Çünkü Burası Japonya (3/3) – Tokyo

Japonya’da bu hissi sürekli hissettim; sanki Japonya’nın ormanı, ağacı, evleri, içkileri, yemekleri, hediye kutuları, sokakları, kartvizitleri, hayvanları, dağları, taşları da insanlar gibi ruh sahibi varlıklar ve insanlar gibi hakettikleri saygıyı görüyorlar. Herhalde Japonya’yı en çok da bu yüzden sevdim.

Japonya serisinin ilk yazısı burada ikinci yazı ise şurada.

Tokyo’dan Kyoto’ya Şinkansen denilen meşhur hızlı trenle gittik.  Japonya şehirlerde yaşama oranı en yüksek ülke olduğundan ve ana şehirlerin (Tokyo, Kyoto, Osaka)  etrafı iyice yoğun olduğundan tren teknolojisi çok gelişmiş, insanlar bu şehirler arasında uçak yerine hızlı trenleri kullanıyorlar.  Tren şirketine tren hattını verirken hattın etrafındaki arazileri işletme hakkını de vermişler, o da bu taraflarda büyümeyi teşvik etmiş.

Şinkansen

Uçsuz Bucaksız Şinkansen Treni

Artık organizatörlerimiz Hakan ve Işıl bizim hakkımızda kendilerine ne dediyse (!) biletlerimiz önceden alınmış da olsa Japon rehberlerimiz Oiko-san ve Kondo-san bizleri platforma 20 dakika kadar erken getirip beklettiler.  Tren kapılarının önünde yerde Tayvan’da da gördüğüm sıraya girince nerede durmanız gerektiğini gösteren çizgilere uyarak kuyruk olduktan sonra treni temizleyen kadın ordusu çıkar çıkmaz içeri girdik. Koltuklar uçak koltuklarından rahattı ve kafa dayanan bezler muhtemelen az önceki kadınlar tarafından tek tek ütülenmişti.  Tren (bir Japon treni gibi) dakik bir şekilde 10:22’de kalktı ve bütün duraklarında yine dakik bir şekilde durduktan sonra tabii ki dakik bir şekilde Kyoto’ya vardı.  Yine rehberlerimiz bizleri varmadan 10 dakika önce ayaklandırdılar; tren Kyoto istasyonunda sadece 1 dakika duracaktı, inemezsek Osaka’ya kadar yolumuz vardı.  Burada Muji’den aldığım pasaport defterime not ettiğim ufak detay tren tuvaletindeki oturma kapağının tuvalet kapısı kapandığı anda otomatik olarak ayağa kalması oldu, bu icat batıya gelse birçok evlilik kurtulabilir diye düşünüyorum.

Tokyo
Tokyo’da otelimize yerleştikten sonraki öğleden sonra program boştu.  Ufak bir alt grup olarak hemen balık pazarına gittik.  Balık pazarına aslında sabah 5 civarında gidip balık mezatını incelememiz gerekiyordu ama yabancılar düzeni bozup durduklarından bizim gibi grupların girişi yasaklanmış, dolayısıyla bu muhteşem organizasyondan mahrum kaldık.  Ama yine de balık pazarının civarındaki bir suşi lokantasında son derece taze deniz mahsullerini Japonlardan olabildiğince uzak (en üst katın en uzak köşesindeki) masamızda yedik.  Gittiğimiz birçok yerde biz yabancıları ahengi bozarız diye tecrit ediyorlardı ama böyle zaten kalabalık ve karışık bir lokantada neden en üstteki boş kata yollandığımızı anlayamadık. Balık Pazarı, Tokyo

Denizden Babamın Kafası Çıksa Yerim

Yemek sonrasında biraz ara sokaklarda dolaştık, sokakta adet yerini bulsun diye bir adet pişmiş istiridye yedim.  Sokak satıcısı istiridyeyi kabuğunun üzerindeyken mangal ateşinde pişirdi.  Bitince elimdeki çopstikler ayrı kutuya, plastik tabak ayrı kutuya, istiridye kabuğu ise ayrı kutuya atılarak pastikler ve tahta yeniden kullanmak üzere baştan ayıklanmış oldu (Toyota üretim sistemi usulü). Ardından otelde üstümüzü değişip Rapongi denilen şehrin ortasındaki yeni mahalleye doğru otobüslerimize bindik.  Burası daha çok yabancıların yaşadığı, içinde de devasa bir bina kompleksi (Roppongi Hills) olan bir semt. Japon milleti binalara kullan at şeyler olarak bakıyor.  Her 38 senede Japon evlerinin yarısı yıkılıp yeniden yapımakta (bu rakam ABD’de 100 yıl).  Bunun birçok sebebi olduğu söyleniyor, bazılarına göre şintoist geleneklere göre yeni daha saf ve temiz olduğu için (en meşhur şintoist tapınağı olan Ise Tapınağı her yirmi senede bir yıkılıp 10 metre ileride yeniden yapılıyor mesela), bazılarına göre sürekli değişen deprem yönetmeliklerinden, bazılarına göre nasılsa yıkılacak diye daha basit yapıldıklarından dolayı… Her ne sebeptense bu gelenekleri yüzünden Tokyo’da eski şey pek yok ama yine de şehre bir 80’lerin Blade Runner havası hakim.  Işıklı binalar, kapıları kendiliğinde açılan taksiler, taksilerdeki kuşbakışı gösteren monokrom GPS sistemleri, hızlı trenler, yeni arabalar, herkesin elinde elektronik cihazlar, şehri kateden tertemiz metro…

Karaoke ve Gece Hayatı
Akşam yemeğimizi Japon usulü saat 18:00’de yedikten sonra yürüme mesafesindeki dev karaokeciye geçtik.  Yolda ismi Kader olan bir Türk dönercisi vardı, lokantanın isminin Kader olmasının sebebi “Kader beni Tokyo ellerine attı” gibi bir sebepten değil, sahibinin kızının ismi Kader olduğu içinmiş.  Çalışanlar birçok Japon Türkü gibi Fatsa’lı idi. Karaokeci çok çok büyüktü, bizim 40 kişi sığacağımız bir odada mükemmel bir ses ve şarkı seçme sistemi ile sake ve bira eşliğinde performansa başladık.  Ben aslında Japonların da olduğu bir ortamı tercih ederdim ama böylesi de güzeldi.  Karaoke iş çıkışı içilen içki dışındaki ikinci önemli Japon iş geleneği!  Japon şirketleri kültürlerinden dolayı çok bürokratik olduğu için çalışanlar patronları ile ancak iki üç içkiden sonra rahatlayıp doğru dürüst bir şekilde konuşabiliyorlarmış.  Bu ritüel de iş ahlakında çok önemli bir yer almış.  Bunun bir uzantısı da karaoke.

Karaoke çıkışında her Japonya’ya giden Türk’ün yolunun bir şekilde kesişeceği meşhur Japonyalı Türk Engin Yenidünya ile beraber onun tavsiyesi olan Geronimo’ya gittik.  Burası bir binanın üst katında (bu civarda birçok böyle bar var) minicik bir bar, herkes tanıdık ve herkes batılı.  Burada ilk defa başıma gelen birşey oldu, bir kadın karıma sarktı.  Pek beklemediğim için ben de kalakaldım, neyse ki başka bir arkadaşımız kadını kibarca (“Barmen, hanımefendiye bir votka, barın öteki ucunda lütfen!”) uzaklaştırdı da tatsızlık çıkmadı. Japon Usulu High Five

Fistbump Tercih Edilen Cool Selamlaşma Biçimi

Tatsızlık demişken, bir akşam Kyoto’da yaklaşık 20 kişi kadar dışarı çıktık.  Birkaç Japon abi bizim hanımlar grubuna musallat oldu, ne dediysek de (“Vaktinize yazık birader, bunların kocası var” dedik) gitmediler.  Her seferinde 32 diş gülerek bir daha gelip biz erkeklere de yumruk yumruğa “Çak!” falan yaptılar.  Herhalde Japon misafirperverliğinin bir parçası diye düşündüm.  İlerleyen saatlerde gittiğimiz kulüp kapandı ve tavsiye üzerine o saatte açık başka bir yer olan Black Box isimli diğer kulübe devam ettik.  Bu sefer benim merakım da mantığımın önüne geçmiş durumdaydı, arkadaşlarımızdan birisine bana oradaki en belalı herifi göstermesini rica ettim.  110 kg civarında kafasında mantar gibi şapkası olan James Bond’un Goldfinger filmindeki Oddjob isimli Japon kiralık katile benzeyen asık suratlı bir adamı işaret etti.  Adam sahnedeki grubun heyecanla çaldığı

Japonca Reggae şarkıyla da ilgilenmiyor, sadece uzaklarda bir noktaya hışımla bakıyordu.  Adamın tam önüne geçtim ve şapkasını çıkarıp kendime taktım.  Sonra da adamı hafifçe ittim.  Adam önce şaşırdı, sonra şaşırma ifadesi Japon çizgi filmlerindeki gibi kocaman bir gülümsemeye döndü ve kahkahalarla bana sarıldı!  Birbirimize yumruklarımızla “Çak!” yaptık. Bu ritüel gece boyunca devam etti.  Gecenin sonunda (aslında bitmedi de biz dayanamayıp çıktık) mekandaki bütün Yakuza kılıklı adamlarla arkadaş olmuştum.  Günümüzdeki Japonlar o kadar barışçıllar ki gecenin 4’ünde sarhoş adamlarla bar kavgası çıkarmak bile mümkün değil!  E burası Japonya!

Meiji Tapınağı
Tokyo’daki en önemli tapınak Meiji Tapınağı.  Burası dev bir Şinto tapınağı ve Japonya’nın dünyaya açılmasını ve modernleşmesini sağlayan İmparator Meiji ve karısı Şoken’in ruhları için yapılmış.  II. Dünya Savaşı sırasında yıkılan bina içi yeni dışı eski görünümüyle yeniden inşa edilmiş ve şimdi ziyarete gelen ecnebi dünya liderlerinin ilk duraklarından birisi olmuş (bir navi Anıtkabir gibi). Amerikalı rehberimiz Nemo sağolsun Şintoizmi öğrenmemiz için burada bir arınma seremonisi ayarlamıştı.  Ama buralarda yabancılara pek iyi gözle bakılmadığından o gün elimizden geldiğince şık olmamızı, erkeklerin muhakkak koyu renk takım elbise ve kravat takmasını, kadınların ise tayyör giymelerini istedi.  Daha sonra yolda defalarca bizi sessiz olmamız için tekrar uyardı.  Hatta işi o kadar ileri götürdü ki bir ara grubun elebaşlarını kenara çekip, “Abiler yapmayın, etmeyin, 12 yıllık kariyerim biter, ne olur efendi olun” diye ayrıca rica etti. Sake Fıçıları

İmparator Meiji Japonya’yı Sake Masasında Kurtarmış

Sonuçta otobüsle dev bahçenin dışında park ettik ve kötü ruhları geçirmeyen dev tapınak bahçesi kapısından geçip kıvrımlı yoldan ilerlemeye başladık.  İmparator Meiji batılılaşması esnasında sake dışında şaraba da merak saldığı için hediye edilen şarap fıçılarının ve kutsal sake fıçılarının arasından abdest kısmına geldik.  Burada ruhsal temizlenmemizin öncesinde herkesle beraber fiziken temizlendik.  Elimizi temiz suyla yıkadıktan sonra ağzımızı da çalkaladık ve (tabii ayakkabıları çıkardıktan sonra) bekleme salonuna geçtik. Biraz sonra ayağında dev tahta Crocslarla, şapkalı genç bir rahip geldi; içimizden birisini lider seçip ona nasıl baş rahibe ve ruhlara saygı sunacağını gösterdi.  Ardından bizlere bir defa el çırparak duaya nasıl katılacağımızı gösterdi.  Birkaç prova sonrası bizleri yan kapıdan içeri aldılar.

İlk seremoni yarı açık kısımda ayakta oldu.  Ardından herhalde ruhen de yeterli derece temizlendik ki kapıdan yerleri incecik çubuklardan yapılan yer minderi üzerine yere oturduk.  Önümüzde sahne gibi bir kısım vardı, buraya sırayla önce genç papazlar çıkıp davullara vurdular, ardından elinde kocaman tüye benzer yelpazelerle biraz daha kıdemli bir rahip çıktı, dua okudu.  Sonra iki kadın kenarlardan gelip bir cins dans yaptılar ve en son baş papaz bizim adımıza son duaları etti.  Sonunda ayağı kalktık, eğilerek selam verdikten sonra elimizi bir kez çırparak seremoniye bizler de katıldık.  Arada birkaç kez ayağa kaldırıp tekrar oturttular ama malesef ne yaptığımızın bilincinde değildik.  Sonuçta ruhlarımız tertemiz bir şekilde çıktık ve bize ikram edilen kutsal sakemizi içtik, ufak hediyelerimizi alıp tapınağın sessiz ve huzurlu bahçesine indik.

Japon Bahçesi

Japon Bahçesiz Olmaz

Bahçeden çıkarken bir de kutsal pınar gördük, abdest suyunu buradan alıyorlarmış.  Başında birkaç Japon dua ediyordu.  Pınardan akan derenin yanından yürüyerek Tokyo’nun merkezine tekrar çıktık.  Tapınağa giden yoldaki köprünün üstünde mavi saçlarını iki yandan örmüş kırmızı puantiyeli mini etekli kızlar meşhur Japon yazar Haruki Murakami’nin romanlarından çıkmışçasına takılıyorlardı.

Japonya’da Yemek
Japonya’ya gideceklere şiddetle tavsiye edeceğim A Geek In Japan kitabına göre klasik bir Japon aile tatili şöyleymiş: Son model Toyota’ya binip dağlara çıkılır, dağlarda geleneksel Japon hanlarında kalınır ve gündüzleri civardaki veya oteldeki kaplıcada sıcak sulara girilir.  Akşamları civardaki özel lokantalarda en taze malzemelerle hazırlanmış mükemmel yemekler yenir.  Eve dönülür. Dolayısıyla Japon lokantaları temizlik, özen, sunum, malzeme kalitesi açısından dünyanın en iyileri.  Birçok farklı yemek yeme şansımız oldu ve bento kutusu yemeğini saymazsak hepsi mükemmeldi.  Bento kutusunun ise en azından sunumu kusursuzdu.
* Suşi: İlkini Japonya’daki ilk saatlerimizde Tokyo’da balık pazarının oradaki dev bir lokantada yedik, gayet güzeldi.  İkincisi özel bir durumdu, Murakami’nin de mahallesi olan Onetesando’daki Nezu Müzesi’ni gezdikten sonra müzenin alt katında Nemo’nun favori şeflerinden birisi yeni alınmış dev ton balığını önümüzde keserek gözleme yapan kadınlar misali elleriyle hemen oracıkta suşi haline getirip bizlere ikram etti.  40 kişiyi o hızda suşi ile doyurmak her babayiğidin harcı olmasa gerek.
* Izakaya: Izakaya geleneksel Japon meyhanelerine verilen isim.  Kapılarında kırmızı kağıttan yapılma fenerler olan bu dükkanlara (tabii ki) ayakkabılarınızı çıkararak girip yer masalarında oturarak yiyorsunuz.  Ufak yerler olduklarından bizim 40 kişilik grubumuz mecburen iki meyhane arasında bölündü.  Cins cins sakelerle beraber ufak meze gibi tabaklar geldi.  Kyoto’da gittiğimiz izakayada yediklerim hayatımda yediğim ilk 5 yemek arasına rahatlıkla girer.  Burada hem sebzeler, hem tavuk, hem ufak suşi ve saşimi (pilavsız çiğ balık) hem de (Japon pilavsız doymayacağı için) pilav yedik.  Bütün herşey görüntüsünden pişirilişine ve malzemelerinden yavaş yavaş muhabbeti bölmeden servis edilişine kadar kusursuzdu.  Bütün yemeği aynı zamanda lokantanın sahibi de olan bir usta yaptı.  Izakaya
* Barbekü: Yine Kyoto’da bir öğlen yemeğini bir nevi kendin pişir kendin ye olan bir barbekü lokantasında yedik.  Masalarda alttan ısıtılan koku çıkarmayacak şekilde tasarlanmış sıcak tavalarda önden marine edilerek getirilmiş etleri kendi isteğinize göre pişirip yiyorsunuz.  Yancı olarak pilav yerine tavada pişmiş makarna var.  Burada sake yerine buz gibi soğuk Japon birası ikram ediyorlar.  Yemeğimizi yerken garsonumuz kız yediğimiz ineğin kartvizitini de bizlere takdim etti.  Kartvizitteki karekodu kullanarak ineğin seceresine bakmak mümkün. Barbekü Lokantası
* Sake: Kyoto sakeleriyle ünlü – ama malesef benim rafine olmayan burnum aralarındaki farkları anlamakta zorlandı.  Halbuki bazı lokantalarda şarap ve yemek eşleştirir gibi sake seçiyorlar.  Kyoto mutfağında ufak turşular ve bazıları tütsülenmiş balıklar hakim.  Bunu da ikinci bir lokantada denedik.  Barda oturduk (ocakbaşı hesabı) ve önümüzdeki genç çocuk ordusu sürekli yemeklerimizi hazırladı.  Yine ufak ufak 15-20 tabak yemek geldi.
* Erişte: Tokyo’da bir öğlen yemeği tapınağın yakınında bir binanın üst katındaki sulu eriştecide yendi.  Özel Japon tahta kaşıkları ile çorba içinde yüzen eriştemizi Japon usulü şapırdatarak yedik (bkz. Kemal Sunal’ın filmlerde çay içişi).

Alışveriş
Kyoto daha çok geleneksel hediyeliklerin olduğu bir şehir.  Burada porselenler, özel yemekler, çaylar vs. bulmak mümkün.  Tokyo’da ise aklınıza gelen her türlü lüks dükkan dışında çok katlı alışveriş merkezleri, dev elektronik çarşıları, içlerinde bir bina dolusu kitap olan kitapçılar var. Bizi rehberlerimiz özellikle Harajuku‘daki Takeşita sokağına götürdüler.  Burası trafiğe kapalı dar bir sokak, sağlı sollu dükkanlar ve lokantalar var.  Özellikle liseli kızların çok sevdiği bu garip sokak Japonya’dan alacağınız çocuk ve genç hediyeleri için müsait.  Ben bizim oğlanlara minion‘lar aldım mesela ama Orhan Pamuk romanlarındaki Alaaddin’in Yeri benzeri dükkanlardan çok enteresan başka hediyelik şeyler de bulmanız mümkün. Plastik Yemek

Yeme de Yanında Yat

Ayrıca bu sokakta Japon plastik yemek sanatının da en güzellerini göreceksiniz.  Birçok lokantanın dışında Japonca veya İngilizce menü yazmaktan kurtulmak için içerideki yemekleri çok gerçekçi bir şekilde plastikten yapıp vitrine koymuşlar.  Bunlardan da hediye olarak alınabilir. Elektronik alışverişi için de Akihabara bölgesine gitmelisiniz.  Unutmayalım ki Japonlar elektronik konusunda dünyanın gerisinden yaklaşık 30 yıl ilerideler.  Yani bizim şimdi çok şaşırdığımız iPad ile oynayan 2 yaşındaki çocuklar Japonya’da 32 yaşlarındalar.

Manga Manyaklığı
Kitapçı gezmeyi çok severim – Japonya’da olsa da – dolayısıyla dünyanın en kalabalık dörtyolunu görmek için Şibuya’ya gitmişken Tsutya Bookshop’a da girip İngilizce manga aradım.  Manga  Japon çizgi romanlarına verilen isim.  Japonlar deli gibi (Amerikalılardan da fazla) çizgi roman okuyorlar ve mangalar Amerikan çizgi romanlarındaki süperkahraman janrından çok daha geniş konularda çiziliyor.  Ayrıca manga okuru Amerika’daki çizgi roman alt kültüründen farklı bir şekilde, her yaştan ve ekonomik sınıftan.  Ben Japon arkadaşım Şin’e realist ve edebi manga önerir misin dediğimde öncelikle, “Hayatta öğrendiğim herşeyi mangalardan öğrendim” dedi ve benden 1 gün izin istedi.  Bir günün sonunda ingilizcelerini bulabileceğim uzun bir listeyle döndü.  Listeye şuradan bakabilirsiniz: Manga Listmania.   Ayrıca başka bir manga listesi de şurada: Goodreads. Shibuya

Şibuya: Dünyanın En Kalabalık Kavşağı

Şibuya’daki Tsutya kitapçısının manga bölümü 3-4 kattan oluşuyordu.  Genç erkekler, genç kızlar, daha yaşlı gerçekçi konuları seven okurlar, erotik manga (hentai deniyor) hep ayrı bölümlerde satılıyor.  Buna rağmen bu dev kitapçıda İngilizce manga kısmı yoktu.  Daha sonra Kyoto’da başka bir kitapçıda İngilizce mangaları sadece bir rafta bulabildim.  Şin’in tavsiyelerinin bazılarını görünce hemen aldım.  Diğerleri Amazon listelerimde, bir kısmını Kindle olarak bir kısmını da yavaş yavaş Amazon’dan ısmarlayarak ediniyorum. Manga

Gençkızların Mangaları Kısmı

Bence manganın alışık olduğumuz Amerikan comic denilen çizgi romanlarından veya bizde daha popüler olan İtalyan fumetti‘lerinden farkı daha sadece macera ve kahraman kitabı değil de bildiğimiz romanlar gibi olması.  Ayrıca karakterlerin iyi ve kötü arasındaki çizgileri daha flu, konular (çocuk ve genç mangalarını saymazsak) daha ciddi ve birçok başyapıt olarak bilinen manga bol miktarda vahşet ve seks içeriyor.  Ama seks dediysem hentai hariç seks için seksten ziyade dramatik etki için seks (sanat için sanat gibi).  Fukuşima’daki nükleer felaketi gazeteler yeterince eleştirmeyince bizdeki Leman, Uykusuz gibi bu işi de mangalar halletmişYalınayak Gen isimli hafiften otobiyografik manga Hiroşima’nın oluşunda Amerikalılardan çok ultra-milliyetçi Japonları suçlu tutuyor ve bu sebepten ilk çıktığında bayağı olay olmuş.

Sıra Beklemek
Bu günlerde Tokyo’daki yeni manyaklık patlamış mısır dükkanları.  Bu dükkanlarda cins cins patlamış mısır var ve bunlar için Japon gençleri yaklaşık 1 saat sürecek uzunlukta sıralarda bekliyorlar.  Sokaklarda yürürken birkaç kez gördük, kaldırımın yol tarafındaki kenarında uzun bir sıra görüyorsunuz, ellerinde plastik menüler ile bekleyen gençler (çoğu kız).  Sonra farkediyorsunuz ki kaldırımın öteki tarafında bir patlamış mısır dükkanı var ve gençler girmek için sıradalar.  Dükkan da tıklım tıklım dolu değil, Japon terbiyesi içinde sakince bekliyorlar.  Sıradaki bir erkeğe neden tek erkek olarak beklediğini sorduğumda omuzunu silkip “Kız arkadaşım ve onun annesi istediler, ben de onlarla geldim” dedi! Patlamış Mısır Sırası

Patlamış Mısır Sırası

Fukuşima depreminden sonra dükkanları yağmalamak yerine uzun uzun sıralarını bekledikten sonra sadece kendilerine yetecek kadar yiyecek alan Japonları hatırladınız mı?  Çünkü burası Japonya!

Temizlik ve Düzen
Sıra bekleme konusuna gelmişken, Tokyo’ya indikten sonra ilk şokumuzu havaalanında bavulumuzu beklerken yaşadık.  Bavulların geldiği bantın etrafında yerde bir çizgi var, Japonlar bu çizginin içine girmeden bavullarını bekliyorlar, kendi bavulları gelince çizginin içine girip bavullarını alıp geri çıkıyorlar.  Disiplin o kadar sıkı ki bavulum gelince almadan önce tereddüt ettim ve korkarak çizgiyi geçip alıp hemen geri kaçtım. Bagaj Sırası

Bavul Bekleyen Japonlar (İleride Sırayı Bozmuş Olanlar Koreli Olabilir)

Ardından tuvaleti kullanmam gerekti, Japon tuvaletlerinin meşhur olduğunu biliyordum ama havaalanında bu tuvaletlerden göreceğimi düşünmemiştim, daha ziyade lokantalarda, otellerde olacak diye düşünüyordum.  Tuvaletin içinde uçak kokpiti kadar düğme var, bunlar arasında sifonu bulmakta zorlandım.  Bir tanesi aslında sifon olmayan ama dışarıdakilerin duymasını istemediği sesler çıkarmanız söz konusu ise basabileceğiniz sifon sesi çıkaran ama su harcamayan düğme idi mesela.

Japonya Tuvalet (Toto)

Tuvalet Kullanma Paneli: Japonca Okumaya Gerek Yok!

Daha sonra bu tuvaletler her yerde karşımıza çıktı.  Ekseriyetle Toto marka olan bu tuvaletlerin marifetleri arasında ısıtılan oturma kısmı; (trende tuvalet kapısını açınca) kendi kendine kalkan veya (düğmeye basınca) inen kapaklar; kullanıcının vücudunu sıcak veya soğuk su ile yıkayan, ileri-geri ve sağa-sola hareket eden, tazyiki değişen taharet musluğu; yıkama sonrası kurutma tertibatı gibi özellikler var.   Bazılarında saat falan da var ama onlar ne işe yarıyor (tuvalette kalınan süreyi ölçerek özel fiyatlandırma?) bilemedim.  Taharet musluğunu icad etmekle övünen bir ülke olarak bu gelişme bizde neden olmamış acaba?

Hamam

Camın Arkası Gangnam Style Vidyosundaki Hamam Gibi

Kyoto’da balık pazarının orada bir geleneksel Japon hamamına (Sento deniyor) gittim.  Gruptan kimse gelmek istemediği için tek başımaydım, girdim el hareketleri ile ne istediğimi anlatınca hamamcı bana bir dolap verdi ve soyunma kısmını gösterdi.  Japon hamamında önce oturarak yıkanıyorsunuz, daha sonra iyice temizlenince komünal havuzlara giriyorsunuz.  Bu havuzlar sıcak ve soğuk.  Önce sıcakta oturduktan sonra soğuğa atlıyorsunuz, sonra bir daha sıcakta ısınıp çıkıyorsunuz.  Akşamdan kalan sakelerden arınmak için faydalı olduğunu tahmin ediyorum. Dünya Kupası

2014 Dünya Kupası’nda Tribünlerini Temizleyen Japonlar (Fotoğraf: AFP Photo/Toshifumi Kitamura)

Onun dışında her yerde temizlik ve düzen hakim.  Mesela Tokyo herhalde dünyada bu ebattaki açık ara en temiz şehirdir.  Metro, sokaklar, yollar tertemiz ve düzenli.  Balık pazarında bile yerlere bal dök yala.  Arabalar saygılı, taksi şoförleri eldivenli ve kibar.  Her türlü taşıt dakik ve yapılacaklar çok önceden planlanıyor.  Bizim seyahatimiz yaklaşık 1 sene önceden planlanmıştı ve daha sonrasında seçim çıkınca erken dönmek zorunda kaldık ama tarihi değiştiremedik.

Kutsal Şeyler
Japonya’da herkes işini kutsal olarak gördüğü için bütün Japonlar müthiş bir dikkatle çalışıyorlar.  Belki de biz tezcanlı Türkler için en zor geleni alışveriş sonrası hediyelik paket yapılmasını beklemek idi.  Tezgahtarlar gayet kaliteli kağıt ve ambalaj malzemesi kullanarak heykel yapar gibi paket yapıyorlardı.  Pasaport memurları Japonya’ya giriş damganızı ağır ağır ve taşırmadan basıyorlar, garsonlar yemeklerinizi müthiş bir nezaketle getiriyorlar, resepsiyon görevlileri faturanızı tam benim gibi obsesif kompülsivler için özenle kenarlarını taşırmadan katladıktan sonra zarfın içinde size muhakkak iki elleriyle takdim ediyorlar. İş dışında bir insanın sahip olduğu herşeyde ruhunun bir parçası olduğuna inanan Şintoistler başkalarının mallarına da kendi malları gibi saygılılar.  Kartvizitler her zaman iki elle uzatılıyor ve iki elle alınıyor (kartvizit değişmenin ismi Meişi seremonisi) alınan kartvizit özenle kartvizitliğin içine yerleştiriliyor, sokakta yere bırakılan cüzdanınızın çalınmamasının bir sebebi de cüzdanı alacak kişinin sizin ruhunuzun bir parçasını da alacak olması.

Japonlar çok mükemmeliyetçi insanlar.  Bu sebepten zaten az konuştukları İngilizceyi konuşmaktan çok çekiniyorlar.  Sorduğunuzda çoğu İngilizce bilmediğini söylüyor ama bazıları aslında biliyorlar, sadece bozuk İngilizce ile konuşmak istemedikleri için susuyorlar.  Dolayısıyla sokakta yol sorunca karşınızdakinin yolu açıklamaması ama sizi işini gücünü bırakıp gideceğiniz yere kadar bırakması normal bir davranış.

Robotlar ve Otomatlar
Japonların robotlarla olan ilişkisi bizimkinden çok farklı.  En önemli fark, batı edebiyatında robotlar genellikle iş gören ve sonra bir şekilde kontrolden çıkıp kötülük yapan yaratıklarken Japon edebiyatında robotlar genellikle insanlara yardım eden iyi varlıklar.  Ayrıca Japon kültüründe kendi kendine hareket eden canlı kopyası heykeller eskiden beri popüler.  Birçok Japon lokantasından görülen iyi şans getirdiğine inalınan el sallayan kedinin ilk kez bir gazete makalesinde görülme tarihi 1876!  (O zaman çok da gelişmiş bir ülke olmayan Japonya’da gazete olması da ayrı bir konu tabii.) Otomat Menü

Bana Bir Tane Gazlı Şekerli Kefir!

Dolayısıyla Japonların robot işlerinde ileri olması çok normal.  Ama robot dışında elektronik hayatın birçok yerinde var.  Sokaklarda otomat makinaları çok yaygın ve sigara, içki, meşrubat dışında sıcak kahve, çizgi roman, kadın iç çamaşırı (erkek yok nedense?), hazır soyulmuş elma, mühür, muska, çiçek, tabii ki suşi, balık yemi, yasal uyuşturucu gibi şeyleri de otomatlardan almak mümkün.  (Japon otomat makinaları hakkında bir İngilizce site şurada.  Otomattan içki veya pornografi alabilmek için başka bir yerden 20 yaşının üstünde olduğunuzu kanıtlayan kartlardan alıp makinaya tanıtmak gerekiyormuş.  Sorulmadan söyleyeyim, hayır, kullanılmış kadın külodu satan otomat görmedik. Kamakura sokaklarında gezerken heryerde bulunan makinalardan içecek almaya karar verdim.  Baktım cins cins kahve var, birisinin düğmesine bastım.  Bizde bu otomat makinalarından nasıl soğuk gazlı içecekler çıkarsa, Japon otomatından aldığım metal kutudaki kahve sıcaktı!  Ellerime inanamadım, ama Japonlar yapmış.  Başka gün yine bir otomattan süt gazozu aldım.  Süt (veya kefir) içine Uludağ Gazozu konmuş gibiydi.  Ben sevdim ama benden başka kimse içmedi.  Bir tapınakta da otomattan fal çıkıyordu, falınızı beğenirseniz saklıyorsunuz, beğenmezseniz çıkmasın diye oradaki ipe diziyorsunuz.  İp istenmeyen fallarla dolu olduğuna göre Japonya’nın geleceği parlak diye düşündüm.

Kalanlar
Yukarıda da yazdığım gibi 2014 yerel seçim tarihi bizim Japonya planlarımızdan daha sonra belli olduğu için planlarımızdan 2 gün erken dönmek zorunda kaldık.  Göremediğimiz yerler: Nara, Fuşimi İnari Tapınağı, Horyu-Ci Tapınağı, Kaya Dağı ve tabii ki Osaka…  Bir dahaki sefere Okinawa Adası’ndaki plajlar ve Sapporo Adası’ndaki kayak merkezleri de çok tavsiye edildi. Ayrılırken uçakta gelmeden önce birkaçımızın beraber okuduğu Murakami’nin Sahilde Kafka kitabını düşündüm.  Sahilde Kafka’daki ucu açık bırakılan konular hakkında birçok iddia var.  Bir tanesi de ruhların insandan insana geçmesi hakkında ama zaten Şinto dininde de ruhlar, tanrılar her yerdeler.  Ben de Japonya’da bu hissi sürekli hissettim; sanki Japonya’nın ormanı, ağacı, evleri, içkileri, yemekleri, hediye kutuları, sokakları, kartvizitleri, hayvanları, dağları, taşları, pınarları da insanlar gibi ruh sahibi varlıklar ve insanlar gibi hakettikleri saygıyı görüyorlar.

Herhalde Japonya’yı en çok da bu yüzden sevdim.

Not: Bu yazı daha önce Diken‘de yayınlanmıştır.

1 thought on “Çünkü Burası Japonya (3/3) – Tokyo”

  1. Bu seri bitmesin istedim..bu arada benim şaşırdığım size yanınıza döpiyes veya takım elbise almanızı geziye çıkmadan önce söylemişler miydi?:)

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *