Halfeti, Urfa, Harran ve Gobekli Tepe

Otelden çıkarken bir baktık ki davul zurna ekibi önden gelmiş ve dambadadumbada çalmaya başlamış. O esnada otelin yanında duvarın dibinde birilerini bekleyen dört vatandaş müziğin etkisiyle ufak ufak hareketlenmeye başladı Hareket dediysem de göbek atmak için yanıp tutuştuklarından değil de bir görev ifa ediyor gibi, gayet ciddi ifadelerle gökyüzüne bakaraktan yerlerinde hafif hafif zıplıyor arada da birden çömelmek gibi daha majör figürler yapıyorlardı. Biz yanlarından geçerken de hiç istiflerini bozmadan devam ettiler.

Otobüsten inmemizle birlikte etrafımızı “Hello, hello!” diye bağıran çocuklar sardı. Her biri içimizden bir tanesini gözüne kestirdi ve kurulmuş gibi konuşmaya başladılar: “Abi, anlatayım mı?  4 dilde anlatırım abi.  Kürtçe, Türkçe, İngilizce, Kuşdili!”.  “Kuşdili mi?” diye sorunca beni sahiplenen kız hemen başladı, “Hagasagankeyf kagelegesigi…”, aklıma rehberimiz Ali Bey’in çocuklara para vermememiz zira para yüzünden birbirlerini yemeleri ve ufak boyutta mafyalar oluşması konularındaki tembihi gelince kızcağızı susturdum. Ama yine de peşimi bırakmadığı gibi yaklaşan diğer çocukları “Bu abiye ben anlatıyorum” diye kovaladı.

Kiz

Kuguşdigiligi Kogunuguşagan Kigiz

Rehberimiz Hasankeyf taşınacaksa da taşınmayacaksa da hemen karar verilmesi gerektiğini, en kötü durumun şimdiliki belirsizlik olduğunu söyledi.  Ben ise Devlet Su İşleri müdürlüğünden gelme Çevre Bakanı’nın elinde çekiç olana herşeyin çivi gözükmesi gibi her dereye hidroelektrik santral diye baktığını düşünüyorum.  “Önünü tıkayan” kanunları değiştirmeye çalışacağına memleketteki her akarsuya üçer beşer (2023 yılına kadar toplam 1500 adet!) baraj yapmanın ne fayda sağlayacağını anlatsa belki ikna olacağım ama ortada öyle bir niyet de göremiyorum.

Bu ve benzeri düşünceler (zira barajın altında kalan Zeugma ve Nevalı Çori de bu bölgede), etrafımızı saran çocuklar, bitmeyen ağır ama mükemmel yemekler, akşamları göbek atmalar, kaleler, camiler, kiliseler ve her gördüğümüz kaleyi, camiyi, kiliseyi yağmalayan Moğol-Türk hükümdarı Aksak Timur gibi temalar Urfa’dan başlayıp, Mardin, Midyat, Hasankeyf üzerinden Diyarbakır’da sona eren 4 gün boyunca devam etti.

Halfeti
Seyahatimiz bir Perşembe sabahı erkenden tertemiz ve düzenli Urfa havaalanda başladı. Havaalanı binasından kuru ve sarı sıcağa çıktık.  Etraftaki çorak toprak ve kayalar üstünde herhangi bir yaşam görünmemesine rağmen sükuneti, bir polis arabasından gelen “Pffft, pffffft, MK plaka, duraksama yapma.  Pfffft, ilerle!” diye uyarması bozdu; polis heryerde polis.  Duraksama yapan otobüsümüze ivedilikle yerleşip Halfeti’ye doğru yola çıktık.

Gaziantep – Urfa karayolu Birecik’te Fırat Nehri’nin (Euphrates) üzerinden geçiyor. Göremediğimiz Birecik’in az kuzeyine yapılmış olan Birecik Barajı muhteşem bir kanyon içinde akmakta olan Fırat Nehri’ni üzerinde yelkenlilerin yüzdüğü sakin bir göle çevirmiş.

Yıllar önce sinir bozucu bir film izlemiştim: Leman’daki Sıkılhan’ın Ömür Dayı‘sının hayallerindeki gibi kızlı erkekli İstanbul’dan gelen bir grup, vahşi bir kanyonda akan vahşi bir nehirde rafting yaparlarken kim olduğunu anlamadıkları vahşi bir adamın silahlı tacizine maruz kalırlar.  Bütün film adamın nerede olduğunu bile göremeden ufak ufak delirirler. Filmin adını bir türlü bulamadım ama film bu vadide baraj öncesinde çekilmiş olabilirdi. Şimdiki sakin halinde ise en fazla Sevimli Aile Tatilde filmi çekilebilir.

Halfeti

Bir Kanyon Sapığımız Eksikti

Baraj sonrasında Halfeti’nin kendisi de turist teknelerinin kalktığı, salların üstüne kurulmuş lokantaların ve çay bahçelerinin olduğu gelişmekte olan bir köy olmuş.  Ben Halfeti’yi Apo’nun doğumyeri olarak biliyordum ama orası da meğersem Halfeti’ye yakın başka bir köymüş.

urfamardin_halfeti.jpg

Karşı Köye Bir At Bir De Traktör Lazım Olmuş

İskeleden kalkan ve içinde bir canlı bir de modern at olan teknenin ardından biz de kendi teknemize bindik ve çiseleyen yağmura rağmen üst kata çıktık.  Tekne önce güneye baraja doğru biraz ilerledi, sonra kuzeye döndü. Sağda solda çorak tepelerde otlayan koyun ve keçi sürüleri, bol miktarda kuş (bir kelaynak? ve bir kartal?) dağların arasında insan eliyle düzeltilmişe benzeyen mağaralar gördük.

Kısa sürede Rumkale’ye vardık.  Burası eskiden dağın tepesinde olan, şimdi de neyse ki hala suyun üstünde kalmış bir kale.  İlk yerleşenler Hitiler ve Asurlular olsa da kaleyi Helenler ve Romalılar yapmış, Ermeniler oturmuş, Selçuklular onarmış, tabii Timur da yıkmış.  Kalenin neresi doğal neresi insan yapımı anlaması zor, zaten uzaktan bakınca delikli bir kaya parçası gibi duruyor.

Tepede görülen binada İncil’deki 4 gospelin yazarından birisi olan Aziz Yuhanna’nın (St. John) İncil’ini yazdığı söyleniyor. Yuhanna’nın İncili Hz. İsa’nın hayatını anlatan bölümlerin sonuncusu ve en filozofça olanı.  Fakat belirtmek isterim ki Aziz Yuhanna’nın burada yazdığını ecnebi kaynaklardan bulmakta zorlandım.  Wikipedia’ya göre hayatının çoğunu İzmir ve Efes civarlarında geçirmiş (bkz. Denizli’de Bir Öğleden Sonra yazısındaki mektuplar).

Rumkale, Halfeti

Ben Olsam Ben De Yazar Olurum

Yine de resimlerden de göreceğiniz gibi Rumkale sükuneti, manzarası ve ilham veren vahşi doğası sayesinde herhangi birşey yazmak için çok uygun bir yer.  Muhtemelen karşıdaki evlerin üstüne 500 punto ile “ÇAY EVİ” yazan abi de öyle düşünmüş.

Halfeti Köy

Hocam, Evi Baraj Bastı Çalışamadım

Rumkale’nin karşısında yolu ve camisinin tamamı, minaresinin de bir kısmı gölün altında kalmış bir köy var. Köyün karşısındaki mağara kiliselerinin duvarlarında freskler görülüyor. Köyde sadece 2 aile kalmış, onların da ne yaptığı meçhul zira köye sadece gölden ulaşılıyor. Eskiden pek özelliği olmasa da şimdi çok etkileyici.  Oralarda oturan insanların şimdi sarı-kahverengi renkli askeri lojman gibi her ilde aynı stilsizlikte yapılan TOKİ evlerinde oturduklarını bilmek bize üzücü ama belki de onlar memnundur.

Urfa
Halfeti’de davul zurna ve Hadi Hadi şarkısı eşliğinde teknemizden inip kebaplarımızı yedikten sonra otobüsümüze binip Peygamberler Şehri Şanlıurfa’ya doğru devam ettik.  Urfa’ya boşuna Peygamberler Şehri denmiyor.  Puslu Kıtalar Atlası yazısında bahsettiğim Hz. Eyüp Urfa doğumlu.  Hz. İbrahim’in burada doğduğu, (bazıları Ur şehrinde doğduğunu iddia ediyorlar, ayrı) Nemrut tarafından Urfa Kalesi’nden aşağı ateşe atıldığı ve ateşteki odunların şimdiki asabi, şişman balıkları oluşturduğu söyleniyor.  Hristiyan ikonografisinde zaman zaman karşılaştığımız ilk ikon olarak da bilinen Hz İsa’nın yüzüne benzeyen mendil (mandylion) de Ulu Cami’nin kuyusuna atılmış.

Balıklı Göl, Urfa

Sağ Alt Köşede Asabi Şişman Balıklar (bkz. Austin Powers)

Urfa’nın kendisini çocukken yaptığımız aile seyahatinden pek hatırlamasam da Balıklı Göl’ü hatırlıyorum. Sebebi de göldeki balıkların şişkoluğu ve bolluğu kadar yanıma gelen bir adamın niyeyse bana bu balıkları yersem çarpılacağımı söyledikten sonra köşedeki sakat dilenciyi göstermesiydi.

Zamanında başka bir şakacı vatandaş Balıklı Göl’de beyaz balık görenin cennete gideceğini iddia etmiş.  Tabii garip bir mutasyon olmazsa beyaz balık görmek imkansız olduğundan buraya gelen insanlar cennete daha bildik ama uzun yollardan gitmek için kendilerini ibadete vermiş durumdalar.  Dolayısıyla Balıklı Göl civarında günün ve gecenin her anında dua dinlemek mümkün.  Sabah namazından sonra hoparlörlerden günün erken saatlerine kadar naklen dinlediğim duaları otelimizin resepsiyonundaki kız günlerden cuma olmasıyla açıklayabildi.

Göl ve çevresini hatırladığımdan çok daha güzel ve düzenli buldum.  Balıklar ise hatırladığım kadar şişko, asabi ve açgözlülerdi.  Yanda satılan yemlerle zaten semirmiş olan balıkları çatlayacak kadar doyurduktan sonra Hz. İbrahim’in doğduğu yer olduğu iddia edilen mağaraya doğru yürüdük.  Mağara önünde yapılan ekler yüzünden çok ufak kalmış ve pek birşey anlaşılmıyor ama etrafındaki camiler güzeldi.  Nedense bu bölgede bol miktarda İranlı turist vardı.

Daha sonra Urfa’nın çarşılarına girdik ve manavların, elektirikçilerin, bakırcıların, bol miktarda mor başörtüsü ve poşi satan manifaturacıların, baharatçıların, çin malı bilimum eşya satıcılarının, kebapçıların, tamir edilen boş dükkan ve hanların arasından geçip bir meydan kahvesine vardık.  Burada grubun hemcinslerimden oluşan kısmı metal dominoları çat çat vurarak oynayan amcaların yanında tavlaya otururken ben daha enteresan olur diye kafama aşağıdaki amcanınki gibi bir mor eşarp bağlamak suretiyle karşı cinsin arasına karıştım ve onlarla bakırcılara gittim.

Bakırcılarda çok enteresan birşey yoktu: meyhanelerde kullanılan ehlikeyfler, yumurta sahanları, kahve takımları, nargileler satılıyordu.  Dolandıktan ve birkaç pazarlık yaptıktan sonra sıkıldım, ciğer kebabı yenilen sokak lokantalarının arasından yürüyerek otelimize döndüm.

urfamardin_kahve.jpg

Çarşıdaki Kahvede Morlu Bir Amca

Sıra Gecesi
Akşam Urfa’nın meşhur sıra gecelerinden birisi vardı.  Göbek atarken daha rahat olmak için yerel kıyafetlerimize büründük.  Urfa’daki destekçi rehberimiz Miniskül Bilal – ki kendisi 14 yaşında durmasına rağmen üniversitede birinci sınıftaymış – benim gibi cahillere poşiyi bele bağlamasını gösterdi.

Otelden çıkarken bir baktık ki davul zurna ekibi önden gelmiş ve dambadadumbada çalmaya başlamış.  O esnada otelin yanında duvarın dibinde birilerini bekleyen dört vatandaş müziğin etkisiyle ufak ufak hareketlenmeye başladı. Hareket dediysem de göbek atmak için yanıp tutuştuklarından değil de bir görev ifa ediyor gibi, gayet ciddi ifadelerle gökyüzüne bakaraktan yerlerinde hafif hafif zıplıyor arada da birden çömelmek gibi daha majör figürler yapıyorlardı.  Biz yanlarından geçerken de hiç istiflerini bozmadan devam ettiler.

urfamardin_urfa.jpg

Hz. İbrahim’in Doğduğu Mağaranın Yanıdaki Cami (Fotoğraf: İzi K.)

Otelimizin (Urfa’nın eski ismi olan Edessa) çok güzel bir avlusu vardı, oraya kurulduk. Karşımıza da saz heyeti kuruldu. Önce acıklı şarkılardan başladılar, sonra bol miktarda İbrahim Tatlıses ile yavaş yavaş hareketlendiler.  Bir saz, bir tanbur, bir darbuka, bir davul, bir keman, bir solist dışında bir de öyle duran daha bıyıklı bir abimiz vardı. Sonradan anladım ki bu abi uzunhavacı.  Asıl solistin yetişemediği bir anda sakince oturduğu koltuğunda hafifçe yana kaykıldı ve gözlerini kapatıp uzun havasına başladı.  Sesi çok güzel olduğundan bütün bu zaman orada durmasına da değdi aslında.

Sonra bir ara şarkı enstrümental olduğunda birden çiğköfte takımı geldi ve hızlı hareketlerle ortada çiğköfte yoğurmaya başladılar.  Onlar yoğururken müzik grubunun reisi pozisyonundaki tanburi amca çiğköftenin icadını anlattı: acımasız İmparator Nemrut’a hasımlarını yakabilmek için bol miktarda odun gerekir, dolayısıyla halkına odunları yemek gibi gereksiz şeylerle harcamasınlar diye ateşte yemek pişirmeyi yasaklar.  Bunun üzerine hamarat bir ev hanımı ceylan etini bulgurla karıştırmak suretiyle çiğ bir köfte yapar.

20 dakika kadar süren yoğurma işlemi sonucunda kıvam tuttu ve başçiğköfteci elindeki tepsiyi gururla havaya kaldırıp ters çevirerek eriştiği mükemmel viskoziteyi gösterdi.  Bu arada Urfa’da çiğköfteye bol miktarda isot biberi konulduğunu söylememe gerek yok zannedersem.  Öte yandan ben lahmacunları ve kebapları pek acı bulmadım.

Gecenin sonunda doğru davulcu şovuna başladı ve davulunun kasnağının etrafındaki gerili iplerin içi para dolana kadar hoplayıp zıplayarak çalmaya devam etti.  Sonlarda cebimizde bahşişlik para kalmayınca bitik bir halde odalarımıza döndük. Ertesi sabah isot reçelinin bile eksik olmadığı mükellef kahvaltımızı eder etmez Harran’a doğru yola çıktık.

Harran
Urfa, Harran Ovası’nın kuzeybatı köşesinde türküde lafı geçen dumanlı dağların dibinde kurulmuş.  5000 yıldır aynı ismi koruyan Harran ise Harran Ovası’nın tam ortasında, Google Earth’de yemyeşil duruyor. GAP Projesi öncesinde nasıl görünüyordu merak ettim doğrusu.

Keçi, koyun ve atın ilk evcilleştirildiği yer olduğu zannedilen Harran kutsal kitaplarda da yerini almış. Sümerlilerin dininde Sin’e (Ay Tanrısı) tapmak için Harran önemli bir merkezmiş.  Şu anda hala ayakta olan sekizgen bir Sin Tapınağı var, ama durumu pek parlak değil maalesef.  Meşhur Kadeş anlaşması öncesinde burada adak kesildiğini düşünürsek önemi daha iyi anlaşılır.

Tevrat’ta Hz. İbrahim ve anturajı Ur şehrinden Kenan Diyarı’na giderken Harran’dan geçiyorlar.  Bu da nerede olduğu tartışılan Ur şehrinin Irak’taki Ur’dan ziyade bizim Urfa olması olasılığını güçlendiriyor zira Kenan bugünkü İsrail sayılır, Irak’tan oradan çıkıp Harran’dan geçerek Kenan’a gitmek, hele o sıcakta olacak şey değil.

Harran Universitesi

Harran Üniversitesinin Etrafı İlim ve İrfan’a Meraklı Turistlerden Korumak Maksadıyla Çevrilmiş

Harran eski zamanlardan beri ticaret yollarının üstünde olduğundan Hititliler, Asurlular, Persler, Helenler yani tarih dersinde okuduğumuz Frigler hariç hemen hemen her medeniyet tarafından kullanılmış.  Tabii ki daha sonra Timur alışkanlığı olduğu üzere şehri yerle bir etmiş.

8. ve 9. yüzyıllarda ise Harran’da Harran Üniversitesi veya “Dünyanın En Eski Üniversitesi” olarak bilinen okul Asurlular tarafından kurulmuş.  Burada, o zamanlar bilinen bütün ilimler Yunanca’dan Süryaniceye tercüme edilmiş.  Bu ilim ve irfan yuvasının kalıntılarını hala görmek mümkün.

Sin Tapınağı’nın hemen yanında ise eski Harran evlerinden bir örnek görebileceğiniz ufak bir yer var.  Bu ailenin reisi amca modern evinin yanında arı kovanına benzeyen bu eski evlerden yaklaşık 10 tanesini birbirine bağlamak suretiyle bir nevi AVM yaratmış.  Bütün kızlarını ve gelinlerini de tezgahtar olarak yetiştirmiş, içeride bilimum hediyelik eşya (mor eşarp, sürme, entari, arap kıyafetleri, incik-boncuk) dışarıda da çay ikramı ve evin reisinin yanık sesiyle söylediği Arapça türküler var.  Reklamlara meraklı olanlarınız evin kızlardan bir tanesini Türksel reklamlarında Türksel’in çekim gücünü ispat ederken görmüş olabilir (reklamlardaki sürmeli, mor başörtülü kız).

Harran Evi

“Hanım, Arı Kovanı Evin Duvarından Tüfengimi Ver, Yine Reklamcılar Gelmiş”

Bu evlerin içi, doğal yalıtımdan dolayı serin, tepedeki baca sisteminden de içeri dışarıda hissedilmeyen bir esinti geliyor. Tam “eski insanlar bu işi biliyormuş mirim” dedirtecek cinsten.  Şimdi bu evlerin sadece depo olarak kullanıldığını ve Harran’ın Türkiye’nin her tarafında gördüğümüz standart binalarla çevrili olduğunu söylememe gerek yok herhalde.

Harran dönüşünde öğle yemeğimizi Urfa’da Cevahir Konuk Evi’nde yedik.  Burası eski Urfa kiliselerinden birisinin lojmanı olarak yapılmış bir bina imiş, hala hafif müze havası var.  Sonradan bu yazıyı yazarken baktığım web sitelerinde kiliseden hiç bahsedilmemesi üzücü neden çekindilerse artık…  Menümüzde pazılı boranı, sulu bir salata olan bostana, yoğurtlu ve nohutlu bir yemek olan lebeni, ekşili isot dolması, semsek, patlıcanlı/domatesli/fıstıklı karışık kebap, çiğ köfte üstüne künefe ve sınırsız mırra vardı.

Göbekli Tepe
Mardin’den önce Göbekli Tepe’ye uğradık.  Burası bütün seyahatte en merak ettiğim yerlerden biriydi zira gazetelerde haberlerini okurken bayağı etkilenmiştim.

Göbekli Tepe’nin önemi şu: Göbekli Tepe bulunana kadar (ki şu anda bekçilik yapan Mahmut Amca buradaki tarlasını sürerken sabanı bir taşa takılınca keşfedilmiş) insanların organize dine yerleşik hayata geçtikten sonra başladığı zannedilirken Göbekli Tepe’nin tarihi insanların hala avcı-toplayıcı olduğu zamanlarına denk geliyor. Takriben 11.500 sene önce!

Göbekli Tepe öncesinde, “önce şehir kuruldu sonra tapınak” denirken Göbekli Tepe’nin buradan gelip geçen avcılar tarafından ibadet için kullanıldığı zannediliyor.  Başka bir gariplik de yaklaşık MÖ 8000 yılında anlaşılamayan bir sebepten tapınağın üstünün kumla örtülmesi. Herhalde Asurluların Çevre Bakanı burada bir baraj gölü yapmak istedi ama daha önce yaptıkları barajlar yüzünden su kalmadığından iş yarım kaldı.

Göbekli Tepe

Mahmut Amca’nın Tarlası

Burada bulunan koca taşların üstünde aslan, boğa, ceylan, koç, akbaba ve turna gibi hayvanlar çizilmiş.  Bu da buzul çağı sonrasında bölgenin ikliminin ve bitki örtüsünün farklı olduğunu gösteriyor.  Ayrıca çizili insan figürlerinden buradaki insanların şimdi Hindistan’daki Zerdüştler (bkz. sarapci.com Hindistan yazısı) gibi ölülerini akbabalara bıraktıkları anlaşılıyor. Tek fark buradaki resimlerde vücutlar kafadan ayrılmış.

Gobekli Tepe

Aha, Kelaynak!

Göbekli Tepe’nin varlığı bu bölgenin tarihi olarak ne kadar önemli olduğunu gösteriyor. Buralar  yeni tekniklerle iyice araştırılsa daha neler çıkacak diye düşünerekten otobüsümüze geri binip Mardin’e doğru yola çıktık.

Yazının devamını şurada bulabilirsiniz.

4 thoughts on “Halfeti, Urfa, Harran ve Gobekli Tepe”

  1. Balıklı gölün tüy ürpertici bir tarafı var. Biz göle kedi atsak kim kimi yer diye tartışmıştık. Yapmadık tabi.

  2. Okan Bey: Resimleri görünce canınız ister perhizi bozarsınız diye eklemedim. Dikkatli okursanız çiğköfteden bahis var (o dumansız diye sayılmıyor mu?)

  3. sahalarimizda gormek isteyecegimiz turden dumanli sahnelerin fotograflari niye yok? veggie turla mi gittiniz?

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *