Masumiyet Müzesi, Orhan Pamuk

Kitabı sevenler özellikle son bölümlerinin çok etkileyici bulduklarını hatta yer yer gözyaşlarına hakim olamadıklarını söylemişlerdi. Ben ise okurken Pamuk’un “eski Türk filmlerinin bildik konularından bir roman yazarım ama öyle bir yazarım ki bir Orhan Pamuk romanı haline gelir” hedefiyle yazdığını düşündüm. Bunda ne kadar başarılı olmuş tartışılır ama hedef biraz megalomanca olmuştu. Megaloman dediysem hatırlatmak isterim ki o zamanlarda Orhan Pamuk’tan nefret etmek, onu vatanını satarak Nobel almakla ve Nobel almış olmasına rağmen bozuk gramlerle yazmakla itham etmek revaçtaydı. O da bunların üstüne gitmek istercesine (doğru da olsa) Nobel alan “ilk” değil de “tek” Türk yazarı olduğunu vurgulamayı severdi…

(Masumiyet Müzesi stilinde yazılmıştır)

2008 yazındaki sıcak bir akşam Akmerkez’i Boğaziçi Üniversitesi’ne bağlayan Nispetiye Caddesi’ndeki sıra sıra dizili amerikan usulü kafelerden birinde Seha ve Hikmet ile beraber oturup pahalı, büyük ve buzlu kahvelerimizi içerken bir okuma cemiyeti (Book Club) kurma fikri ortaya çıkmıştı.

O günlerde ucundan köşesinden Avrupayı, veya dünya konjonktürünün değişmesinden sonra moda olan üstelik gitmesi gelmesi daha da zor olan Amerikayı görmüş biraz eğitimli biraz varlıklı Türkler, yurtdışında geçirdikleri ve sefaletleri yüzünden aslında yaşarken hiç de sevmedikleri zamanları hatırlamak için, oralarda yaşama fırsatı eline geçmeyenler ise CNBC-E dizilerden ve DVDlerden görüp oralarda yaşayanlara özendiklerinden bazı anglo-sakson alışkanlıklarını Türkiye’ye ithal etmeye çalışırlardı.

    a) Sevgililer günü, 80’lerde gelişen vahşi kapitalizme de fayda sağladığından Edirne’den Ardahan’a 14 Şubat günleri kırmızı kalp şekilli balonlar ve kırmızı güllerle kutlanırdı,
    b) Cadılar Bayramı ise daha çok İstanbul’daki zenginlerin çocuklarının gittiği anaokullarında, yabancıların da yaşadığı kapılarında üniformalı bekçilerin gelene gidene hesap sordukları sitelerde, fazla paradan sıkılan sosyetenin kıyafet balolarında kutlanırdı.
    c) Noelde çam ağacı süsleme geleneği bazan muhafazakar gazetelerde noel ağacının gençliğimizi dejenere ettiği ve hristiyan geleneklerinin vatanımızı ele geçireceği hakkında yazılar çıkmasına sebep verir, konu uzun uzun tartışılır ve tartışmalar sonuçta “noel ağacı aslında bir hristiyan adeti değil bir kuzey avrupa pagan geleneğidir” denilmesi ile son bulurdu.
    d) Noelde kapıya plastik bir ökseotu (Mistletoe) çemberi asılması Etiler – Bebek – Ulus üçgeninde çok yaygın bir gelenek olmasına rağmen bir erkek ve kadın ökseotu alında başbaşa kalırlarsa öpüşürler geleneği hala devam eden tutuculuktan dolayı Türkiye’ye ithal edilmemişti.
    e) Baby Shower sadece İngilizce bilenler tarafından yapıldığından Türkçe isim konulmasına bile gerek görülmeyen, doğacak bebeğe hediye alma ve hamile anneye moral verme partisiydi.
    f) Housewarming partileri üst kattaki emekli albay amca şikayet eder diye endişe edildiğinden apartmanlarda pek yerleşememişti ama müstakil evi olanlar fırsatları kaçırmazlar, taşındıkları eve bütün arkadaşlarını çağırıp ev yerleşmeden bir güzel eğlenilirdi.

Bizler de bu geleneklerden Türkiye’de en tutmayacak olanı olan okuma klübü geleneğini kurmaya çalıştığımız için ayda bir kez toplanır ve o ay okuduğumuz kitabı tartışarak şaraplı etli ve kahkahalı sohbetler ederdik.

Bu toplantılar bazan 7 kişinin aynı anda toplanmaya çalışması çok zor olduğundan benim normalde futbol oynayacağım veya seyredeceğim günlere denk gelir, ben de futbol arkadaşlarım “edebi arkadaşlarıyla toplanıp kitap tartışıyor” diye dalga geçecekler diye hem çekinir ve onlara başka bir bahane uydurur, hem de edebiyattan aldığım zevk futboldan aldığım zevkten daha fazla diye kendimle gurur duyardım.

Masumiyet Müzesi - Orhan Pamuk

Toplantıların bir tanesinde önceki sene Nobel ödülü almış olan meşhur romancımız Orhan Pamuk’un o sene çıkmış olan Masumiyet Müzesi kitabını okuyup tartışmıştık. Batılılar da sevdiği ve tanıdığı için artık daha da değerlenen yazarımızın kitabının çıkışı bizi o kadar çok heyecanlandırmıştı ki bir önceki toplantının başında geleneksel olarak yaptığımız kitap seçimi oylamasını bile yapmamış, oybirliği ile bir sonraki toplantıda Masumiyet Müzesi’ni tartışmaya karar vermiştik.

Okumaya yeni başladığımız günlerde Başak bir email yazıp toplantıya kadar herkesin kendi müzesini kuracak olsa içine koyacağı üç tane obje düşünmesini önermişti. Toplantı zamanı geldiğinde ise bir tek ben dersini yapmış çalışkan bir öğrenci gibi üç tane obje düşünüp gelmiştim. Eminim Orhan Pamuk bizim cemiyette olsa o da öyle yapardı.

TAC Tisortu

Kassız Kollara Dikkat!

İşte burada sergilediğim bu kolsuz tişört müzemin ilk parçasıdır. Sonradan düşününce hayatımın en zorlu yıllarından birisi sonrasında annemin sabrı sayesinde “kazandığım” (öyle derdik) hayatımın en güzel günlerinin geçtiği Tarsus Amerikan Koleji’ndeki (bizler “tee-aa-cee” derdik) ingilizce hazırlık (bizler prep derdik) senemde bu tişörtü lise son abiler bir akşam bizlere metazoriyle satmışlardı. O zamanların modasına uygun olaraktan kolsuzdu ama Başak’ın da başarıyla tespit ettiği gibi bu tişörtler sadece kaslı kollarda güzel dururdu. Kolsuz tişörtler (o günlerde henüz kullanılmayan bir kelimeyi kullanmama izin verirseniz) “cool” idiler ama batılılaşan büyük şehirlerimizdeki gibi spor salonlarına gidip vücut güzelleştirmek söz konusu değilken kolu kaslı erkeklerin azlığından dolayı bu modanın çok kısa sürdüğünü daha sonradan anladım.

Toplantıyı Bebek’te pıtrak gibi açılan restoranlardan birinde yapmıştık. İstanbul’a ilk taşındığımız zamanlarda sadece haftasonu sabahları kalabalık olan Bebek semti bir gün aniden açılan kötü yemekli, kötü servisli ve kazık bar/restoran Lucca’nın civarda oturan ve iki kadeh içki içmeye Beyoğlu’na gitmeye üşenen sakinleri tarafından her akşam tıkabasa doldurulmasıyla birden bire gece hayatı semti olmuştu. Daha sonraki iki sene içinde yemek yenilecek mekanlar ikiye katlanırken trafik de üstel (exponential) şekilde dörde katlanmıştı. İşte böyle bir akşamda hala fosur fosur sigara içilen restorandaki tek yuvarlak masayı kapmış ve yavaş yavaş gürültüsü artan müziğin üstünden sesimizi duyurmaya çalışarak Masumiyet Müzesi‘ni tartışmaya başlamıştık.

Konuya hemen gitmek istediğimizden her zaman uzun ve zevkli bir ritüel olan bir sonraki kitabımızı seçme seremonisi kısacık sürmüştü. Italo Calvino’nun Varolmayan Şövalye kitabı beş oyla seçilivermişti. Varolmayan Şövalye hakkında o kadar az araştırma yapmıştık ki o anda piyasada bulunan baskısının aslında Atalarımız adı ile üç kısa romanı birleştirdiğini bile ertesi gün anlayabildik.

Sağımda oturanlar kitabı çok beğenmişlerdi, karşımdakiler kararsız gibiydiler, belki biraz hayal kırıklığı vardı. Solumdakiler ise kollarını önlerinde kavuşturmuşlar, Orhan Pamuk iki masa ileride elini kolunu ve kafasını sallayarak heyecanlı heyecanlı konuşuyor olsaydı gidip kafasına iki tane çakacakmış gibi sinirliydiler.

Ben de kararsızlar kampındaydım. Bazan, zaman, kurban bayramı, fatih oteli gibi daha genel ve gözlem dolu olan bölümleri ve 4213 izmarit, masumiyet müzesi gibi saplantılar hakkındaki bölümleri beğenmiş ama kitabın geri kalanını yavan bulmuştum. O zamana kadar okuduğum bütün Orhan Pamuk kitaplarında karakterler hakkında bazı hislerim varken Masumiyet Müzesi‘nin karakterleri arasında ne sevdiğim ne de sevmediğim birilerini sayamazdım. Okurken sadece tek bir yerde azıcık şaşırdığım için normalde bir kurgu üstadı olan Orhan Pamuk’un bu sefer bu kadar kolaya kaçmasına şaşırmıştım.

Seha kitabı sevenlerden olmasına rağmen uzun bir iş günü sonrasında birkaç senedir kalem çekmeyi bıraktığı gözleri kapanacak gibi duruyordu. İşte burada sergilediğim bu göz kalemini Seha ilk tanıştığımızda dışarı çıktığımız bütün akşamlarda kullanır, göz kaleminden başka makyaj da yapmazdı. Şimdi düşününce göz kalemi kullanmayı bırakmasının Bülent Ersoy’un bir gün Popstar yarışmasında iyice abartıp uzaylı makyajı yapana kadar pek moda olan açık mavi/gri far modasının ilk çıktığı zamanlarda olduğunu hatırlıyorum.

Göz Kalemi

Bunu Kendim Çekmecelerden Buldum, Galiba Bir Göz Kalemi Kadınların Bana Kerpeten, Bistüri, İngiliz Anahtarı Gibi Gelen Makyaj Aletlerini Bir Türlü Öğrenemedim

Masumiyet Müzesi‘nin hoşuma giden son cümlesini okur okumaz kitabı bıçakla kesilmiş gibi üçe bölebileceğime emin oldum. Okuduğum kitabı eline alan herhangi bir kişi de içine aldığım notlara ve altını çizdiğim yerlere bakarak bu üç kısmı ve hangisini sevip hangisini sevmediğimi anlayabilir.

    1) Sevdiğim ilk kısım kumral olmasına rağmen (konuşma şeklinden dolayı olsa gerek) gözümün önüne sadece Orhan Pamuk’u getiren ve neden kaçak viski yerine rakı içtiğini anlayamadığım Kemal ile kime benzediğine bir türlü karar veremediğim (Levent’e göre Gülşen Bubikoğlu, Burcu’ya göre Arzum Onan) dikkat çekici flörtöz bir kız olan Füsun’un tanışmasından, 60 sayfaya yakın tutulmuş olan, Hikmet’i Anna Karenina’ya fazla benzediği için rahatsız eden Kemal ile Sibel’in Hilton’daki nişanı bölümünün sonuna kadar olan kısımdı.
    2) Bir sonraki bölüm olan Kemal’in aşk ızdırabını Füsunsuz çektiği yıllar kısmında bayağı sıkıldığımı hatta bunaldığımı, zaman zaman keşke atlayarak okuyabilsem diye hayıflandığımı hatırlıyorum.
    3) Ardından Kemal düzenli olarak Füsun’u tekrar görmeye başlayınca nihayet kitap beğendiğim bir Orhan Pamuk kitabı şekline büründü diye düşünmeye başlamıştım.

Benim için Orhan Pamuk, bir tema etrafındaki uzun tekrarlardan oluşan yarım sayfalık tasvirler, ana karakterin uzun uzun yürüdüğü ve yürürken bir taraftan da derin derin düşündüğü şehirler ve kitaplardaki en ukala karakterler tarafından söylenilen aforizmalardır. İşte Masumiyet Müzesi‘nin bu son kısmı benim Orhan Pamuk beklentilerimi karşılayan kısımdı.

İstanbul sokaklarında biraz daha gezsin ve bana o yetişemediğim zamanların şehrini biraz daha anlatsın isterdim. Belki iki üç birahane, bir lokanta, iki meyhane; vapurla adalara bir ufak günübirlik gezi ve orada yenen rakı eşliğindeki balık; dar, dik ve ıslak sokaklardaki eski evlerin arasında dolaşma; hatta arkadaşlarla gidilen öncesinde ve sonrasında bira eşliğinde futbol tartışılan birkaç maç olsaydı daha memnun olacaktım.

GS - Arsenal UEFA Finali Bileti

Unutulmaz Geceden Elimde Kalan Bilet

Futboldan söz açılmışken işte müzemin üçüncü parçası benim gibi o akşam orada bulunan herkesin bir köşede sakladığına adım gibi emin olduğum (no pun intended) bu bilettir. Romen takviyeli Türk Galatasaray ve Fransız takviyeli İngiliz Arsenal arasındaki UEFA kupası final maçının biletinin çok da enteresan bir müze parçası olmadığının farkındayım ama çocukluğu başka takımları tutarak dünya kupaları ve avrupa şampiyonası maçları izleyerek geçmiş benim ve benden önceki jenerasyonların futbolseverleri için bu maçın önemi başkaydı. İlk defa bir Türk takımının İtalyan, Alman, İngiliz, İspanyol takımınlarını yenerekten o kupayı alabilmesi gerçek miydi diye bazan düşünür o 120 dakika sırasındaki heyecana nasıl dayandığımı, maça nasıl konsantre olabildiğimi, hiç durmadan söylediğimiz marşları hatırlamaya çalışırım. Oraya gittiğim zaman o günün bir daha yaşanmayacak bir gün olduğunun farkındaydım ama arada geçen 8 yıl fikrimi değiştirmese de hala içimde Kemal’in bitmez iyimserliği gibi bir umut olduğunu da söylersem yalan olmaz.

Kitabı sevenler özellikle son bölümlerinin çok etkileyici bulduklarını hatta yer yer gözyaşlarına hakim olamadıklarını söylemişlerdi. Ben ise okurken Pamuk’un “eski Türk filmlerinin bildik konularından bir roman yazarım ama öyle bir yazarım ki bir Orhan Pamuk romanı haline gelir” hedefiyle hatta hırsıyla yazdığını düşündüm. Hatırlatmak isterim ki o zamanlarda Orhan Pamuk’tan nefret etmek, onu vatanını satarak Nobel almakla ve Nobel almış olmasına rağmen bozuk gramerle yazmakla, sürekli oradan buradan birşeyler yürütmekle itham etmek revaçtaydı. O da bunların üstüne gitmek istercesine (doğru da olsa) Nobel alan “ilk” değil de “tek” Türk yazarı olduğunu vurgulamayı severdi.

Masumiyet Müzesi

Pembe Buick (Biz Bıyık Diye Okurduk)

Masumiyet Müzesi‘ni daha çok sevmem için her akıllı yazarın sıkı okurlarını ödüllendirmek amacıyla kullandığı kitaplarını birleştirmesine de yarayan tekrar eden karakterlerin: Celal Salik’in, Cevdet Bey ve Oğulları’nın, Kars şehrinin, hatta yazar Orhan Pamuk’un daha baskın olmalarını isterdim belki. Orhan Pamuk’un kullanmayı sevdiği, meraklı okuru kitapta ileri geri götüren roman içi referanslarını biraz daha görebilseydim memnun olurdum. Aşk acısını anlatırken mantık sınırlarını – eleştirdiği baskıcı toplum sayesinde olmakla açıklasa bile – zorlamamasını tercih ederdim. Diğer popüler kültür parçaları da Grace Kelly benzetmesi kadar uzun ve mühim olsun isterdim. Yeşilçam karakterleri gerçek olduğuna emin olduğum minör karakterlerdense daha kalıcı karakterler olsaydı daha mutlu olurdum.

Ama beni herhalde en çok hayal kırıklığına uğratan şey daha sonradan okuduğum bir röportajında bu romanın en iyi, en unutulmaz romanı olmasını istemesidir. Benim için o roman açık farkla Benim Adım Kırmızı‘dır.

Öte yandan Orhan Pamuk’a bana ilk kez Salman Rushdie’nin The Ground Beneath Her Feet romanında yazdığı şiiri U2’nın bestelemesiyle yaşattığı romandan çıkanın gerçek olması hissini 2010 yılında açılacak olan müzesiyle tekrar ve kendine yakışacak kadar detaylı bir şekilde yaşatacağı için müteşekkirim. (Müzenin Masumiyet isimli bir dergisi de gerçekten olacak mı yoksa o kitabın kurgu kısmında mıydı merak etmekteyim.)

Orhan Pamuk’a müteşekkir olduğum bir husus daha var: bu kitabı okurken aklıma ilk defa açıkça geldiğini farkettiğim şeylerden birisi de Hz. İbrahim’in kurban hikayesindeki gibi insanın sevdiği ve yitireceğini düşündüğü şeylerin yerine başkalarını koyması isteğidir.

Bu sayfalara gezdiklerimi, okuduklarımı, izlediklerimi, duyduklarımı, gördüklerimi ve bütün bunları yaparken hissetiklerimi ve düşündüklerimi yazmamın bir sebebi de işte budur.

6 thoughts on “Masumiyet Müzesi, Orhan Pamuk”

  1. harika olmuş OP stili… uzunca bir süredir deniyorum ama bir türlü ilerleyemiyorum bu kitapta… nemli, bunaltıcı sıcak ve yapış yapışlık hissediyorum mütemadiyen…

    o roman bence de açık ara “benim adım kırmızı”dır.

  2. Bu arada senin taklit yetenegine de alkis!
    Mrs Dalloway, Mysteres of Pittsburg yazilari… Simdi de bu!. Bravo!

  3. Yazini okurken Bazan’i, Zaman’i Soguk ve Yalniz Kasim gunlerini (balikci baba ve oglu arasindaki diyalog ve yarattigi muthis caresizlik hissinin tasvirini) tekrar okumak istedim.
    Kitabi okurken o zamana ve o gunlerin istanbul’una isinlanmis hissettim kendimi… Bunun sebebi de herhalde her detayi zihnimizde canlandirmamiza izin veren gozlem ve tasvirleri.
    Bunun disinda, yillar suren bu takinti, uc bir ornek olsa da kesinlikle imkansiz gelmedi bana… Ozellikle Zaman bolumundeki anlatimdan sonra…
    Son bolum ise (ve son cumle) butun kitabin (ve yarattigi izdirabin!) yerli yerine oturmasini sagladi bende.
    Evet, “caliskan ogrenci hirsi” yer yer cok hissedilse de, ask romaninin da guzelini yazmis bence. Ve tuhaf sekilde, 600 sayfanin ve hikayenin her detayini hatirliyorum su anda…

  4. Bu yazidan ve “Jane Austen book club” filminden sonra bende bir okuma kubu uyesi olmak istiyorum.

    O TAC t-shirtunden bende yoktu, ama kolsuz t-shirt’leri cok net hatirliyorum. Benim birde hatirladigim hem kolsuz hemde gibek ustu t-shirtvari seyker vardi. Aman allahim simdi dusununce neydi onlar oyle! Bazen normal t-shirtlerin ustunede giyilse, genelde sevgili abilerimiz direkt giyerlerdi. Cok korkunc seylerdi bunlar, keske bir resmi olsa!

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *