ayni pogacalari yiyip, ayni E-5in cirkin yolunda gittigin insan. O kadar yabanci varken, onlar senin kardeslerin oluyor.

Belki o yuzden gittim Homecoming’e… Bir daha bakmak icin 7 senemi gecirip, hic bakmadigim, icine bakmadigim insanlara. Belki soylemek istedim, ozledigimi, artik 18 yasinda olmadigimi, artik hicbirimizin 18 yasinda 12 yasinda olamayacagimizi. Ve en guzel yillarimizi sevinerek, uzulerek, aglayarak, bir hayati paylasarak cok guzel gecirdigimizi…

Icimden bunlari dusunurken, hareket ve yemek olayi girla gidiyor. Ve diyorum ki “doya doya al butun sesleri, goruntuleri, aksam evde dusunursun”. Ya da uzun Memphis gecelerinde, dusunecek birsey olmadiginda, sarabini yudumlarken. Eh, bir de tantuni hatirasi lazim. Yedi kiz, bir de Emre’yi cinayete tesvik ediyoruz. Kosuyoruz tantuniciye. Tabii ben sadece kokluyorum, kizlar cok sahane yiyorlar, Emre de pek seviyor. Aman canim, durumun arasindan salcali sular akiyor, limonlu limonlu. Cok da guzel gorunuyor, tadini o kadar iyi biliyorum ki, ogle tenefuslerinde disari cikmak yasakken, koseden bagirirdik, cirtlak seslerimizle ” bize 4 tantuni, 2si sogansiz”. “ay ben de mi soganli yesem?”… “Yok 4 tantuni 1’i sogansiz olsun”. Bir lokma aliyorum. Pek de guzel canim. Bir de Aziz’e durum aliyorum. Aziz top pesinde kosuyor… Ancak tantuniden eksik kalmak istemedi tabii, ona To Go aliyoruz.

Yolda basasagi asilmiz, koyunlari gormezden geliyorum. Koyun olarak degil, tantuni olarak dusunmeye calisiyorum eti.

Sonra aksam yemegi zamani gelmis bile. Adina vermiycem, bir arkadasimiz zaten bu saate kadar biralari goturmus, sonraki gun Bogazici’nin mezunlar gununde hala biraktigim yerde iciyordu. Biz de basliyoruz icmeye… Guzel mezeler var, hava da sakin, masalar sade hazirlanmis. Temiz ve pak, bence cok guzel bir gece. Bizim donemden bayagi insan var, cok keyifli. Iyi ki geldik diyorum kendi kendime, Tarsus’taki 7 seneye bir guzel gun daha eklendi… Erkeklerin maci da sonuclanmis, baklava geliyor. Ondan da yedik, eksik kalmadik… Yarin ucak erken, 11:00 gibi kalkiyoruz. Gordugum herkesi opuyorum. Saglicakla birakiyorum.

Bogazici
Sabah erken yola cikiyoruz. Bir de kiralik arabamiz var, o baska bir macera. Bir daha yazarsam insallah, yeri gelirse Turkiye’de araba kiralama fiyaskolari konusuna eklerim bilahare. Arabanin sahibi arabasini almaya gelmis, veriyoruz gidiyor… Guzel birgun. “Turbulans olmaz” diye kucuk hesap yapiyorum. Yoksa ucakta dalga konusu olacagim. E mre, Aziz, Canim Ferda ve bendeniz ucucagiz. Aziz gozler sisik alana geliyor. “Gokce Bacim, biz de hasta olduk galiba, dunku tantuni cok beklemisti heralde” yorumunu yapiyor. Hemen ilaclarimizdan veriyoruz, bir de koyu cay. Yolculuga. Ucak genis, kim ne diyor bilmiyoruz, cunku ucagin bas belalari bu defa biziz. Arada koridor olmasina ragmen sohbetimiz koyu. Guzel bir Istanbul sabahi… Havaalanindan da Aziz’in arkadasi, bizim de bildigimiz birisi bizi karsiliyor. O kadar valizle, utanmadan arabaya dolusuyoruz. Valla boyle durumlarda Turkiye’ye donmek istiyorum. Hangi Amerika’li karsilamaya gelmedigi insanlari cok da guleryuzlu ictan bir sekilde, evlerine kadar birakir? Kimse birakmaz. Okulda gorusmek uzere ayriliyoruz. Evle okul arasinda, kizlarin yavas hazirlanmasindan kavga kopuyor. Beyler isyan ediyor. “Ben dun 12 saat sizin gununuzde durdum, bugunun yarisi hazirlanmakla gecti…” Cocuk hakli. Hemen giyiniyoruz katkatlarimizi ve cikiyoruz… Yani bir goren olsa, Amerika’ya gitmis, pacoz olmus diyecek, olmaz ki canim, bizim de bir gecmisimiz var.

40 derece… Valla 40 derece hava. Adini soylemedigim, cok da sevdigim arkadasimizi demirlerin onunde, orta alanda Bogazici’nde buluyorum. Birasina baslamis bile. Bogazici’ne Tarsus’a olan duygusal bagliligim yok. Sanirim Bogazici’nde artik cocuk degildik o yuzden. Bogazici’ne eglence bagliligim var. Hemen biz de yumuluyoruz biraya.

Insan seli. Tam bir insan seli. Zaten bu sicakta ve kalabalikta degil duygusallik temel yasam fonksiyonlari bile geride kaliyor. Kalabalikla beraber, 3-5 arkadasimizi goruyoruz iste. Bir de dedim ya, Bogazicinde racon etrafa bakmaktir. 5 sene yaptigimiz gibi bonbon etrafa bakiyoruz, sonra da Manzara’da kizlarla sigara tutturuyoruz. “Pek de guzel gunlerimiz gecti canim” diyerek Bebek manzarali bogaz havasini cok da soluyamayacagimi bilerek, burun deliklerim aciyana kadar icime ceke ceke yokusu cikiyorum.

Memphis

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *