Tayvan ve Ucundan Azıcık Hong Kong

Tren istasyonunda en komiğime giden şey şu: tren durunca tam kapının geleceği yere güzel bir turuncu çizgi çizmişler ki vagona girecek kişiler sıraya girsin. İntizam seven bir kişi olarak çok hoşuma gitti. Kullanıldığını da gördüm, daha da hoşuma gitti.

Aralık ayının ilk haftası net 7 günlüğüne Tayvan ve Çin’deydim. Gezi iş gezisi de olsa gittiğimiz yer farklı bir dünya olduğu için turistik olarak da tatmin ediciydi.

Önce Tayvan. Aslında daha da önce Hong Kong havaalanı.

Hong Kong Havaalanı
Türkiye’den Tayvan’a direk uçuş olmadığı için Hong Kong’dan aktarma yapmak zorundasınız. Bizim Hong Kong havaalanında bir-iki saatimiz vardı.

Hong Kong havaalanı devasa ve etkileyeci; ayak basar basmaz intizama ve temizliğe hayran kaldım. Çin sayılır mı bilemiyorum zira İngiliz sistemi belli ki oturmuş – ama işleri yapanlar hep çinliler.

Havaalanında her detay düşünülmüş. Terminaller arasındaki hızlı trene yetişmeye çalışırken duvardaki yazı “acele etmeyin hemşerim, her beş dakikada bir tren var” diye içinizi rahatlatıyor. Yürüyen merdivenden inerken yanda “yaşlı ve çocuklara yardım ediniz” yazdığı yetmiyormuş gibi bir ses de aynı uyarıyı ısrarla yapıyor. Sıkıysa yardım etmeyin.

Havaalanı çok büyük olmasına rağmen kaybolabileceğiniz her köşesine muntazam kıyafetli bir görevli dikilmiş gelene gidene yardımcı oluyor, boş vaktinde de cep telefonu ile mesaj yazmayıp göreve hazır bir şekilde bekliyor. Daha siz “pardon kardeş, 78 nolu kapıya nasıl gitmeli?” diye sormadan leblebiyi anlayıp sorunuzu cevaplıyorlar.

Malum, Çinliler Taklitçi Adamlar, Sakalları da Yok
Hemen Noel Baba Konusuna da Egilmisler

Dediğim gibi 1-2 saatimiz vardı, vaktimi değerlendirmek amacıyla önce güzel bir kitapçı buldum ve hemen Tayvan ve Çin kitaplarımı edindim. Daha önceki iyi tecrübelerimden dolayı resmi az ama yazısı bol Rough Guide serisini tercih ettim – ama Tayvan idare etse de Çin kitabını tavsiye etmem. Haritaları çok zayıf. Ortada kalırsınız sonra.

Gazetelerimi, dergilerimi ve kitaplarımı aldıktan sonra güzel bir kafe buldum ve bir dolu şifalı çay içerisinden ruhunuzu dinlendirip ayağınızdaki su toplayan kısma çok iyi geldiği iddia edilen bitki çayından bir tane ısmarladım. Diğer seçeneklerim sınav stresinden koruyucu ve aynı zamanda kulak ağrısına iyi gelen çay, aftlara birebir olmak dışında kırık kalpleri de onaran çay, bıçak yaralarını ivedilikle iyileştiren aynı anda da kulaklarınızı temizleyen çay gibi güzel şeylerdi.

Çayımın yanına hazır Hong Kong topraklarına ayak basmışken bir de küçük dimsam (Dim Sum) tabağı ekledim.

Dimsam Hong Kong bölgesinin özel kahvaltısının ismi. İçlerine aklınıza gelecek veya gelmeyecek bilimum şey doldurulmuş hamurişleri serisi diyebiliriz. New York’ta aşinası olduğumuz Golden Chariot isimli restoranda – ki bir futbol sahası büyüklüğünde olduğu söylenirdi – ingilizce bilmeyen kadınlar arabalarla tabakları gezdirirken tipini beğendiklerinizi (yemeklerden) masamıza alırdık. Bu Hong Kong adeti mi yoksa amerikan uyarlaması mıydı bilmiyorum zira bu seyahatte gerçek bir Dim Sum lokantasına gitme fırsatım olmadı.

Tahmin edebileceğiniz gibi bu tür bir kahvaltı bizim kahvaltı anlayışımızdan oldukça uzak – lakin Çin’de geçirdiğim günlerde zaten sabahları diğer öğünlerde yediğim acayip çin yemeklerini yemek durumunda kaldığım için Hong Kong havaalanındaki bu ufak ziyafet güzel bir hazırlık oldu diyebilirim. Tayvan’da veya Çin’de domates, salatlık, zeytin, peynir gibi insancıl kahvaltılıklar bulmak malesef mümkün değil. Kahvaltı bildiğiniz yemeğin sabah çıkanı, ama neyse ki kahvaltıda ağızlarına içki sürmüyorlar. Bu içki konusuna Çin yazısında dokunacağım.

Önümdeki karışık dimsam tabağında yaseminli köfte, domuz etli kuru mantı (dumpling) ve üst tarafı açık minik karidesli kuru mantı vardı. Mantı demişken mantu kelimesinin çince kel kafa anlamına geldiğini ve mantu dedikleri bizim mantıya benzeyen yemeklerinin kuzeyden (yani bizim soydaşların oralardan) geldiğini belirtmek isterim.

Yemeğim bitince her zamanki havaalanı huzursuzluğumla kapıma doğru yola koyuldum. Söylediğim gibi havaalanı çok büyük olduğu için bir yerden bir yere götüren monorail trenleri (insansız tek ray üstünde giden tren, öpsün sizi rahmetli Zeki Müren) koymuşlar, ama ben etrafı biraz daha fazla görebileyim diye yürümeyi tercih ettim ve 25. kapının orada beleş internet olan bölgeyi de böylece keşfettim.

Uçak kalkarken limanın bir kısmını, şehrin ve adaların da çoğunu yukarıdan gördük. Hong Kong bana gerçek bir şehirden ziyade Sim City oyunundan bir manzaraymış gibi geldi.

Taipei
Taipei havaalanına inince bizi Hong Kong’dan farklı olarak küf kokusu karşıladı. Beklentilerimin aksine yerleri, duvarları eskimiş bir havaalanı bu. Pasaporttan hızlıca geçtik ve bavullarımızı aldık. Çin’de de birçok havaalanında olduğu gibi birisi bavulları çıkarırken bavulun üstündeki etiketi kontrol etti.

Arabada otelimize doğru ilerlerken etrafın ne kadar çok Amerika’ya benzediğini düşündüm. Eskiyeyazmış geniş bir otoyol, kenarda çince ve ingilizce yazılı kocaman reklamlar, büyük arabalar ve amerikan tipi plakalar…

Yarım saat kadar sonra otelimize vardık. Çin’de kaldığım birçok otel gibi çok güzeldi. Hatta şaşırarak farkettim ki odada hediye bir Tayvan portakalı (bildiğimiz mandalinanın büyüğü) dışında bir de koşmak isteyenlere iki tane koşu parkurunu ve mesafelerini gösteren bir harita konmuş. Haritayı da bir ipe bağlamışlar ki boynunuza asıp kaybolmadan koşabiliseniz. Taipei pek öyle koşulacak bir şehir değil ama gene de güzel bir düşünce.

Ertesi sabah ofisteki işimiz bitince hızlı tren ile adanın diğer ucunda başka bir randevuya gitmemiz gerekti. Adanın en kuzeyindeki Taipei’den en güneyindeki Kaochiung’a (Gaoçung okunuyor) doğru yola çıktık. Tren 350 km yolu birbuçuk saatte aldı. Bilet 50 dolar kadardı.

Tren istasyonunda en komiğime giden şey şu: tren durunca tam kapının geleceği yere güzel bir turuncu çizgi çizmişler ki vagona girecek kişiler hizaya girsin. İntizam seven bir kişi olarak çok hoşuma gitti. Kullanıldığını da gördüm, daha da hoşuma gitti.

Tayvan Tren Istasyonu

Bunlardan Istanbul Metrosuna Getirmeli

Yolda Tayvan kitabım dışında yerel İngilizce gazetelerden birisini de okuyabildim. İçinde yabancı gelinlerle ilgili enteresan bir haber vardı. Eskiden daha çok taylandlı, endonezyalı, çinli, vietnamlı gelinler gelirken başlık paraları artınca (dünyanın Türkiye hariç heryerinde olduğu gibi başlık parasını kızlar veriyor) artık sadece koreliler gelebilmeye başlamışlar.

Başlık pazarını merak eden açgözlü hemcinslerim için bildiriyorum; müstakbel gelinin vereceği başlık parası bu günlerde 400.000 Tayvan Doları (Döları) olmuş. Aşağı yukarı 12.000 amerikan doları ediyor.

Yabancı gelinler eskiden sekiz evlilikten birini yaparken artık oran onda bire düşmüş. Oranın düşmesinin sebebi olarak tayvanlı kayınpederlerin fazla muhafazakar olması dolayısıyla gelinine kısa etek giydirmemesi ve izin için gerekli olan mülakatların artık çok zorlaştırılması imiş.

Trende de olsa Tayvan’ı baştan başa görmüş oldum. Ülke doğa olarak çok güzel. Ufacık bir ada olmasına rağmen (uzun kısmı 350 km kadar) ortasındaki yemyeşil ormanlarla kaplı dağlar 3.000 metreye kadar yükseliyor. Yengeç dönencesinin üstünde olduğundan yağmuru bol bir ada. Denizinin de güzel olduğu iddia ediliyor. Dağlarda oradan buradan sıcak su kaynıyormuş, bu sıcak su kaynalarında meşhur kaplıcalar varmış.

Tayvan Tren Istasyonu

Tren Istasyonunda Bir Akvaryum ve Bonsai’nin Altına Oturmus Minik Balıkçı Heykelinin Oltasıyla Akvaryumdaki Baliklari Yakalamaya Calisan Manyak Adam

Akşam gene aynı trenle Taipei’e döndük. Meraklısına dünyanın en yüksek binası Taipei 101 burada. Ben meraklısı değilim. Hatta Tayvan vizesinin üstüne de gururla Taipei 101’in resmin koyup dünyanın en uzun binası diye eşek kadar yazmışlar. Yakında çinliler daha uzununu yapınca vizeleri de değiştirecekler herhalde. Çin bu gidişle herşeyin daha büyük, daha uzun, daha geniş ve daha kalabalığını yapacak herhalde. Olimpiyat mottosu gibi bir ülke.

Benim Tayvan’ın en hoşuma gitmeyen kısmı Taipei’in çirkinliği oldu. Etraf özensiz binalarla dolu, sokaklar sıkıcı, tarihi bina yok gibi. Merkezde bir güzel kolonyal bina gördüm, ingilizler yapmış diye düşündüm ama japonlar yapmislar megersem (“adamlar yapmis”). Yanımızdaki tayvanlılar binanın ne binası olduğunu bile bilmiyorlardı.

Daha sonra öğrendim ki çirkinliğin sebebi modern Tayvan’ın kurucusu sayılabilecek Sayın “Generalissimo” Chang Kai-shek’in Tayvan’ı her zaman geçici bir yer olarak görmesi imiş.

Tayvan Taipei 101

Taipei 101 Yılbasi Susleri Ile Cinlilerin Daha Uzun Gokdelen Yapmasını Mahsun Mahsun Beklerken

(Photo from: http://www.taiwan-taipei.com/)

Tayvan nasıl olmuş da olmuş diye merak edenlere kısaca anlatmak gerekirse imparatorluk yıkıldıktan sonra Çin’de iç savaş çıkıyor ve uzun bir süre milliyetçi parti ile komunist (gomonis) partinin çekişmesi ile geçiyor. En sonunda ikinci dünya savaşı sonrasındaki karambolde komunistler kazanıyor gibi olunca milliyetçilerin başındaki Chang Kai-shek pılını pırtısını (ve Pekin’deki saraydaki hazinenin önemli kısmını) toplayıp güneydeki boş bir ada olan Tayvan’a kaçıyor. Ortam düzelince ve komunistler ülkeyi yönetmeyi beceremeyince geri dönmeyi hesapladığı için de Tayvan’a bir çivi bile çakmıyor. Yaptıkları bütün binaları da geçici olduğu için derme çatma yapıyorlar.

Tayvanlılar öncelerinde komunistlere karşı icabında şeytanı bile destekleyecek olan ABD’nin de arka çıkması sayesinde güzel güzel geçinirken bakıyorlar ki bu işin sonu yok, bari ülkeyi adam edelim diye çalışmaya başlıyorlar. Önce ihracata yatırım yapmaya karar verip tekstil fabrikaları kuruyorlar. Üretilen malları ihraç etmek için Güneydoğu Asya’nın ilk serbest bölgeleri Tayvan’da kuruluyor.

Çalışkan ve akıllı insanlar oldukları için bir taraftan da eğitime yatırım yapıyorlar, sistemi elden geçirip yeni okullar ve üniversiteler kuruyorlar. Bunun sonuçlarını da geçenlerde açıklanan OECD ülkeleri eğitim raporunda gördük. Tayvan’lı lise öğrencileri Çinli hemşolarıyla birlikte matematikte OECD birincisi oldular.

Sonuçta bugünlerde Tayvan’ın GSMH’si 24.000 dolar civarında. Dünyanın en büyük çip üreticisi olmasına rağmen zamanla gelişen ve değişen ekonomide şu andaki en büyük pay servis sektörünün.

Lakin Kissenger zamanında ABD aniden politika değiştirip Çin’i tanımaya karar veriyor. Bu da Tayvan için kötü haber çünkü Çin, Tayvan’ı bir eyalet olarak gördüğünden ve Tayvan’ın bağımsızlık ilan etmesini casus belli (hır çıkarma bahanesi) sayacağını açıkladığı için Tayvan arafta kalıyor.

Şimdi kitaba göre (Rough Guide Taiwan) ülkenin bir kısmı Çin ile birleşmeyi tercih ederken gittikçe artan bir kısmı tam bağımsızlık peşinde. Benim konuştuğum tayvanlılar “bizim umrumuzda değil, işimizi görüyoruz, paramıza ve sonraki maçlara bakarız” diyorlar. Şu anda zaten de fakto olarak bağımsızlar. İki eksikleri var, BM’de bir koltuk ve olimpiyatlarda Tayvan diye yarışabilen bir takım.

Şu anda iktidardaki parti bağımsızlık isteyen parti olduğundan etraftaki Chang Kai-shek meydanları, caddeleri, havaalanları vs. hep isim değiştiriyor. Chang Kai-shek’i aslında Tayvan’ı değil Çin’i istediği için ve kendisini Tayvanlı hissetmediği için fazla sevmiyorlar.

Elimdeki rehber kitap bütün rehber kitaplar gibi “aslında Tayvan çok fıstık gibi bir yerdir” falan dese de ben turist olarak Tayvan’a gitmezdim diye düşünüyorum. Hoş kitabın yazarları da herhalde “biz de bu kitabı hasbelkader yazdık lakin aslında biz de pek hazzetmedik bu özelliksiz ülkeden” diyemiyorlar herhalde.

Öte yandan dışarıdan gelen birisi olarak Tayvan’da en çok hoşuma giden şeyin etrafta çalışan ve hayata katılan kadın oranının yüksekliği olduğunu belirtmek isterim. Uganda’da bile kota yok (!) belki ama Tayvan’da kadınlar ekonominin içinde ve ülkeyi gayet güzel çekip çeviriyorlar. Herhalde bu kadar kısa zamanda çekik gözleri sayesinde buralara gelmediler…

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *