Denizli’de Bir Öğleden Sonra (Laodikeia)

İlk tabaktaki tandırın ağızda ufalanan parçalarını yağlı ekmeklere soğan ve pul biber ile sararak löplöp götürdükten sonra “Tamam doydum artık, hayvanlığın lüzumu yok” diye düşündüm. Fakat daha düşünce cümlem bitmeden ortaya gelen ikinci tabağa saldırdım. Bu sefer daha seçici davranıp dışı biraz sertleşecek kadar iyi pişmiş ama içi hala kırmızıya çalan kahverengi ve sulu parçalardan devam ettim. İkinci tabak bitince aklıma dahiyane bir fikir geldi, açgözlülüğüm üşengeçliğimden baskın olamaz diye masadan kalkıp elimi yıkamaya gittim ki tekrar masadan kalkmaya üşenip üçüncüyü tabağa başlamayayım.

Denizli’ye İzmir’den arabayla takribi 2 saatte gittik. Gayet güzel bir yoldu; önce güneye sonra da Kuşadası’nın karşısından doğuya dönüp İzmir-Aydın Otoyolu’ndan yolun sonuna Aydın’a vardık. Aydın’dan daha da doğuya İzmir’den gelenlere dik dik bakan vahşi dağlar solda kalacak şekilde vadinin içinden Denizli’ye kadar devam ettik.

Denizli vadinin güney tarafına kurulmuş. Karşısındaki yamaçta uzaktan beyaz bir yamaç şeklinde Pamukkale görünüyor. Civarın Hierapolis’e göre daha az meşhur olan asıl antik şehri Laodikea ise vadinin ortalarında bir tepede.

Kebapçı Enver
Sabahı fabrika gezerek geçirdikten sonra öğle yemeğini yemek için Denizli’nin şu anda birçok şehrimiz gibi haldır haldır kazılmakta olan çarşısında, Eski Sarayköy Caddesi’ndeki Kebapçı Enver’deki yerimizi aldık.

Saat öğle yemeği için biraz geç olduğundan bütün lokanta bize kalmıştı. Üst kattaki salonun tam ortasına yerleştik. Daha diyet kola mı yoksa zero mu içsem diye düşünmeye fırsat kalmadan hayatımda yediğim en güzel kuzu tandırla doldurulmuş tabak masanın ortasına yerleştirildi.

İlk tabaktaki tandırın ağızda ufalanan parçalarını yağlı ekmeklere soğan ve pul biber ile sararak löplöp götürdükten sonra “Tamam doydum artık, hayvanlığın lüzumu yok” diye düşündüm. Fakat daha düşünce cümlem bitmeden ortaya gelen ikinci tabağa saldırdım. Bu sefer daha seçici davranıp dışı biraz sertleşecek kadar iyi pişmiş ama içi hala kırmızıya çalan kahverengi ve sulu parçalardan devam ettim. İkinci tabak bitince aklıma dahiyane bir fikir geldi, açgözlülüğüm üşengeçliğimden baskın olamaz diye masadan kalkıp elimi yıkamaya gittim ki tekrar masadan kalkmaya üşenip üçüncüyü tabağa başlamayayım.

Ancak elimi yıkayıp masaya henüz dönmüştüm ki yan masadaki tandırın bitmediğini üzülerek farkettim. O sırada yetişen acar garson delikanlı ıslak mendili de verince masadan tekrar kalkmama gerek kalmadı ve bir sonraki probleme odaklandım: hangi parçayı yesem diye uzaktan tandır tabağını çaktırmadan incelemeye başladım. Ortadan yediğimiz için yan masanın payına saldırmak ayıp olacaktı. Lakin üşengeçliğimi bastıran açgözlülüğüm utangaçlığımı da bastırdı. Tam yan masaya, “Yazık arkadaşlar, yemezseniz soğuyacak” diye hamle yapacaktım ki “Yazık…. Duydunuz mu toz bulutu varmış, İzlanda’dan çıkmış” diye lafı çevirip bizim masaya gelen üçüncü tabağa konsantre oldum ve tekrar kaldığım yerden (dışı sert ama içi sulu parçalar) yemeğe devam ettim.

Kebapçı Enver

Yan Masadaki Tabak Elimden Zor Kurtulduğu İçin Resmini Çekmekle Yetindim

İzmir’e dönünce sabah erken kalkıp koşuya çıkmaya karar verdikten sonra biraz rahatlayıp vicdan azabı çekmeden üçüncü tabaktan sonra gelen helva ve daha önce Antakya’da yediğim sert kabak tatlısı ile devam ettim. Yediğime dikkat eden bir kişi olduğumdan fazla kalorili olmasın diye şekersiz içmeyi tercih ettiğim bir fincan Türk kahvesi ile ziyafetimiz sona erdi.

Laodikeia
Yemek sonrasında günün en enteresan ziyaretlerinden biri olan Laodikeia’ya (Laodicea ad Lycum) doğru yola çıktık. Şehir merkezinden 10 dakika mesafede hem Denizli’yi hem de Pamukkale’yi gören bir tepeye vardık. Bizi kazı ekibinin başındaki Profesör Celal Şimşek karşıladı.

Türkiye’de onlarca antik şehir gezdim (toplamda 200 kadar varmış) ama hiçbirinde sorularımı cevaplayacak birisiyle gezme şansım olmamıştı. Celal Hoca ile gezmek şehri anlamak ve o zamanki hayatı gözümde canlandırmak açısından muazzam faydalı oldu. Kendisi 1843’te (tabii ki bir Alman arkeolog olan) G. Weber tarafından “keşfedilen” şehrin ilk ciddi kazılarını 2002 yılında başlatmış ve devam eden kazının da hala başında. Ayrıca bu yazıyı yazarken çok yararlandığım, antik şehirlerin genel yapıları hakkında da çok şey öğrendiğim içinde bol miktarda resim, harita, hatta yapıların 3 boyutlu canlandırmaları da olan Laodikeia (Laodikeia Ad Lycum) isimli güzel bir kitabı da var.

Laodikeia

Arkadaki Beyazlık Pamukkale

Laodikeia’nın ismi Antiokhos’tan (Antiochus II Theos) geliyor. Antiokhos şehri MÖ 250 yılı civarında büyüttükten sonra şehre karısının ismini (Laodice) vermiş. Laodikeia’nın isminin İncil’deki yedi kiliseden birisi olarak geçmesi şehrin o zamanlarda ne kadar önemli olduğunu gösteriyor. Burada kiliseden kasıt kilise binası değil, hristiyan halk. Diğer 6 şehir ise Efes, Bergama, Tiyatira (Akhisar), İzmir, Sart ve Filadelfiya (Alaşehir). İsa’nın havarilerinden Yuhanna (St. John) rüyasında Hz. İsa’nın kendisine bu 7 şehre mektup yazmasını istediğini gördükten sonra şehirlere ayrı ayrı mektuplar yazmış. Laodikeia’ya yazılan mektupta hem şehrin ılık sularına atfen “ılık su olmayınız, ya soğuk ya sıcak olunuz” (bu kadar kayıtsız kalmayınız, kendinize bir taraf seçiniz) hem de Laodikeia’daki meşhur okuldaki göz mütehassısına atfen, “kör olmayınız” (kafanızı kullanınız, doğru tarafı seçiniz) demiş. Bu mektuplardan sonra İngilizce’de Laodikeia bir kelime bile (laodicean) olmuş. Manası da din konusunda ne kokan ne bulaşan kişi!

Birden fazla Laodikeia olduğundan Denizli’dekini (Eskihisar Köyü’nde) Lycus nehri (Çürüksu) üzerindeki Laodikeia veya Frig Şehri Laodikeia olarak bulabilirsiniz.

Gereksiz bilgi: Lycus Yunanca kurt demek ve nehirlere genel olarak verilen bir isim. İstanbul’da da surların altından geçen ve zaman zaman yağmurlarla taşan bir Lycus (Bayrampaşa Deresi) var.

Antiokhos’un şehre karısının ismini vermiş olması kulağa çok romantik gelse de Mısır kralı 2. Ptolemi ile barış yaptıktan sonra karısı Laodike’yi bir çırpıda boşayıp Ptolemi’nin kızı Berenis ile evlendiğini de söylemek gerekir. Ardından (Dallas’ı – veya yeni jenerasyon için Gossip Girl’ü – aratmayan bir şekilde) Efes’e sürülen Laodike’nin bilimum numaralarla Antiokhos’u Berenis’ten ayırıp eski kocasıyla tekrar evlendiğini, daha sonra da hıncını çıkaramayıp adamcağızı zehirleyerek bertaraf ettiğini okuyoruz. Bununla da yetinmeyen Laodike, iktidarı garantilemek maksadıyla hem Berenis’i hem de kundaktaki oğlunu öldürttürüyor. Sonunda ülkeyi iki oğlu arasında bölüştürmek istese de oğlanlar birbirine düşüp de iç savaş çıkınca işler iyice karışıyor.

Antiokhos

Antiokhos Bu Sikkedeki İfadesinden De Görüldüğü Gibi Şehre Karısının İsmini Verdiğinden Dolayı Pişman Olmuş

Şehir MÖ 240 yılından depremden ilk yıkılışı olan MÖ 27 yılına kadar ticaret yolları ve kral yolu üzerinde olduğundan iyice zenginleşmiş. Daha sonra MS 200’lü yıllarda bir daha önem kazanmış. Antik çağlarda bile Laodikeia siyah yünü ve kumaşları ile ünlüymüş. Laodikeia’da üretilen tekstil ve mermer ürünleri sallarla Milet’e taşınır, ordan da ihrac olurmuş. Yani Denizli’nin tekstil ve doğaltaş konusunda geçmişi oldukça eski. Nazik evsahibimiz mükemmel organizatör Oğuz’un bizlere hediye ettiği bornozlardan da gördüğümüz gibi bu haklı ün hala devam ediyor. Daha sonra ard arda gelen depremler ve saldırılar sonucunda şehir defalarca yıkılmış. Hatta bir defasında paraları bol olduğundan Lykos Vadisi’ndeki diğer şehirlerin aksine devlet yardımı almadan kendi kendilerine tamir ettikleri de olmuş. Varlıklı zamanlarda birçok sanat eseri ve Amasyalı tarihçi ve coğrafyacı Strabo‘nun söylediğine göre bir adet de meşhur tıp okulu varmış.

Suriye Caddesi, Laodikeia

Suriye Caddesi’nin Belediye Tarafından Kazılmadan Önceki Hali

Celal Hoca bize antik şehri gezdirirken halkın sonunda depremlerden ve işgal edilmekten bıkıp 600’lü yılların başında koruması daha kolay diye sırtını dağlara vermiş bugünkü Denizli’ye taşınarak sorunu kökten çözdüklerini de anlattı. Şehrin terkedilmesi bir bakıma üzücü de olsa terkedilmeseydi şimdiye hiçbirşey kalmayacağından hayırlı olduğunu da düşünebiliriz. Sonuçta yıllarca Bizans ve Roma’nın en önemli şehirlerinden birisi olmuş İstanbul’da yaşıyoruz ama bu şehrin zamanındaki görkemini anlamamız artık imkansız. En azından Efes, Laodikeia gibi şehirlerde restorasyonlar sonrasında şehrin eski hali tahayyül edebilir hale geliyor.

Biraz acelemiz olduğundan harabeler arasında hızlı bir tur atmak zorunda kaldık. Çok görmek istediğim 20,000 kişilik stadyumu ve ilkinin kapasitesi yetmediğinden ikincisi de yapılan amfiteatrları göremedik. Malesef 1990′a kadar Laodikeia taşları (recycle edilerek) çevredeki yapılarda yeniden kullanılmak için söküldüğünden artık boşalmış olan, bir zamanlar yanında sporcuların yıkanmaları için bir hamamı bile oldugu söylenen stadyumu görmediğimize üzüldük. Artık bir dahaki sefere diyerekten ana cadde ve tapınağı gezdik.

Suriye Caddesi diye de bilinen ana cadde, sağlı sollu kolonlar olan ve Efes’teki caddeyi hatırlatan bir düz yol. Yağmur suları ortada toplandıktan sonra yolun aşağı döşenen 180 santimetre yüksekliğindeki kanalizasyon sisteminden dışarı atılıyor. Bebek-Tarabya arasındaki her yağmurda taşan yolu ve kaldırımı yapan mühendislerin gelip bir incelemeleri faydalı olabilir.

Ana cadde, üzerindeki Agora ile de birlikte şehrin çarşısıymış ve kolonların üstünde kiremitli çatının altında bir portiko ve dükkanlar varmış. Dükkanların bir tanesinin içinde irice bir şarap veya zeytinyağı deposu gördük. Ama en enteresanı o zamanki esnafların da şimdi iki dükkan arasında tavla atan esnaflar gibi müşteri beklerken oynamak için taştan tavlayı andıran bir oyun masası yaptırmaları.

Antik Tavla

Birol Abi, O Zar Öyle Oynanmaz Ama!

Başka bir enteresan detay da Laodikeia’da nedense su kemeri yerine toprak borularla su taşımaları. Bu boruları evlerin sırasında yan yana dizmişler ve hepsine ayrı hat çekmişler ki ödemesini yapmayanın suyunu kesmesi kolay olsun. Aşağıdaki resimde su dağıtım binasındaki 3 borunun geçeceği su kesme aparatını ve 2 tanesine takılmış olan filtreyi görüyorsunuz. Ayrıca Pamukkale’den de tahmin edileceği gibi Laodikeia’nın suyu çok sertmiş (kalkerli) ve bu borularda bol miktarda tıkanıklık bulunmuş.

Antik Su Dağıtma Aparatı

Antik Su Saati (Laodikeia Belediye Başkanı Su Saatlerini
Akrabasının Şirketine Yaptırdığı İçin Kalite Biraz Kötü)

Turumuzu ana tapınakta bitirdik. Oldukça büyük olan tapınak aynı günümüzdeki büyük camiler gibi bir avludan sonra girilen dev bir yapıydı, şimdi büyüklüğünü ancak kalan kolonlardan anlıyoruz. Celal Hoca bize tapınak duvarlarındaki kabartmalarda Denizli horozu ve bir adet sazan balığı kabartmasını da gösterdi.

Antik Denizli Horozu

Antik Denizli Horozu. Yandaki Antik Denizli Bornozu Kabartmasını Çekmeyi Unutmuşum

Tapınağın Pamukkale’ye bakan tarafında ise daha sonraları fırın olarak kullanılan bir kısım vardı. Burasının restorasyonu hızla devam ediliyordu. Celal Hoca ileride bu kısmın camla kaplanacağı ve ziyaretçilerin üstünden yürüyerek gezebileceğini anlattı.

Laodikeia Tapınak

Tapınaktan Kalanlar Umarım Kalmaya Devam Ederler

Yukarıda restorasyonlar sonrasında şehrin antik çağlardaki halini gözümüzün önüne getirebildiğimizi yazmıştım. Laodikeia’da Celal Hoca’yı dinleyip kitabını da okuduktan sonra bunu yapmak mümkün oldu. Öte yandan şehri gezerken Hakan da önemli bir konuya değindi. Şu anda toprak altındaki kalıntıları toprak üstüne çıkararak belki de onların tamamen yok olmalarına sebep veriyoruz – ne de olsa çıkartılan parçaları koruyacak teknoloji de yok güvenlik de. Umarım Hakan’ın dediği gibi olmaz da gelecek nesiller hem bizim gibi Kebapçı Enver’de tandır yer hem de Laodikeia gibi bu topraklarda yaşamış hemşehrilerimizi tanımamızı ve anlamamızı sağlayacak yerleri gezebilirler.

2 thoughts on “Denizli’de Bir Öğleden Sonra (Laodikeia)”

  1. Ya boyle guzel bir yaziya boyle bir yorum ayip olacak ama I can’t help it- Denizli olayi bana 2006 20.45 faciasini! hatirlatti- hani fenerlilerin ilk defa sampiyon olduklarini sandiklari zaman….

    Ben de gecen sene sampiyonluk maci icin gittim Denizli’ye; tabii o zaman Kebapci Enver’de kebap da yer de yoktu ama super yerdir severim… Bir de Marmaris’e giden yokustan cikarken degirmen diye bir yer var, onu da tavsiye ederim:
    http://www.degirmendealabalik.com/

    Ve de o sampiyonluk maci meceralarim da surada ama ne yazik ki benim yazi stilim seninkinin yaninda cok kuru kaliyor:(
    http://emredeliveli.blogspot.com/2009/06/weekly-hurriyet-column-twin-deficits.html

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *